Block title
Block content

ALİ TAYYAR

 

Ali Tayyar Ağabeyimizi 10 Ağustos 2009 tarihinde, Isparta’da, kendi evinde ziyaret ettik. Kameramızı açtığımızda, isteğimiz üzerine kendisini kısaca şöyle tanıttı: “1932 yılında Konya’nın Ereğli Kazasının Pınarkaya (eski adı Divaz) Köyünde doğmuşum. Mesleğim çobanlık, çiftçilik. 2002 senesinde Isparta’ya taşındım, yerleştim.” Ali Ağabey şöyle devam etti: “Ben Üstad’ımı çocukken duymuştum. Babam Nakşibendî Tarikatı’nın Mevlana Halid-i Bağdadî kolundandı. Annem-babam ehl-i kalp insanlardı. Babam bize eski kitaplardan ‘Hazreti Mehdi gelecek, dünyayı ıslah edecek’ diye okurdu. Ben oniki, onüç yaşlarında daha çocukken babam böyle okudukça ‘Yâ Rabbi! Beni ona asker et…’ diye ağlardım. Risale-i Nur bana nasip olunca, mübarek Üstad’ımı beş kere ziyaret ettim.”

Ali Ağabey bize çok orijinal hatıralar anlattı. Hz. Üstad’a yaptığı mesajlarla dolu beş ziyaretini metne bırakıyorum. Nurculuk suçlamasıyla tutuklanınca, -kanaatimce- hukuk tarihine geçebilecek, Hukuk Fakültelerinde ders olarak okutulabilecek muhteşem bir müdafaa yapıyor ki şimdiden okuyucularımın dikkatlerini çekmek istiyorum. Şöyle başlıyor Ali Tayyar: “Hâkim Bey! Biz göçeriz, koyuncuyuz. Bizim meralarımız orman. Sizin orman memurlarınız var. Sizin memurlarınızın önünde, yarıçapı iki metre gelen asırlık ağaçları yazın yakardık biz. Bu ağacın lavları mı daha yüksek olacak, yoksa diğerininki mi diye yakar, kahkahalarla keyif içinde seyrederdik. Biraz sonra asırlık ağaçlar kül olur giderdi…” Böyle devam eden savunma, bir çobanın bir hâkime verdiği ders tarzında biter ve Ali Ağabey ilk celsede beraat eder.

Muhterem Ali Tayyar ağabeyimiz “Annem-babam ehl-i kalp insanlardı” demişti bize. Gördük ki hem anneden, hem babadan aldığı irsiyetle kendisi de ebeveyninden kat kat ziyade aşk ve iştiyak adamı. O gür sesiyle Allah dedikçe, Resulullah dedikçe, Üstad dedikçe haykırıp ağladı hep Ali Ağabey. Gözyaşlarını tutamıyordu. Şevkle, coşkuyla konuşuyor, sanki o günleri yeniden yaşıyordu... Yanında çok duygulu anlar yaşadık...

Hatıraları hazırlarken, tashih ederken, fotoğraflarken Ali Ağabeyin oğlu Mefhar Tayyar kardeşimin çok yardımları oldu. Kendisine teşekkür ediyorum.  

ALİ TAYYAR ANLATIYOR

1952 senesinde Diyarbakır’a asker olarak gittim. Orada ilk defa Risale-i Nur’la tanıştım. 1953’de elime ilk geçen risale Beşinci Şua oldu. Denizli’nin Çal Kazasının Süller Köyünden halen hayatta olan asker arkadaşım Ömer Temizel vardı, bize tarikat dersi verecekti. Bizim tarikattan haberimiz yoktu. O izine gitmişti, babasına anlatmış, “Benim arkadaşlarım var, onlara tarikat dersi vereceğim” demiş. Babası da “Oğlum Hazreti Mehdi çıktı, şimdi tarikat zamanı değil, al şu kitabı onlara oku” demiş. Osmanlıca Beşinci Şua... Yeni yazı Risale yok daha.

İlk defa nur talebesi olarak Mehmet Kayalar’ı gördüm

1952 senesinde Diyarbakır’a askere gittim. Orada ilk defa Risale-i Nur’la tanıştım. 1953’de elime ilk geçen risale Beşinci Şua oldu. Denizli’nin Çal Kazasının Süller Köyünden halen hayatta olan asker arkadaşım Ömer Temizel vardı, bize tarikat dersi verecekti. Bizim tarikattan haberimiz yoktu. O izine gitmişti, babasına anlatmış, “Benim arkadaşlarım var, onlara tarikat dersi vereceğim” demiş. Babası da “Oğlum Hazreti Mehdi çıktı, şimdi tarikat zamanı değil, al şu kitabı onlara oku” demiş. Osmanlıca Beşinci Şua... Yeni yazı Risale yok daha.

