ÂHİRET

“Dünyadan sonra gidilecek ebedî alem.”

(1) SONSUZ MENZİLLER

Âhiret; dünyadan sonraki menzil. Ölüm, kabir, mahşer ve mizan safhalarından sonra kendimizi iki sonsuzun kavşağında bulacağız: Ebedî Cennet ve Cehennem...

Zaman nehrinin sürükleyip götürdüğü bu âciz insan, dünyadan sonra bir başka âleme gitmeyeceğini nasıl iddia edebilir!? Ahirete inanmadıklarını söyleyenler, öldükten sonra dirilmeye akıl erdiremeyenlerdir. Onların inanmadıkları, daha doğrusu akıl erdiremedikeri, aslında ba’s yâni diriliş hâdisesidir.

“Şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar makûl ve lâzım ve kat’i ise haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat’iyettedir.” Sözler

Önemli olan, oraya varmadan orasını kabullenmek; ilk ağartılarda Güneşi seyredebilmek. Güneş doğduktan sonra, artık onu kabullenmenin bir değeri mi kalır?

O Güneşin bir nuru da kendi ruh dünyamızda!.. Ebed arzusu.

Büyük Üstad bu arzunun âhiretin varlığına ayrı bir delil olduğunu şu harika vecizeyle ifade buyurur:

“Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi.”

Rabbimiz, bizim şu âlemi seyretmemizi istemeseydi, ana rahminde bize göz takar mıydı?

Bu güzelim sesleri işittirmek dilemeseydi bize kulak verir miydi?

İşte, âhiretin varlığına en büyük bir delil insan ruhuna konulan bu “ebedî yaşama” arzusu.

İnsan imanda terakki ettikçe, Rabbine kavuşmaya daha fazla iştiyak gösterir. Ahirete bol sermaye gönderdikçe, oraya kavuşmayı daha çok istemeye başlar.

İstikbalini düşünen ve ileride kavuşacağı mevkileri dikkate alan çalışkan bir öğrencinin artık okulun bahçesine, sınıfına, kantinine, sırasına rağbet etmemesi gibi, onun kalbinde de dünya sevgisi gitgide azalır.

(2) ÂHİRET GÖLGE ÂLEM Mİ?

Az da olsa, bazı kişilerin ahiretin ruhanî olduğunu iddia ettiklerine şahit oluyoruz.

Bu yanlış düşünceye Nur Külliyatı’nda verilen cevaplardan birinde şöyle buyrulur:

“Esma-i İlahîyenin en cem’iyetli âyinesi cismaniyettedir.” Asa-yı Mûsa

Allah’ın bir çok isminin cisimler âleminde tecelli ettiğini açıkça görüyoruz. Kâinat yaratılmamış olsaydı Allah’ın Hâlık ismi, sadece meleklerin ve ruhanilerin yaratılmasıyla kendini göstermiş olacaktı. Yerler ve gökler, insanlar ve hayvanlar, kısacası, maddî olan hiçbir şey varlığa kavuşamayacaktı.

Öte yandan, rızka muhtaç bedenler olmayınca Rezzak ismi de tecelli etmeyecekti. Bedene arız olan hastalıklar olmayınca Şâfi ismi de tecellisiz kalacaktı.

Örnekleri artırabiliriz.

Konunun ahiret boyutuna gelince:

Kur’ân-ı Kerîmde, müminler için altından ırmaklar akan köşkler hazırlandığı haber veriliyor. Köşkte oturmak bedenle olur, ruh için oturma söz konusu değildir. Haşir ruhani olursa, ruh cennet köşklerini de cennet ırmaklarını da sadece uzaktan seyretmekle yetinmeye mecbur kalır.

Ayette haber verilen cennet ırmaklarının birisi süt nehri…. Cennette süt nehrini seyretmektense bu dünyada bir bardak süt içmek daha iyi değil midir?.. Bu takdirde, dünya nimetlerinden sonsuz derecede üstün olan Cennet nimetleri, tam tersine, dünya nimetlerinden çok aşağı düşmezler mi?..

Ruh böyle noksan bir Cennetle tatmin olmaz...

Böyle bir anlayış sadece, haşrin cismanî olmasını aklına sığıştıramayanların vehimlerini tatmin eder; o kadar...

***

ASILLAR ÂLEMİ

“Bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster.” Sözler

Dünya ancak sûretler ve gölgeler âlemi. İnsanın fotoğrafı kendisinden ne kadar geri ise, Cennetteki hâli de bu dünyadakinden o kadar ileri.

Ağacı söz dinleyen Cennetin, insanı lâf anlamayan bu dünyadan ne kadar ileri olduğu az çok hissediliyor.

Kaldı ki, akıl da “bunun böyle olması lâzım” diyor.

Tebessümlerin riyaya büründüğü, yemenin doyma ile sınırlandığı, elemlerle sevinçlerin gece ile gündüz gibi birbirini durmadan kovaladığı bu sûretler âlemine aldanmayanlar, asıllar âlemine kavuşacaklar. Ve gerçek saadeti orada bulacaklar.

Cehennem de asıllar âleminden bir başka köşe. Elemin, ızdırabın, pişmanlığın, hüznün, ahın ve eyvahın da aslı orada. Buradakiler onlara göre gölge ve resim kabilinden. Onlardan o kadar zayıf, o kadar geri...

Elbette böyle bir azaba ebediyyen duçar olacak bir insan da bu dünyadakinden farklı bir yaratılışa sahip olmalı.

Yavaş yavaş olan hızlı da olur. Safha safha meydana gelen bir anda da vücut bulabilir. Kanunu koyan kaldırabilir veya değiştirebilir.

Hayâlimiz dünyanın öte ucuna bir anda gidiyor, ayaklarımız ise seyrini adım adım sürdürüyor. Ahirette ayaklarımıza hayal kanunu uygulansa buna kim mâni olabilir? Nitekim öyle de olacak.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yükleniyor...