ADALET

Herkese hakkını vermek. Zulmetmemek.”

(1) İKİ ÇEŞİT ADALET

Adalet; her hak sahibine hakkını vermek… Her varlığı onun mahiyetine en uygun cihazlarla donatmak… Her canlıya hayatının devamı için gerekli bütün organları ve duyguları en mükemmel şekliyle ihsan etmek….

İnsanların, bütün varlık alemini kuşatmış olan adaletin kendi koplum hayatlarına tatbikinde iki ayrı yol tuttuklarını görüyoruz: Adalet-i mahza ve adalet-i izafiye.

Mahz; “sırf, halis, katıksız, tam” gibi mânalara geliyor. Buna göre, adalet-i mahza, “tam adalet, mükemmel adalet,” demek olur. Bu adalette, hiçbir kimsenin en küçük bir hakkının bile çiğnenmemesi esastır.

Adaletin diğer şubesi olan adalet-i izafiye ise katıksız, tam değildir. Zira cemaatin menfaati için ferdin hukukunu nazara almaz.

Adalet-i izafiyede “ehven-i şer” esas alınır. Bütün insanların zarara uğraması büyük ve küllî bir şer, bu zararın giderilmesi için bazılarının hakkının çiğnenmesi ise cüz’î bir şerdir. Küllî şerden kurtulmak için cüz’î şerri kabul etmek ise ehven-i şer ile amel etmek demektir ve adalet-i izafiyenin esasıdır.

Adalet-i mahzada bir şahıs kendi rızasıyla hakkından vazgeçmediği müddetçe, bütün insanların faydası için de olsa onun hakkı çiğnenemez. Buna göre, meselâ, bir şahsın rızası olmaksızın evi istimlâk edilemez.

Bunun uygulanmasında bazen çok büyük zorluklar ortaya çıkar. İşte bu gibi zaruret hallerinde, adalet-i izafiye tatbik edilir. Ve o şahsın hukuku, umumun menfaatine feda edilir; rızası olmaksızın evi sökülür, istimlak edilir.

Ve Nur Külliyatından bir hikmet dersi:

“Adalet-i mahza-i Kur’âniye; bir masumun hayatını ve kanını, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir.” Mektûbat

Demek oluyor ki, ilâhî kudret için bir insanı yaratmakla bütün insanları yaratmak arasında fark olmadığı gibi, İlâhî adalet için de bir insanın hukuku bütün insanların hukuku kadar kıymetlidir.

Ve temel hüküm:

“Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez, gidilse zulümdür.” Mektûbat

(2) İLAHÎ ADALETİ KAVRAMAK

“Beden ruhun hanesidir.” buyrulur.” Ruh, bu hanede misafir kaldığı kısa bir süre içinde birçok imtihanlara tabi tutulur.

İman, ibadet, güzel ahlâk gibi temel konularda bütün insanlar aynı sorulara muhatap olurlar. Ancak, tali meselelerde, her insanın ayrı bir dünyası olduğu gibi kendine has ayrı bir imtihanı da vardır. Zenginin, fakirin, hastanın, mazlumun, makam ve servet sahiplerinin imtihanları birbirinden çok farklıdır.

Kısa bir ömürden sonra, ölüm kanunuyla beden hanesi sökülür, her taş eski haline dönüşür. Ama bu arada çok şeyler olmuş, o bedende misafir kalan ruh, ya iman, marifet ve muhabbetle dolarak göçmüş, yahut azaba layık olarak o haneyi terketmiştir.

Bu farklı imtihanları unutan ve hadiseler içerisinde kendisini kaybeden bir ruh mutlak adaleti kavrayamaz.

Ruhunu unutan insan, bedeniyle, eviyle, işyeriyle oyalanır. Kalbinin açlığını, başkasının servet ve makamını kıskanmakla tatmin etmek ister. Kıskandığı o şaşaaların arkasında da tatmin olmak isteyen başka ruhlar olduğunu bilmezlikten gelir. Mevcut halin, o ruhların lehine mi, aleyhine mi sonuçlanacağını bilemez.

Böyle bir insan, İlâhî adaleti, tam manasıyla, nasıl anlayabilir?

İnsan, hangi musibetin hangi ruhu nerelere kadar yükselttiğini, yahut hangi debdebenin hangi insanı ne kadar alçalttığını hakkıyla bilemiyor. Bu sınırlı aklıyla, sonsuz bir ilim ve hikmetle tanzim edilen hadiseleri ve onlarda hükmeden İlâhî adaleti nasıl kavrayabilir?