Ramazan yakındı,  askerî camide namaz kılan subaylar da vardı. O Denizlili kardeş Ömer Temizel, Konyalı Hüsmen Duran, Seydişehirli Osman Söylemez; üçü. Beşinci Şua’yı okumuşlar aralarında. Ben “Hani tarikat dersi verecektiniz, ne oldu?” dedim. Açtılar bana Beşinci Şua’yı okudular. Nefesimi tuttum, zerre kadar itiraz etmedim, kabul ettim. Ramazan ayı yakındı. Fasih Kayabalı diye bir general o camiye bu üç arkadaşımı imam tayin etti. Benim kışlamla onların arasında bir yol vardı.

Diyarbakır’da Yüzbaşı Mehmet Kayalar Ağabey vardı. İlk nur talebesi olarak Mehmet Kayalar’ı gördüm ben. Arkadaşlarıma “Bir ayakkabı boyacısı bana Emekli Yüzbaşı Mehmet Kayalar’dan bahsetti; şurada namaz kılar, şöyle kılar, böyle kılar diye anlattı” dedim. Meğer o boyacı da nur talebesiymiş. O arkadaşlar gittiler Yüzbaşıyı ve Dersaneyi buldular. Bir buçuk sene Kayalar Ağabeyin dersine devam ettim. Elhamdülillah dünyaya yeni gelmiş gibi oldum.

Kayalar Ağabey bize “Bu hizmete devam etmek için ne dünyayı, ne de Cenneti kazanayım diye bir mülahazanız olmayacak” dedi. Benim gözüm böyle açıldı. Dünya yok, cenneti beklemek yok, sevap yok, neticeyi beklemek yok; beni yaratan Allah böyle emrettiği için ben bu hizmeti böyle yapıyorum. Beni isterse Cennet’ine koysun, isterse Cehennem’ine. Kayalar abi bize hep şöyle derdi; “Resul-ü Zişan efendimiz önde, İmam-ı Ali kerremallah-u veche sağında, Abdulkadir-i Geylani Hazretleri solunda, Üstad-ı Necibimiz peşimizde korkmayın, dünyaya meydan okursunuz…” Bir buçuk sene Diyarbakır’da üç (tek) katlı bir sıva evde, inzibatlar kapıyı (Kale kapısında) bekler içeriye sokmaz, biz on, on beş kişi derse giderdik, inzibatlar bizi görmezdi Ömer kardeş. Bir değil, beş değil, bir buçuk sene. Ama başka bir gaye için gidenleri hemen armut gibi topluyorlardı inzibatlar.

O zaman Kayalar Ağabeyin yanında Eski İçişleri Bakanlarından Abdulkadir Aksu’nun babası Muzaffer Aksu vardı. O Diyarbakır’ın PTT Müdürüydü. Bir de İstasyon Şefi Halil isminde bir kardeş vardı. Hizmetin ağırlığı onların üzerindeydi.

Beş gün yürüdük Eğridir’e vardık

Bu hakikatleri gördükten sonra canlı canlı cildimizi yüzseler bu davadan ayrılır mıyız? Ya aklımızı çıkarıp atacağız veya bütün zerratımızla bu davaya sarılacağız. O imamlardan Konyalı  Hüsmen kardeşimizle anlaşmıştık askerde iken. O, 1954’ün onuncu ayında tezkereyi benden sonra aldı. Hüsmen Hoca köyümüze geldi, köyümde üç gün kaldı. Sonra onun köyü Beyşehir’in Geçerli Köyüne geldik, oradan yola çıktık. 1955’in ikinci ayında yarı karlı, çamurlu yollarda beş gün yaya olarak yol yürüdük. Babam köyün ağalarındandı, para var ama vasıta yok. Akşama kadar yürüyor, akşam olunca bir evde misafir kalıyorduk. Beş gün de gitsek, Resulullah’ın âlinden Hazreti Mehdi’ye gidiyoruz. Sanki cennete gidiyoruz. Böyle bir halet-i ruhiyedeyiz. Beşinci gün Eğridir’de Çilingir Ali (Savran) ağabeyin evinde misafir olduk. Mübarek bir Kadir Gecesiydi.

Kevser Suresi’nin tefsirinin ilk yazılışı Çamdağı’nda

Eğridir’de Çilingir Ali Ağabeyin evinde Şamlı Hafız Tevfik Ağabeyi gördük. O gece Hafız Tevfik Ağabey Sûre-i Kevser tefsirinin (sırrı inna a’teyna) yazılmasını anlattı bize:

“Çamçağı’nda idik. Üstad’ımız söylüyordu, ben yazıyordum. Üstad’ımız şemsiye tutuyordu, sesi gelmez oldu. ‘Üstad’ım sesinizi duyamıyorum, biraz yüksek sesle konuşsanız’ dedim. Başımı bir kaldırdım, Üstad’ımızın başı bulutların içinde göklere değmiş. O anda kendimden geçmişim. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Kendime geldiğimde bir baktım, her şey normalleşmiş. Üstad’ımızın boyu da, sesi de normalleşmiş. Kalan yeri yazdık bitirdik. Üstad’ım bunun bir nüshasını bana ver” dedim. ‘Keçeli seni de, beni de idam ederler’ dedi, vermedi.” (Ali Tayyar Ağabeyin Şamlı Hafız Tevfik Ağabeyden aktardığı bu hatıranın mealen benzerini Savlı Tevfik Gül ve Vahşi Şaban Ağabeylerden de dinlemiş ve kaydetmiştim. Ö.Ö.)

