Block title
Block content

ABDÜLKADİR AKÇİÇEK

 

 "Üstad Bediüzzaman'ın Ankara'da Beyrut Palas Otelinde kaldığını haber almıştım. Hemen koşarak otele gittim ve oteldeki Zübeyir Ağabeye Üstadı ziyarete geldiğimi söylemiştim. Zübeyir Ağabey Üstadın o gün çok öfkeli ve celalli olduğunu söyledi, bu yüzden ziyaret edemeyince gönlüm kırılmıştı. Kendi kendime 'Ben sizi görmek ve ziyaret ederek dualarınızı almak istiyorum. Huzurunuza layıksam beni kabul buyurun' diyerek dertlenmiştim. İşte tam o esnada Nevşehirli birisi geldi. Bana, 'Çabuk gel, Üstad geldi' dedi. Ben de hemen otelin önüne koştum. Böylece dünya gözüyle Üstadı görmüş oldum.

"Hazret-i Üstad âdeta kükremiş bir arslan gibiydi. Çok heybetli ve haşmetli bir hali vardı. Öfke ve hiddeti her halinden belliydi. Koşarak Hazret-i Üstadın kollarına girdik. Kendilerini oteldeki odasına çıkarttık. Zübeyir Ağabey ise Hazret-i Üstadın etrafında pervaneler gibi hizmet için çırpınarak dönüp duruyordu.

"Ben Üstad Hazretlerinin büyük bir velayet sahibi olduğunun kesin inancı içindeydim."

Abdülkadir AKÇİÇEK 5 Nisan 1960 tarihinde Hüradam gazetesinde 'Onun ardından' başlığı altında bir yazı neşretmişti. Bu yazı daha sonra Hilal dergisinin Bediüzzaman için hazırladığı özel sayıda da çıkmıştı.

 Onun Ardından

Merhum AKÇİÇEK mezkur yazısında şunları ifade ediyordu:

"Mes'ut bir gün, Ramazan gecesi ebedî istirahatgâhına yolcu olan büyük insan. Şu anda onu ebedi ve sonsuz âlemine teslim etmiş bulunuyoruz. Arkasında onun gözü kalmadı. Sadece gönüllerde derin bir mevki, akan gözyaşı, sel gibi akan iman sahiplerinin bölünmez topluluğu.

"Belki bir eşini göremeyeceğiz. Belki bir daha onun boş bıraktığı yer dolmayacak. İşte gözler bundan yaş akıtır. Gönüller bundan hüzne boğulur. O büyük adamın ruhumuzun derinliklerinde bıraktığı hüzün sonsuzdur. Allah'a imanımız olmasa belki çıldıracağız. Hak yolunun nizamına uymasak belki dağlara düşeceğiz. Ama ne yapalım ki, nizam budur, yol budur. Her gelen gider. Her fâni ölüm acısını tadar. Ölmeyen, fena bulmayan budur: Allah ve Onun için kalblerde yaşayan sevgili. İşte o değerli ilim ve din adamımız gönlümüze ölmeyen Allah sevgisini, hakka, doğruya imanı aşıladı ve sessizce aramızdan ayrıldı gitti.

"Dünyalığım sağ elimin taşıyacağı kadar olmalı' diyen o mübarek insan zahirde böyle yaşadı. Gözünü bu fani âleme yumduğu zaman, hasretini çektiği bir şey kalmamıştı. Düşmanlarına dahi hakkını helâl eden o zat, iman ve İslâm dâvâsından başka bir gaye peşinde koşmamıştır. Bize, altın, gümüş bırakmadı, ama bunlardan milyar kere kıymetli, Allah kitabından ve Resulünün sünnetinden ilham alarak yazdığı eserini bıraktı.

"Onun gidişi de gelişi gibi sessiz oldu. Fakat yaşayışı sessiz değildi. Onun yaşayışını, hayatını, zaman birden açığa vuracak. Iztıraplarla geçen o muazzam yaşayış, onun gönlümüzde ebedî yaşamasını sağlayacak. Gün geçtikçe gönlümüzde sevgisini arttıracaktır. Ömrü boyunca zindanlarda geçer gibi bir acı hayat, dertli ömür süren o bahtiyar kişinin hayatı tarihin unutucağı cinsten değildir. Sevmeyenleri batırmak istedikçe, sevenler ölmez bir sevgiyle onu ruhunda taşıyacaktır.

"Said... Molla Said... Said Efendi Hazretleri ve nihayet Bediüzzaman Hazretleri. Gün geçtikçe ismine bir hürmet eki alan elbetteki büyük bir insan namzetidir.. Hiçbir büyük insanı tarih, sağlığında göklere çıkarırcasına övmemiştir. Eğer varsa, hayatında iken devrildiği görülmüştür. Fakat Bediüzzaman Hazretleri hergün bir yükselme değerine sahip olmuştur. Sağlığında böyle olunca, eserleri meydana çıkınca nasıl olur? Bunların cevabını kesin olarak şimdi söyleyemeyeceğiz, tarih bize gösterecek. Belki o müceddid, belki mehdi olarak anılacak ve her an ruhundan istimdad edilen bir aziz zat olarak kalacaktır.

