Block title
Block content

Agnostisizme (bilinemezcilik) inancı olan bir arkadaşım var, Allah'ın varlığını anlatmaya çalışsam da pek etkili olamadım. Risalelerde bu fikri çürütecek yerler var mıdır?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Düşünmek, konuşmak ve tartışmak, ontolojinin yani varlığın en büyük ispatı ve delilidir. O arkadaş yok olabileceğini düşündü, sonra yok olduğunu söyledi, sonra da bunu tartışmak için ispatını istedi. Yani kendi kendini üç kere yalanlamış oldu. Çünkü yok olan bir şey düşünemez, konuşamaz ve tartışamaz. Dekart’ın “Düşünüyorum o halde varım.” sözü de buna bir örnek teşkil etmektedir.

Varlığa işaret eden o kadar çok delil ve alametler var ki, varlıktan şüphe etmek, adeta gündüz vakti güneşin vücudunu inkar etmek kadar manasız ve hezeyanlı bir durumdur.

Alem-i felsefe varlık konusunda ittifak ettiği için bu konu tartışmaya açık olmaktan çıkmış kesinlik kazanmıştır. Risale-i Nurlar bütün tezlerini ve fikirlerini bu kesinlik üzerine bina ettiği için, ayrıca bir varlık ispatı hususuna girmemiştir ve buna gerek görmemiştir. Hatta filozofların kahir ekseriyeti de böyle bir tartışmayı gereksiz görüp laedri felsefesini ciddiye almamışlardır. Bir cihetle bunlar kabul-ü adem değil adem-i kabulcülerdir. Adem-i kabulcülere de yapacak bir şey bulunmuyor.

İnsanların inkar edemeyeceği veya insanlara göre değişmeyecek şeyler olduğu gibi, insanların düşünce ve duygularına göre de değişen ve şekillenen şeyler de olabilir. Sırf insana göre değişen şeylerin olmasından dolayı insanların ortak kabullerini inkar etmek istikametli bir görüş değildir.

Özetle bilinemezcilik felsefesinin iddia ettiği gibi hiçbir şey bilenemez ise, bilinemezcilik felsefesi de bilinemez. Zira düşünebilmek ve tartışabilmek insan aklının en büyük ispatıdır. Ya da bilinemezcilik düşüncesinin varlığı  aslında bilenebilirliğin bir delili bir ispatı oluyor.  Yani olmayan bir şey düşünemez ve fikir yürütemez. Agnostisizm (bilinemezcilik) felsefesini savunan bir filozofun bu fikri savunması ve fikir yürütmesi, bu fikre göre mantıksız ve havada kalan bir durumdur.

Risale-i Nur'da sofestailerin kainatı ve kendilerini nasıl inkar ettiklerine dair zaman zaman  kısa bir gönderme bulunuyor:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Evham, şübehat, dalâletin menşe' ve mahzenlerinden biri: Nefis, kendisini kader ve sıfât-ı İlâhiyenin tecelliyat dairesinden hariç addeder. Sonra tecelliyata mazhar olanlardan birisinin mevkiinde kendisini farz eder, onda fenâ olur. Sonra, başlar, bazı tevillerle o şeyi de Allah'ın mülkünden, tasarrufundan çıkartır. Kendisinin girmiş olduğu şirk-i hafîye girdirir. Ve şirk-i hafîden aldığı bazı halleri o mâsuma da aksettirir."

"Hülâsa: Nefs-i emmâre, devekuşu gibi aleyhine olan şeyi lehine zanneder. Veya Sofestâî gibi münakaşa edenleridir ki, vekilleri birbirini reddeder. Teâruzan, tesâkutan kabilinden, 'Hiçbirisi de hak değildir.' diye hükmeder."

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Gafil nefis, âhireti dünyanın bitişiğinde ve dünyayla bağlı bir menzil zannediyor. Bu itibarla nefsin elinde iki silâh vardır. Dünyanın zeval ve fenasının eleminden kurtulmak için âhireti düşünmekle ümitvar olur. Âhiret için lâzım olan a'mâl külfetine gelince, gaflet veya tegafül ile ondan da kendisini kurtarır. Ölmüş olanların hayatta olmadıklarını düşünmüyor. Ancak, sefere gidenler gibi, görünmüyorlarsa da hayattadırlar, diye zanneder. Ve ölüme o kadar ehemmiyet vermiyor. Bazı dünyevî işlerini ebedîleştirmek için şöyle bir desise de vardır ki, 'Matluplarımın dünyada semereleri olmasa da esasları âhiretle muttasıl ve âhirette faydaları vardır.' diye mütesellî oluyor. Meselâ, ilim gibi, 'Dünyada menfaati olmasa bile âhirette faydası vardır.' diye iyi ciheti göstermekle, kötü ciheti altında yutturur."

"Hülâsa: Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan Sofestâî, hevâ da Bektâşîdir."(1)

"Eğer, faraza, tevehhüm ettiğin gibi, daire-i memleketinde daimî menziller, âli mekânlar, sabit makamlar, bâki meskenler, mukim ahali, mesut raiyeti bulunmazsa -şu hikmet, inayet, merhamet, adaletin hakikatlerine şu bekasız memleket mazhar olamadığı malûm; ve onlara mazhar olacak, başka yerde de bulunmazsa- o vakit, gündüz ortasında güneşin ışığını gördüğümüz halde güneşi inkâr etmek derecesinde bir ahmaklıkla, şu gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek ve şu müşahede ettiğimiz inayeti inkâr etmek ve şu gördüğümüz merhameti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı, işârâtı görünen adaleti inkâr etmek lâzım gelir. Hem bu gördüğümüz icraat-ı hakîmâne ve ef'âl-i kerîmâne ve ihsânât-ı rahîmânenin sahibini -hâşâ sümme hâşâ!- sefih bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Bu ise, hakikatlerin zıtlarına inkılâbıdır. Halbuki, inkılâb-ı hakaik, bütün ehl-i aklın ittifakıyla, muhaldir, mümkün değildir. Yalnız, herşeyin vücudunu inkâr eden sofestâî eblehler hariçtir."(2)

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Zerre

(2) bk. Sözler, Onuncu Söz, On Birinci Suret.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...