İlk ziyaret: Korkmuyoruz, derimizi canlı canlı yüzseler korkmuyoruz

Sabahleyin Eğridir’den bir kamyonete bindik Isparta garajına geldik. Bu arada filan yerlerde şu kadar nurcu yakalandı diye de duyuyorduk, ama biz zerre kadar korkmuyorduk. Orada bir ihtiyar adama Üstad’ın adresini sorduk. Sorduğumuz adam bize dedi ki “Sizin dünyadan haberiniz yok mu? Nurculuktan, Bediüzzaman’dan bahsedene polisler karakola götürüyor, dövüyorlar” dedi. Biz yanlış kapı çaldık, dedik. Etrafımıza şöyle baktık, bir adamı daha gözümüze kestirdik. Siyah bere giymiş, kısa sakallı, siyah cüppeli bir adam.  Selam verdik, “Biz Konya’dan geldik, Bediüzzaman’ı ziyaret edeceğiz, fakat adresini bilmiyoruz” dedik. Şöyle gelen adam, yüzünün üstüne geri döndü, “Beni takip edin” dedi. “Siz kimsiniz ağabey” dedik. “Bana Sıddık Süleyman derler” dedi. Aldı götürdü, Boyacı Rüşdü Çakın isminde bir ağabeyin dükkânına vardık. Orada “Ziyaretçi kabul etmiyor Üstad” dediler ama yine de bir çocuk verdiler yanımıza. O zamanın şartlarına göre çocuk bizden onbeş metre ilerde yürüyordu. Üstad’ın evine müteveccihen gittik. Çocuk Üstad-ı Necibimin evini gösterdi, geçti gitti. 1955 yılının ikinci ayı, her yer kar...

Biz, şimdi müze olan evde Üstad’ın araba kapısının önünde zile bastık. Rahmetli Zübeyir Ağabey çıktı. Konya’dan geldiğimizi söyledik. “Üstad’ımız ziyaretçi Kabul etmiyor kardeşler, ama söyleyelim Üstad’ımıza” dedi. Geldi “Üstad’ımız anne ve baba isimlerinizi soruyor” dedi ve bizden öğrenerek geri dönüp Üstad’ımızın yanına girdi. Biraz sonra sevinerek yanımıza geldi ve “Kardeşler müjde Üstad sizi kabul ediyor” dedi. Hüsmen Hoca önde, ben arkadayım. Merdivenden çıkıyoruz, kalplerimiz duracak gibi heyecandan. Babam Hz. Mehdinin fiziki yapısı, yaşadığı asrın insanlarına benzemeyecek diye okurdu. Nasıl bir insan diye heyecanım son safhada.

Hüsmen Hoca önden girdi, ben de ayağımı attım arkadan. Mübarek Üstad’ımız karyolasının üzerinde, üstüne battaniye çekmiş böyle duruyor. Yirmi üç yaşımdayım, ilk defa görüyorum Üstad’ı. İlk defa dünyada böyle safi bir görünüm… Sanki asr-ı saadette, ahir zamanda ortaya çıkması için saklamışlar. Asr-ı saadetten zamanımıza hiç bozulmadan  gelmiş gibi… Saçları omuzlarına kadar dökülmüş… Gözleri projektör gibi… Yüzüne bakmaya doyamıyorsun (Tayyar abi burada çok ağlıyor). Hüsmen kardeşimiz elini öptü, çekildi. Mübarek ellerini mis gibi kokladım, öptüm. Elini boynuma doladı, iki elleriyle şöyle başımı sıvazladı, okşadı. “Korkmuyor musunuz, polis bekliyor bak, hapse atıyor, dövüyor” dedi Üstad’ımız. “Korkmuyoruz Üstad’ım! Derimizi canlı canlı yüzseler korkmuyoruz” dedim. “Maaaşaaallah evladım” dedi. Ondan sonra başımı kucağına bastı, mübarek dudakları ile başımı öptü. Beş defa ziyaretimin hepsinde aynen böyle oldu. Üstad’ım her ziyaretimde anneni babanı ve bütün akrabalarını dualarıma dâhil ediyorum derdi, elhamdülillah. Üstad’ımızın hiçbir duası boşa gitmedi. İnşallah Üstad’ımızın istikbalimiz ve ahretimiz için yaptığı duaların da kabul olacağından ümitvarım... Şimdi ben anlıyorum ki o öpmek bana mahsus değilmiş. Hz Üstad’ımız benim neslimden, akrabalarımdan, köyümüzden ve çevremizden nur hizmetini sahiplenecek olanları görmüş ve onların namına benim alnımdan öpmüş. Elhamdülillah akrabalarım içerisinde iman ve Kuran hizmeti ile meşgul olmayan kimse kalmadı. Torunlarım nur talebesi, hizmetin içindeler. Demek ki Üstad’ım onları görerek öpmüş başımı. Küçük bir kız torunum var, Lem’alar’dan bir yarışma yapmışlar, on altı ilçe içerisinde birinci olmuş.