"İşte bizler, böyle bir devirde yaşamakla, o zatın ilminden, feyzinden müstefit olmakla bahtiyar insanlarız.

 "Tarih sayfalarını çevirirken zaman zaman, çok değerli insanların bu âleme gelip geçtiğini görürüz. Onların, sessiz bir gelişlerinde zamanın göstereceği, ufuksuz dâvâların peşinde koşmalarıdır. Dâvâlarına inanmış kişi olarak canlarını dahi seve seve inandıkları yolda fedâ edenleri hep görürüz. Her büyük insan zamanını işgal etmiştir. İmam-ı Âzamları düşünelim. Şafiileri düşünelim. Hanbelileri hatırlayalım. Mansurları görelim. Bundan sonra gelenleri bir göz ucuyla tetkik edelim. Bunların hepsi, devrini kucak kucak doldurmuş ve bucak bucak sarmış. İşte büyük insan böyledir. Bulunduğu zamanda herşeyi meşgul eder. Sessiz yaşar, ama bu sessizlikte kâinatı coşturan, derin, içli hareketler görülür...

"İşte devrinde herşeyi meşgul eden Bediüzzaman Hazretleri köşesinde sessiz yaşadı, ama her şey onunla meşgul oldu. Matbuat ondan bahsetti. Siyaset adamları ondan konuştu. Devlet adamları ona ilgi gösterdi. Halk onu sevdi, bağrına bastı. Ve nihayet ölmez bir sevgi, bir aşk, yılmaz, usanmaz bir iman kuvveti aldı, sonunda  fani cesedi toprağa verdi. Kalblere aşıladığı iman kuvvetiye baş başa kaldı. İşte herşeyiyle devrini dolduran büyük insan.

"Bediüzzaman Said Nursi, sessiz yaşayan büyük insanlardan biri. O ne kâşaneler kurdu, ne servetler elde etti. Çevresinde çocukluğu hârika olarak tanındı. Gençliği hep mücadele ile  geçti. Yılmadı, usanmadı. Tek başına dağlardan geçti. Her şeye sonsuz bir iştiyak duydu. Tabiatı gördü, onda tevhid mühürlerini okudu, manzarasına hayran oldu. Kuşları gördü, hal dili ile onlarla söyleşti. Yapraklara, ağaçlara baktı, onlarda Allah'ın binlerce hikmetini, sırrını sezdi. Yerdeki karıncalara baktı, yediği yemeğin tanesini onlara tahsis etti. Mağaralarda çileler çekti. Vatan ve milletin aşkıyla yandı, tutuştu. Cihan Harbinde gönüllü alay kumandanı olarak cephede bir kahraman gibi çarpıştı. Rus ordularına esir oldu, onlara boyun eğmedi.

 "Türk gücünü, İslâm şehametini  onlara gösterdi. En büyük kumandanların dahi önünden kalkmadı. Ve nihayet birkaç yıl sonra memleketine döndü. Memleketinde bulunduğu müddet içinde hapisler, sürgünler, zindanlarda hayat sürdü. Her gittiği hapisten çıktı. Her verildiği mahkemeden beraat etti. Bunların hiç biri onu yıldırmadı. İnandığı Allah ve Peygamber yolunda onu geri çevirmedi. 'Beşikten mezara kadar ilim öğrenin' diyen Allah Resulünün yolundan ayrılmadı. Gayesi, insanları, bilhassa gençliğin komünizm şerrinden kurtarmak, kalblerine iman aşılamak, Allah, Peygamber, ana, baba ve vatan sevgisini yerleştirmekti. Her güçlüğe rağmen, dâvâsını yılmadan gerçekleştirmek için o büyük  insan böyle çalıştı.

"İşte sessiz bir hayat. Bir asırlık insan ömrü. Berrak, temiz, nur gibi bir hayat... Nur gibi bir insan. Onu bir defa gördüm. Konuşurken insan kendini bu âlemden sıyırıp, öte âlemlere varmış sanır. Sanki bir ruhaniyet âleminde yaşar.

"Bir asır kadar evvel Anadolunun yalçın dağları arasında dünyaya gelen bu büyük insan, şimdi yine Anadolunun bir köşesinde maddi varlığını terk etti.

"Taşıyla toprağıyla nur olan Anadolu, bir nur daha bağrına bastı. Öyle bir nur ki, ölümsüz bir aşk zinciri manzumesini andırıyor."

"Bir asır kadar evvel Anadolunun yalçın dağları arasında dünyaya gelen bu büyük insan, şimdi yine Anadolunun bir köşesinde maddi varlığını terk etti.

"Taşıyla toprağıyla nur olan Anadolu, bir nur daha bağrına bastı. Öyle bir nur ki, ölümsüz bir aşk zinciri manzumesini andırıyor."

(Son Şahitler kitabının, dördüncü cildinden derlenmiştir...)

Paylaş
Yükleniyor...