Block title
Block content

Akıl ve kalp ittifakını nasıl anlamak lazım? Bunlar dengede mi olacak, yoksa akıl biraz önde veya kalp önde olsa daha mı iyi olur? İslam'da akıl merkez mi? Üstad bunlarla ilgili nasıl bir değerlendirme yapmış?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Bir adam, elinde bir âyineyi güneşe karşı tutar. O âyine miktarınca bir ışık ve yedi rengi câmi' bir ziya alır. O nisbetle Güneşle münasebettâr olur, sohbet eder ve o ışıklı âyineyi, karanlıklı hânesine veya dam altındaki bağına tevcih etse; güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kabiliyeti miktarınca istifade edebilir. " (1)

İşte akıl ve kalp ittifakı müsbet manada mükemmel oldukça âdeta o kişinin dilinden hâl ve harketlerinden bal akar. Herkese bir noktayı istinad olur. Ancak akıl kalp ile beraber değilde salt, yalnız iş görmeye başlarsa o zaman havalanması, gururlanıp raydan çıkması an meselesi olur. Bu yüzden akıl, vücutta kalp ile ortak olarak çalışacak ve bu şekilde maneviyat iklimlerinde el ele verip ilerleyeceklerdir.

İnsan, en hassas cihazlarla donatılmış canlı bir makine gibidir. Bu hassas cihazların merkezinde kalp yer alır. Kalp, bütün ruhî ve fikrî tavırların odak noktasıdır. Kalbin bu merkezî konumu, hem fiziki boyutumuz, hem de metafizik boyutumuz için geçerlidir.

Kur'an-ı Kerim'in yüzden fazla ayetinde kalpten bahis vardır. Bu ayetlerde bahsedilen kalp, şüphesiz çam kozalağı şeklindeki et parçası değildir. Bu ayetlerde ele alınan, insanın manevi hayatının merkezini teşkil eden manevi kalptir.

Kardiyoloji ilminin araştırma sahasına giren maddi kalbimiz, hayatın devamını sağlar. Hadisin ifadesiyle,

"İyi olduğunda bütün beden iyi olur. Bozulduğunda, bütün ceset bozulur." (İbnu Mace, Fiten 14)

Maddi kalp bedeninin her tarafına hayat dağıttığı gibi, manevi kalp de bütün duygu ve latifelere hayat neşreder.

Merak, sevgi, endişe korku gibi manevi duygularımızın merkezi, manevi kalbimizdir.

Kalbin Boğulması:

İnsan havasız bir yerde kaldığında nasıl zorlanırsa, bazen olur günlük olayların içinde kalp âdeta boğulur. Bundan kurtulmanın yolu, kalbin manevi gıdasını alacağı ortamlardan uzak kalmamaktır. Mide için gıda nasıl bir ihtiyaçsa, kalp için de sohbet - ibadet öyle ihtiyaçtır. Kalp bunlarla teneffüs eder, rahata kavuşur, huzur bulur.

Kalp Telefonu:

İnsanın kalbi bir yönüyle telefona benzer. İnsan bu telefonla hâlini doğrudan doğruya Allah'a arzedebilir. Ayrıca Allah'tan gelen ilham mesajlarına muhatap olabilir.

AKIL İSE; insanı gerçeklere muhatap eden en mühim meleke akıldır. Kelime olarak akıl, "devenin yularla tutulması gibi, tutmak" anlamındadır. Ayrıca, "bağlamak, birbirine uygun iki nesne veya iki kavram arasında bağlantı kurmak" anlamını ifade eder. Mesela, bir yerden duman çıktığını görünce hemen ateşe intikal etmek, buz tutan nehrin inceliğini görünce "bu beni kaldırmaz" diye hüküm vermek aklın birer fonksiyonudur.

Akıl, maddeden mücerret bir cevher, hak ile batılı ayıran bir nurdur. Bıçağın kesme aleti olması gibi, ruhun anlama aletidir. Kişi bu akılla eşyanın hakikatlerine muttali olur. Hem duyulardan gelen bilgileri değerlendirir, hem de gaybî şeylere açılır.

Akıl, düşünme, anlama, kavrama kabiliyetidir. Hakk'ın hitabını fehm için, bir alet, bir vasıtadır. İnsanı hayvanlardan ayıran seçkin bir meziyettir.

Akıl, madeni kalb ve ruhta, şuaı dimağda bulunan manevi bir nurdur ki, insan bununla duyulara hitap etmeyen şeyleri idrak eder.

Rivayet edilir ki, Cenab-ı Hak aklı yarattığında ona "bu tarafa gel" der, akıl gelir. "Dön" der, akıl döner. Cenab-ı Hak buyurur ki,

"İzzetim ve celâlime yemin ederim ki, senden daha şerefli bir mahluk yaratmadım. Seninle alır, seninle veririm."

Akıldan hissesi ziyade olanlar, büyük bir nimete mazhar kılınmışlardır. Ebu Cuhayfe, Hz. Ali (ra)'ye "Yanınızda, Rasulullahın size has kıldığı bir kitap var mı?" diye sorar. Hz. Ali, şu manidar cevabı verir: "Hayır, ancak Allah'ın Kitabı ve bir de, Müslüman bir adama verilen fehim (anlama) var."