İçeri girince Hz. Üstad’ımız tekrar annemizin babamızın isimlerini sordu. Risale-i Nur’un mutlaka küfre galebe çalacağından bahsetti. “Ziyarete gelmeyin, Risale-i Nurları okuyun, Risale-i Nurları okumanız beni ziyaret etmenizden daha faydalıdır” dedi. Bir saat sonra, Üstad’ımızın mübarek huzurundan tekrar ellerini öperek ayrıldık. Ben ilkokul mezunu eli değnekli bir çobanım. Sanki dünyaya yeniden gelmiştim. Bir tarafım Üstad’ın yanında kaldı ama bizim nazarlarımızı Risale-i Nur’a çevirdi Üstad’ım. Askerden önce evlenmiştim, bekâr olsaydım Üstad’ımın kapısında köle olur, bir daha memleketime geri dönmezdim.

Kitapların yazılmasını merak ediyordum, Sav’a gittik, bir gece kaldık. Sav’da kitapların yazıldığı mekânları gördük. Bir tarafta davarlar, inekler; diğer bir tarafta evin tavanına değecek kadar yazılacak kitaplar, teksir makineleri hepsi aynı yerde. Şimdi kitaplar çok kaliteli kâğıtlara basılıyor, o zaman kalitesiz saman kâğıtlara basılıyordu. Sav’da bunları gördükten sonra imanımız ve azmimiz daha da arttı.

Bir gece Sav’da kaldıktan sonra köyümüze döndük. Köyümüzde canla başla pervasızca bu hizmete atıldık. Ata binip köylere heybe ile Risale-i Nur dağıttık. Çekinenlere Ali’den aldık deyin diyorduk. Onun için birkaç kere hâkim huzuruna çıktık.

İkinci ziyaretimde bir sepet elma götürdüm ama…

Sene 1957. Bahçemiz vardı köyümüzde, bir sepet elma topladım. Tek başıma gelmiştim o zaman Isparta’ya. Zübeyir Ağabey “Kardeş, Üstad hediye kabul etmiyor, niye getirdin?” dedi.  Zübeyir Ağabey sepeti araba garajına koydu. Merhum Zübeyir Ağabey benim Konyalı olmamdan ve Hz Üstad’ımıza ziyarete gelmemden dolayı mutluluğunu belli eder, bana farklı bir alaka gösterirdi. Bir saat kadar mübarek Üstad’ımın yanında kaldım. İlk ziyaretimde olduğu gibi başımı sıvazladı, Risale-i Nur okumanın önemini anlattı. Ayrılacağım vakit, Zübeyir Ağabey “Bu kardeşimiz bir sepet elma getirmiş Üstad’ım” dedi. Üstad’ımız biraz ciddileşerek “Ben hediye kabul etmediğimi kitaplarımda yazdım, niye getirdin?” dedi. “Üstad’ım siz hediye kabul etmiyorsunuz ama haram diye kabul etmiyorsunuz, ben bu elmaların fidanını babamın tarlasına kendim diktim, hizmetini kendim yaptım, benim elmam helaldir” dedim. Başladım ağlamaya, sesimi koyuverdim (Ali ağabey yine çok ağlıyor). Üstad’ımız “Fesubhanallah! Fesubhanallah! Fesubhanallah!” söyledi üç kere. “Bu kardeşin elmasını bir şart ile kabul edelim. Senin bu hemşerin bu elmayı götürsün pazara, kaç kuruşsa parasını vermek şartıyla alalım” dedi. Pazarlığı kabul ettik. Zübeyir Ağabey gitti pazara hem fiyatını öğrendi, hem elmayı tarttırdı. On kilo imiş, onar kuruştan yüz kuruş. Üstad’ımız bana dört tane yirmi beş kuruş vermişti. Onların birini ağabeyime, birini teyzemin oğluna, birini çobanımıza, birini de ucundan işaretleyip cüzdanıma koydum.

Bu arada, Konya’da merhum babamın bağlı olduğu Hz Mevlana Halid’in Halifesi Mehmet Temizel vardı. Üstad’ımıza gidiş gelişlerimizde bu zata uğrayarak duasını almayı ihmal etmiyordum. Sanıyorum bu ikinci gidişim de olacak, bu mübarek zata uğrayarak babamın selamını götürdüm ve Hz Üstad’ı ziyarete gittiğimi söyledim. Bana aynen şunları söyledi:

‘’Ali evladım, eğer Üstad sana ‘Ali kendini şu dağdan aşağı at’ der ve sen tereddüt edersen ahmaksın. Eğer Üstad sana ‘Ali kendini  şu ateşin içine at’ der de sen kendini o ateşe atmazsan, ahmaksın’’ diyerek Hz Üstad’a sadakatle bağlanmamı tavsiye ve teşvik etti. Teşvik için söylüyordu bunları. Daha sonraki ziyaretlerimde bu mübarek zatın Risale-i Nurları odasının başköşesine koyduğunu ve hem okuyup hem  herkese tavsiye ettiğini gördüm. Allah onu Resulullah’a ve  Üstad’ımıza komşu etsin.