Biz, başkalarının imtihanlarıyla ancak gerektiği kadar ilgilenmeli, ama asıl merakımızı kendi imtihanımızda yoğunlaştırmalıyız.

Aksi halde zararımız çok büyük olur.

(3) MÜSAVAT VE ADALET

Eşyanın yaratılışında eşitlik değil, adalet esastır. Müsavat, ancak hukukta söz konusudur.

Çoğu insan, eşitlikle adaleti bir sayıyor. Halbuki, mutlak eşitlik yâni her şeyin her yönüyle birbirinin aynı olması adalete zıt.

İnsanların sanatlarına bir göz atalım:

Bir şair, kasidesindeki her kelimeyi, şiirin bütününü nazara alarak yerleştirir. Her mısrayı da kasidenin tümünü gözeterek kaleme alır. Burada mutlak eşitlik değil, adalet söz konusu... İlk mısra da , son mısra da aynı gayeye hizmet ederler.

Bir fabrikatör, fabrikasının bölmelerini, motorlarını, kazanlarını, tâ en küçük civatasına varıncaya kadar her şeyini hikmet ve adaletle tanzim eder. Ve ortaya mükemmel bir fabrika çıkar. Mutlak eşitlik bu nizamı harap eder...

Bir ressam da çizdiği her bir tabloda her deseni yerli yerine oturtur. Renkleri, şekilleri mutlak eşitlikle değil, adaletle taksim eder. Neye ne yakışırsa onu onunla boyar. Kime ne münasipse ona o şekli verir. Ve ortaya harika bir eser çıkar...

Cenâb-ı Hakk’ın şu âlemdeki icraatı da “adalet” esasına göre cereyan ediyor. İnsanlar arasında mutlak eşitlik olsaydı herşeyden önce, anne, baba ve evlât kavramlarından söz edebilir miydik?... Ve yine böyle bir eşitlikte amiri ve memuruyla, çiftçisi ve tüccarıyla, öğretmeni ve öğrencisiyle, işçisi ve işvereniyle bir bütün teşkil eden cemiyet hayatı ortaya çıkabilir miydi?..

Diğer varlıklara da bir göz atalım:

Mutlak eşitlik olsaydı ne yer kalırdı, ne de gök!. Şimşek çakıyorsa, bulutların yüklerinin aynı olmadığındandır.

Ruhumuzu ve bedenimizi düşünelim. Mutlak eşitlik olsaydı hangisi hangisine hükmedecekti?

Organlarımızın hepsi el yahut tamamı kalp olsaydı hayatımızı sürdürebilir miydik?..

Kısacası, varlık âleminde her neye baksak, eşitliği değil adaleti müşahede ederiz.

***

KISMETE RIZA

Toplum hayatında, yüksek makamlara çıkmak yahut servet sahibi olmak çoğu insanımızın ortak arzusudur. Ama kâinattaki hikmet tecellileriyle bu arzumuz birlikte değerlendirildiğinde şöyle bir gerçekle karşılaşırız:

Bu dünya saadet yeri değil. Eğer öyle olsaydı, dünyayı bize beşik, güneşi lamba yapan, bitkileri ve hayvanları hizmetimize veren Rabbimiz, bize de hayvanlar gibi dertsiz, tasasız bir hayat sürdürtebilirdi. Bizi toplum hayatının içine atmaz; bitmek tükenmek bilmeyen problemlerle uğraştırmazdı.

En şerefli mahlûk olan insan, en büyük çilelerin hedefi!. Bu nokta üzerinde ne kadar durulsa yeridir.

Bir hadis-i şerifte, “Dünyada rahat yoktur.” bir başkasında ise “Dünya âhiretin tarlasıdır.” buyurulur. Bu iki kelâmı birlikte düşündüğümüzde şu gerçek ortaya çıkar: “Tarlada rahat yoktur.”

İnsan bir ömür boyu çalışır; günah veya sevap bütün mahsûlünü âhirete gönderir. Demek ki, önemli olan tarlada çok kalmak, çok yiyip içmek değil, bir şeyler derleyerek köye dönmektir.

Bütün amellerimizi dünya tarlasına ekiyoruz; mahsûlünü öte âlemde derlemek üzere.

Çoğu insanımız saadeti tarlada arıyor ve bu konuda birbirleriyle kıyasıya yarışıyorlar. Ve bu yarışta herkes yorulduğu için de kimse rahat yüzü görmüyor.

Sözün özü:

“Her şey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.” Mesnevî-i Nuriye

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...