Ham petrolden uçak benzinine, mum ışığından güneş ışığına kadar mertebeler olması misali, insanların akıllarında da mertebeler vardır. Uzaktan yakılan bir kibritle tutuşan uçak benzini gibi, bir kısım akıllara uzaktan bir işaret verilmesi kafidir. Aklın bu üst mertebelerinde yer alan insanlar, başkalarının anlamadığını anlarlar, hissetmediklerini sezerler, onların bağlantı kuramadıkları şeylerde hayret verici bağlantılar kurarlar.

Nur suresinin nur ayetinde geçen "onun yağı, neredeyse bir ateş dokunmasa bile ışık verecek" ifadesi, bir yönüyle bu tür akıllara işaret olarak görülmüştür. Ayetteki bu ifadeden hemen sonra gelen "nur üstüne nur" ise, bu akıllara gelen İlahi ilhamlara, tuluata işarettir. Yani, akıl, hadd-i zatında İlahi bir nur olmakla beraber, bu nura ilahi ilham parıltılarının gelmesi, "nurun ala nur" olacaktır. (Nur, 24/35)

Göz penceresinden âlemi seyreden ruh, beyin merkezinden de gerçekleri temaşa eder. "Dil ne kadar tatma organıysa, beyin de o kadar düşünce organıdır." "Aklın vazifesi gerçekleri kavramaktır.”

Beynin fonksiyonuna "tefekkür" adı verilir. Tefekkür, aklın çalışması, fikir üretmesidir. Akıl bir makineye benzetilirse, tefekkür bu makinenin çalışması ve üretimde bulunmasıdır.

Aklın başlıca iki çeşit seyri vardır:

1. Fikir.
2. Hads (Sezgi)


Fikir; aklın, ağır, tedrici ve zamanla kayıtlı olan düşünme seyridir. Hads ise, aklın bir lahzada, bir hamlede matluba ulaşıverecek derecede seri olan ani seyridir." Bunlardan "fikir, görgüleri ve bilgileri bir tertibe koyup bildiğinden bilmediğini anlamak, ahiri evvele bağlamaktır. Hads, bir şeyin birden açılması, dolaysız kavrama, bir anda yakalamadır, şimşek gibi bir sür'at-i intikaldir.

Gecenin karanlığında çakan şimşeğin birden etrafı aydınlatması gibi, hads şimşeği dahi, birden insanın idrak âlemlerini aydınlatıverir.

Fikir, hadse bir altyapı oluşturur. Mesela, ilmî bir keşif için yoğun bir tefekkür içine giren ilim adamları, günün birinde meselelerini iç alemlerinde halledilmiş, çözülmüş bulurlar. Bu, fikre terettüp eden bir hads parıltısıdır.

İki tahta parçası birbirine sürtülünce belli bir noktadan sonra, tahtadan alev çıkar. Keza, bir mercekle kağıda güneşin harareti odaklandığında, bir zaman sonra kağıt yanmaya başlar. Onun gibi, tefekkürde yoğunlaşan insanlar, bazan kendilerini çok farklı bir idrak boyutunda bulabilirler.

AKLIN SINIRI:

Aklın bu kadar faziletlerinden bahisten sonra, biraz da onun sınırından bahsetmek yerinde olacaktır. Yoksa, biraz methedilince başı bulutlara değen insan misali, akıl da bu kadar övgüden sonra kendini mutlak hakikatlerin, salt gerçeklerin yanılmaz sahibi, her şeyin miyarı, mizanı zannedebilir. Bütün ihtilaflı konularda kendisinin hakemliğine müracaatı isteyebilir. Nitekim, aklı gerçeğin tek ve yanılmaz ölçüsü kabul eden nice insan, kendi aklının veya mutlak manada aklın ulaşmadığı gerçekleri inkâr cihetine gitmiştir.

"Onlar, ilmen kuşatmadıkları ve henüz tevili kendilerine gelmeyen şeyleri yalanladılar."

ayeti, bir yönüyle meselemize de bakmaktadır.

Aklın sınırı konusunda Hamdi Yazır şöyle der:

"Akıl, hakikata hâkim olmadığı gibi, dine de hâkim değildir. İnsan aklı mutlak hakikati kapsamadığı için, bütün ilâhî kudret ve hakikatleri kendinden çıkarmaya kalkışırsa, küstahlık etmiş olur... "

"Akıl, mutlak doğrunun bütün sınırını çizemez."

"Hep akıl ve mantık olmak isterseniz, henüz kavrayamadığınız hayat tecellileri karşısında bedbin olursunuz."

Akıl vücutta hakim, kalpte ona yardımcı pozisyonunda olmalı. Bunları birbirinden ayrı düşündüğümüz takdirde bazı ifrat davranışlar ve taassubi durumlar ortaya çıkabilir. İşte bunu önlemenin yolu, bunları birbirine mezc ettirmekten geçer. Akıl hikmetten bibehre, nasipsiz olmayacak. Kalpte vahiyden uzak olmayacak. Sır, hafa ve latifeler kalbin nuruyla nurlanırsa daha kamil bir hâl alır. Akıl da bunlara gidebilecekleri yönleri çizerse o zaman akıl ve kalp uyumlu bir hal alır.

(1) bk. Sözler, On İkinci Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...