Üçüncü ziyaretimde Cuma ve Bayram Namazını Üstad’la beraber kıldık

Üçüncü ziyaretimi Emirdağ’ında ağabeyim Hamza Tayyar’la yaptım. Bir Kurban Bayramı arifesiydi. Ziyaretçiler çok kalabalıktı, ziyaretçi de kabul etmiyorlardı, görüşemedik Üstad’la. Ağabeyim Üstad’ımızı evinde  görmeden dönünce çok üzüldü, çok ağladı. Zübeyir Ağabeye anlattım, “Yarın Üstad Cuma Namazına çıkacak, öbür gün de Bayram Namazına çıkacak. Ağabeyin o zaman Üstad’ı görür” dedi. İki gün kaldık gayrı Isparta’da. Daha güzel oldu. Mübarek Üstad’ımla bir gün Cuma namazı, bir gün de Bayram namazı kıldık.

Mübarek Üstad’ım evinden çıkınca yol kenarında iki taraflı saf saf olmuş çocuklar ve halk ta camiye kadar böyle durdular. Onları ellerini açarak, sallayarak selamlaya selamlaya caminin mahfeline vardı. Üstad’ımız ayaküstü hiç eğilip bükülmeden çorabını birden çekti, Zübeyir Ağabey aldı. Öbürünü de aynı şekilde çekti, Zübeyir Ağabey aldı. Rahmetli Zübeyir Ağabey sepetten bir seccade çıkardı, serdi. Ben de Üstad’ımın arkasında namaz kıldım.

İkinci gün Bayram Namazına ikinci kata müezzinliğe çıktı Üstad’ım. Ağabeyimle birlikte biz de oraya çıktık, tekrar arkasında namaz kıldık. Namazdan sonra bilhassa çocuklar, Aziz Üstad’ımızın başına üşüşüp ellerinden öpüyor, cübbesinin eteklerine yapışıyorlardı. Üstad’ımız, onların başlarını şefkatle sıvazlıyor ve dualar ediyordu.

Taze bir şevk ve heyecanla tekrar köyümüze döndük.

Dördüncü ziyaretimde zahir bir keramet

Sene 1959. Konya’da Cemil Keleşoğlu diye bir vali vardı. Konya’da önde gelen nurcuları evlerinden topladı hapsetti. Dokuz kişi hapiste. Dr. Sadullah Nutku, Mustafa Kırıkçı, Mazhar İyidöner, Osman Yıldız, Said Gecegezen, Hüsmen Duran, Hasan Helvacılar, Hasan ilkbahar ve Hasan Nevroz; Konya’daki kardeşler. Ben de yine Üstad’ımı ziyarete gidecektim. Konya’da yeni bir dersane açmıştık. Eskigaraj’da, merhum Mustafa Kırıkçı’nın eviydi orası. O zaman dersane açıldı mı anahtarı Üstad’a gönderilir, davet edilirdi. Üstad bizzat gider veya dua ederdi. Kardeşler anahtarı bana verdiler, “Madem sen Üstad’ı ziyarete gidiyorsun,  anahtarı al, davet et” dediler.

Ben geldim Isparta’ya. Üstad’ımın mübarek elini öptüm. Her defasında olduğu gibi, başımdan öperek başımı sıvazladı. Üstad, Risale-i Nur'la meşgul olmanın ehemmiyetinden bahsetti. Nur'ların mutlak surette küfre karşı galip geleceğini, bütün dünya dillerine tercüme edileceğini, radyo ağzıyla ders verileceğini ve mekteplerde okutulacağını anlattı.

Çocukluktan beri kulağım ağır işitirdi. Üstad’ın karyolası şöyle, ben yakın oturmuştum. Üstad’ım yastığa dayanmış, battaniyesi üzerindeydi. Bir ara “Konya’da kaç kişi tevkif etmişler?” dedi. “Dokuz kişi Üstad’ım” dedim. Battaniyeyi eliyle benim üzerime şöyle bir attı; kolunu, parmağını yukarı, semaya doğru kaldırarak mübarek gözlerini tavana dikti, bağırarak “Ne lüzum var dokuz kişiye, bir kişi kalsa yeter” dedi. Sonra “Bir kişi sıkılır iki kişi kalsa yeter” dedi. Ben hiçbir şey anlamamıştım, hatta korktum.

Bir gün sonra Konya’ya vardım, hapishaneye gittim. O kardeşler Üstad’tan geldiğimi bildikleri için zaten beni bekliyorlardı. Hapishaneye geldim, hoparlör “Nurcular ziyaretçiniz var!” diye bağırdı. Hüviyetimi aldılar, koca bir deftere kırmızı kalemle not düştüler. Başka mahkûmlara öyle yapmıyorlardı. Rahmetli Sadullah Ağabeye ve diğerlerine aynen Üstad’ın yaptığı gibi göstererek dediklerini anlattım. “Mübarek parmağını tavana dikti, bağırarak ‘Dokuz kişiye ne lüzum var hapishanede, bir iki kişi yeter’ dedi, dedim.” Sadullah Ağabey “Müjde kardeşler, ilk duruşmada ya sekizimiz, ya yedimiz tahliye olacağız” deyince benim jeton düştü Ömer kardeş. Sekizi çıktı, biri bir hafta sonra yanlışlıkla salınmış, geri alındı. Hüsmen Duran’la, Said Gecegezen yedi ay kaldılar. Üstad’ım “Görmediğimi yazmadım” demiş ya, o aklıma geldi. Bir düzeltme yapayım; bazı kardeşlere, yedi ay içerde kalanlardan biri Sadullah Nutku demişim. Bunu düzeltiyorum.

