Block title
Block content

AKIL

 
İnsanı gerçeklere muhatap eden en mühim meleke akıldır. Kelime olarak akıl, “devenin yularla tutulması gibi, tutmak” anlamındadır.

Ayrıca, “bağlamak, birbirine uygun iki nesne veya iki kavram arasında bağlantı kurmak” anlamını ifade eder. Mesela, bir yerden duman çıktığını görünce hemen ateşe intikal etmek, buz tutan nehrin inceliğini görünce “Bu beni taşıyamaz” diye hüküm vermek aklın birer fonksiyonudur.

Akıl, maddeden mücerret bir cevher, hak ile batılı ayıran bir nurdur. Bıçağın kesme aleti olması gibi, akıl da ruhun anlama aletidir. Kişi bu akılla eşyanın hakikatlerine muttali olur. Hem duyulardan gelen bilgileri değerlendirir, hem de gaybî şeylere açılır.

Akıl, düşünme, kavrama kabiliyetidir. Hakk’ın hitabını anlamak için bir alet, bir vasıtadır. İnsanı hayvanlardan ayıran seçkin bir meziyettir.

Akıl, iyiyi kötüden, hayrı şerden, doğruyu yanlıştan ayıran idrak melekesidir. İnsan, akıl sayesinde kendisinde ve çevresinde olup bitenleri anlar, tabiatta olup bitenlerden tabiat üstüne yönelir.

Akıl, “madeni kalb ve ruhta, şuaı dimağda bulunan manevî bir nurdur” ki, insan bununla duyular ötesi şeyleri idrak eder.


“Nuranî bir cevher” olan akıl, insanın en kıymetli cihazıdır. İnsanı, ebedi saadete hazırlayan “Rabbanî bir mürşit”, ona İlahi, kutsî defineleri, hem kainatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtardır.

İnsan, akıl vasıtasıyla dinen mükellef olur. Aklı olmayandan teklif de kalkar. “Aklı olmayanın dini de yoktur” sözü, bu noktadan hareketle söylenmiştir.

Aklın bir diğer tarifi:
“Akıl, zâtıyla maddeden mücerred, fiiliyle maddeyle alâkadar bir cevherdir.”Çalışan bir buzdolabına yahut çamaşır makinesine elimizi rahatlıkla dokundurabiliriz ve bizi elektrik çarpmaz. Demek ki, elektrik, zâtı ile o cihazda yoktur, ama iş görmesiyle onunla alâkadardır.

Akıl ile beyin arasında da, aynen olmasa bile, benzer bir ilgi vardır.

Akıl, gerçeğin tek ve yanılmaz ölçüsü değildir. Akıl, bilgi sebeplerinden olan duyuların üstünde yer almakla beraber, yine bilgi sebeplerinden olan vahyin altındadır. Görme olayının gerçekleşmesi için gören göze, görülecek eşyaya ve bir de gösterecek ışığa ihtiyaç vardır. Onun gibi, aklın İlâhî hakikatleri olduğu gibi görmesi için de vahiy nuru gerekmektedir.

Akıl anlama âletidir. Akıl âlet olunca, bir de onu kullanan olacaktır. Bu ise ruhtan başkası değildir.

Her âletin bir kapasitesi, her terazinin tartabileceği asgarî ve azamî yükler vardır. Bir tonluk kantarla, ne on tonluk demir tartılabilir, ne de on gramlık altın. Her iki halde de, âlet bize bir fikir vermez, sadece hareketsiz kalmakla yetinir.

İnsan, her mahlûkun hikmetli ve gayeli yaratıldığını, kendisinin de başıboş olamayacağını aklıyla kavrayabilir. Ama yaratıcısına, Rabbine karşı neler yapması gerektiğine kendisi karar veremez. Her nimetin şükür gerektirdiğini anlayabilir, ancak bunun nasıl yapılacağı konusunda tahminler yürütemez.
Bütün bu ve benzeri konularda, aklın gereği, İlâhî fermana aynen uymaktır. Bununla birlikte akıl, bu kainattaki incelikleri, varlıkların görevlerini, onlardan en iyi şekilde faydalanma yollarını araştırır. İnsan, akıl anahtarıyla kâinatın hazinelerini açar, ilmî keşiflere ulaşır.
Paylaş
Yükleniyor...