Hiç görmemiştim, Üstad’ım bana “Teyp derler buna” dedi

Üstad’ımın huzurunda duruyordum. Ayet-el Kübra okunuyordu. Ses geliyor ama okuyan belli değil. Sungur Ağabey, Zübeyir Ağabey var. Bu ses hâtiften, gayptan geliyor dedim, duygulandım, başladım ağlamaya. Koyuverdim sesimi. Ben Ayet-ül Kübra’yı çok seviyordum zaten. Mübarek Üstad’ım da karyolanın üzerinde oturuyordu. Başı öne doğru eğik dinliyordu. Önünde bir sehpa, sehpanın üzerinde de beyaz bir örtü var. Benim merakımı gidermek için Üstad örtüyü kaldırdı. Tabaka gibi, el gibi bir şey çıktı. Üstad’ımız elini kaldırdı, şöyle salladı “Bu ne biliyor musun?” dedi. “Bilmiyorum Üstad’ım” dedim. “Teyp derler buna” dedi ve  “Teyp ve radyo  imana Kur’an’a çok hizmet edecek” diye ilave etti. Ben duyardım da görmemiştim hiç. Köyüme varmadan bir teyp aldım. Dersanede kardeşlerle dinlerdik.

Ben Hz. Üstad’ın benim gibi bir çobana  bu şekilde teyp dinleterek keramet gösterdiğini o günlerde anlayamadım. Bunu  tam otuz beş sene sonra bir hadise ile fark edebildim. 1990’lı yıllarda özel radyolar açılmaya başlarken oğullarım Mefhar ile Halil birlikte bir karar almışlar ve Konya Ereğli’de İslami çizgide yayınlar yapmak üzere radyo açmak için hazırlık yapmışlar. Nasıl olsa babam izin verir düşüncesi ile de bütün alet ve teşkilatını hazır hale getirmişler. Sonra benden yayına başlamak için izin istediler. Ben de orada hassas davranamazsınız ve günaha girersiniz diye izin vermedim. Büyük oğlum Mefhar buna çok üzülmüş ve bu izni almak için ne yapabiliriz diye düşünmüş. Benim kıramayacağım ağabeylerini araya sokmak için istişareler yapmışlar.  Aslen Sivaslı olan ve o günlerde Ereğli Sanat Okulunda müdürlük yapan Hasan Selvi kardeşimizin aklına, Üstad’ımızın neden birçok ilim ve fikir erbabı dururken özellikle benim gibi köylü bir çobana teyp dinlettiği ve teyp ve radyonun  imana ve Kurana çok hizmet edeceği müjdesini verdiği hususu gelmiş. “Mefhar kardeşim git babana bunu böyle izah et, mutlaka izin verir” demiş. Sonra “Sevgili Babacığım,  Üstad’ımız yıllar önce bugünleri görerek senin evlatların bu hizmete talip olacak, buna sakın mani olma diye keramet göstermiş. Sen neden bize müsaade etmiyorsun?” diye söyle demiş.

Oğlum Mefhar bana gelerek sevinç ve ümitle bunu söylemesi üzerine ben de hemen izin verdim ve radyo açıldı. Daha sonra Televizyon da ilave edildi. Açıldığı günden itibaren sekiz on yıl her sabah ve günde birkaç defa canlı olarak Risale-i Nur dersleri, günde beş defa ezan-ı Muhammedi okundu. Orada ilmi ve İslami hizmetler yapıldı. Bütün cemaatlerin de sesi oldu bu yayın merkezi. 28 Şubat’ın kara günlerinde bile yayınına devam etti. Bizler merhum ve muazzez Üstad’ımızın gösterdiği bir kerameti yıllar sonra açık bir şekilde  tekrar anlamış olduk. Aziz Üstad’ımızın talebelerinden merhum Mustafa Sungur, merhum Bayram Yüksel, merhum Ali Uçar ağabeyler ve bendeniz bu fakir olmak üzere birçok ağabeyimiz ve kardeşimiz bu radyo ve televizyonda canlı olarak Risale-i Nur dersleri ve sohbetleri  yapmışlardır. Ve aziz Üstad’ımızın müjdesini tasdik ederek bu fakiri 35 sene sonra Üstad’ımızın kerametini fark ettirmekle tekrar uyandırmışlardır.

Zübeyir Ağabey Üstad’ın bileğinden tuttu ve duayı öyle yazabildi

Sene 1959. Son ziyaretimde yanımda tarikat ehli Halıcı Fehim Sürmeli vardı. Eskişehir Muttalip’ten Hacı Hilmi Efendinin talebesiydi, hem de Risale-i Nur okurdu. Benim de Eskişehir Muttalip’te üç tane yeğenim hafızlığa çalışıyordu. Onunla anlaştık. Önce Eskişehir’de onun şeyhini ziyaret edeceğiz, sonra yeğenlerimizi göreceğiz, oradan da Isparta’ya Üstad’a geleceğiz. Eskişehir’de bir gece yattık. Hacı Hilmi Efendi “Şimdi nereye gideceksiniz?” dedi. O şeyh hep böyle “L” şeklinde durur, insanlara bakmazdı. O talebesi, “Eğer müsaade ederseniz Bediüzzaman’ı ziyarete gideceğiz” deyince Ömer kardeş, elektrikli bir düğmeye basmış gibi birden ayağa kalktı “Sahibüzzaman! Selam söyleyin ona, dua etsin” dedi.

Isparta’ya geldik. Üstad’ımıza o şeyhin selamını söyledik. Üstad’ımız aynen şöyle kollarını çok geniş açarak kucaklama hareketi ile kollarını kapatıp “Ve aleykum selam! Mübarek evliyaullah’tan Allah razı olsun” dedi. Sanki yanındaymış da kucaklaşmış gibi yaptı.

Üstad’ıma Osmanlıca yazdığım Beşinci Şua’yı götürmüştüm. Zübeyir Ağabey, “Üstad’ım, bu kardeşimiz Beşinci Şua'yı yazıp getirmiş” dedi. Üstad’ımız yaslanmış olduğu yastıktan, bir delikanlı çevikliği ile doğrularak 'Getirin bakayım!' dedi.  Biraz karıştırdıktan sonra, Tâhirî ve Zübeyir Ağabeylere gösterip, “Tashih edilmiş mi?” diye sordu. “Tashih olmuş Üstadım” cevabını alınca, Zübeyir Ağabeye işaret ederek bir kalem getirmesini istedi. Yazdığım Beşinci Şua’nın son sahifesine benim için teberrüken bir dua yazıverdiler. Kalemi Üstad’ımız eline aldı, Üstad’ımızın bileğinden Zübeyir Ağabey tuttu ve duayı öyle yazdılar. Bu Beşinci Şua'nın fotokopilerini alarak kendim ve çocuklarım için muhafaza ediyoruz. Osmanlıca el yazması olan bu Beşinci Şua’nın orijinali, sergilenmek ve muhafaza edilmek üzere Hz Üstad’ımızın Isparta’da şu anda  müze olarak kullanılan evindedir.

Daha evvel ormanda asırlık ağaçları keyif için yakıyorduk

Üstad’ın vefatından sonra, 1962 senesi. Zübeyir Gündüzalp, Bayram Yüksel ve Sadullah Nutku ağabeyler köyüme kadar ziyarete geldiler. Bir gece köyümde kaldılar. Onlara koyun kestim, ikram ettim. Köyde hizmet aldı yürüdü ondan sonra.  Yüz elli hanelik köyde Risale-i Nur’un olmadığı ev yok gibiydi.

Dayım Hasan Yıldız köyün muhtarıydı, Halk Partiliydi. Köyün ahengini bozuyor diye dayım beni şikâyet etti. Bir gün Jandarma Başçavuşu geldi “Sen böyle böyle yapıyormuşsun, kitapları getir muamele yapacağım” dedi. Behçet Pınarbaşı diye bir kardeşin evini arama emri varmış, güya benim evimi arama emri yokmuş. Dedim “Başefendi arama emri varsa, evimi arayabilirsin. Ben yasak kitap okumuyorum. Arama emri yoksa ben niye size kitap vereyim, vermem” dedim. Sonra, bu kitapların müellifi idamla yargılanırken müdafaalarının birinde, 'Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse, hakikat-ı Kur'âniyeye feda olan bu baş zındıkaya teslim-i silâh etmeyecektir' dediğini söyledim. Başçavuş “Bu kendini kaptırmış, arama emriyle gelirim, karakola düşersen dünyaya geldiğine sana pişman ederim” dedi, gitti hışımla. Ben de hemen ertesi günü Konya’ya gittim. Mehmet Parlayan diye emekli komiser -sonradan yorgancı olan- bir kardeşimiz ve Halıcı Sabri ağabey vardı. Onlara anlattım durumu. “Bir gün yine gelir. Kitapları kaldır, bir-iki tanesi kalsın” dediler.

Cuma namazına camiye gidecektim, bir jip geldi evin önüne. Bir Başçavuş, bir Komiser, iki jandarma, iki polis vardı. O bir ay önce gelen hışımlı Başçavuş “İşte arama emri” dedi. Sonra ne derse beğenirsin? “Ben inanırım ki siz yalan söylemezsiniz. Evi aramayacağım, git getir kitapları ne varsa” dedi. Zaten ben hazırlığımı yapmıştım. Sözler ve Lem’alar’ı kucakladım, aldım geldim. Beni jip’e attılar, götürdüler Ereğli’ye.

Ereğli’de Hâkim karşısına çıktım. Hâkim “Oğlum niye yasak kitap okuyorsun?” dedi. “Hâkim Bey ben yasak kitap okumuyorum.” “Yasak kitap okumuyorsan burada ne arıyorsun sen şimdi?” dedi. “Memurlarınız beni aldı, geldi. Bu kitapları satan satıyor, matbaa basmış. Benim gibi dindar bir ailenin çocuğunun alıp okuması suçsa kabul ediyorum” dedim. “Oğlum suç. Mevlana’nın kitabını oku, İmam-ı Gazali’yi, İmam-ı Rabbani’yi okuyun, yasak bu kitaplar” dedi. “Hâkim Bey, ben onları okumadan evvel eşkıya idim” dedim. Alaylı bir şekilde “Yani bunları okudun da mı Müslüman oldun?” dedi.

Dedim: “Hâkim Bey! Bu kitapları okuyunca benim hayatımda yaptığı değişiklikleri size anlatayım. Sizin indinizde bir değeri varsa kitaplarımın iadesini, davanın beraatını; kıymeti yoksa eğer en ağır cezanı ver.” “Kısaca anlat” dedi.

“Biz göçeriz, koyuncuyuz. Bizim meralarımız orman. Sizin orman memurlarınız var. Sizin memurlarınızın önünde yarıçapı iki metre gelen asırlık ağaçları yazın yakardık biz. Bu ağacın lavları mı daha yüksek olacak, diğerinin mi diye yakar, kahkahalarla keyif içinde seyrederdik. Biraz sonra asırlık ağaçlar kül olur giderdi. Memurlarınız bize seslenemezdi. Niye? Babamın kahvesini, annemin ayranını içiyordu. Şimdi biz aynı yerlerde yine koyun otlatıyoruz. Bu kitapları okuduk. Bu kitaplardan öğrendik ki orman yağmuru çekiyormuş, yaşamamız için havadaki zararlı zehirli gazları tarak gibi tarıyormuş.  Ormanda yaşayan insanlar zinde oluyormuş. Bu ağaçlar yaş kaldığı müddetçe Allah’ı zikrediyormuş. Allah onları bizim yakmamız için değil, çocuğumun beşiği, soframın kaşığı olsun diye yaratmış. Şimdi aynı yerde koyun otlatıyoruz, sizin memurlarınız da yok. Kış gününde kuru dalları kırıyoruz, kaya taşının üzerinde kendi pilavımızı pişiriyoruz. Otun üzerinde de pişirmiyoruz; otu koyun yiyecek, büyüyecek süt alacağız. Eğer benim hayatımda yaptığı bu değişiklik size göre bir kıymet ifade ederse davanın beraatını, kitapların iadesini; yoksa en ağır cezanı ver” dedim. Hâkim “Anlıyorum evladım, Anlıyorum evladım” diyordu hep. Sonunda, “Anlıyorum evladım; kitapların Ankara İlahiyat Fakültesinde tespitine, mazlumun tahliyesine…” ilk celsede alındı bu karar. Ömer kardeşim ben ilkokul mezunuyum, ama o anda kendimi yalnız hissetmiyordum. Üstad’ımın orada hazır olduğunu biliyordum. Allah’ın, Resulullah’ın himayesini orada hissediyordum.

Aynı günün akşamı ben köyümdeydim. Köyümüz Ereğli’ye seksen kilometre. Köylü, Ali’yi jandarma götürdü, polis götürdü diye çalkalanırken, ben dönünce, bir şey yokmuş denmeye başlandı. Beni şikâyet eden dayımın kahvesini dayımın oğlu Şahin Yıldız ile beraber elinden aldık. Kahvesini dershane yaptık. Bir kış boyu dersanede bedava çay içirdik, ders yaptık. Dayımın oğlu Şahin Yıldız’ı da Allah benim yanıma yardımcı verdi. Dayım da hacca gitti geldi, namaza başladı. Diğer üç oğlu da namaza başladı. Hz Üstad’ımızın alnımdan öperek vermiş olduğu müjdeler tek tek tahakkuk etmeye başlamıştı. Bir müddet sonra babamın köyümüzün ortasındaki bir arsasına inşaata başladık ve köyümüzde mülk bir dershane nasip oldu. O ilk dershanemiz için Abdullah Yeğin Ağabeyimiz ta o zamanlar köyümüze geldiği vakit, Türkiye’nin ikinci köy dershanesi demişti. Şimdi köyümüzde bir eski, bir de yeni iki mülk dershanemiz var. Onların banyosu güneş enerjilidir. Profesör kardeşlerimiz gidip orada kalıyorlar. Cemaatimizde ilk defa yazlık okuma programları başladığı yıllarda önce babamın bahçesinde ve daha sonraları Konya Ereğli’de ağabeyim Hamza Tayyar’ın uhdesindeki bahçemizde bu Nurlu hizmet devam edip gelmiştir.

Cenab-ı Allah umum nur talebelerini, bizleri ve sizleri Peygamber Efendimizin (a.s.m) sünnetinde muvaffak edip şefaatine mazhar eylesin. Onun ve sevdiklerinin, hassaten aziz Üstad’ımızın yolundan ayırmasın, ahirette de bizleri onlara komşu eylesin. Âmin…

Muhterem Ömer Özcan kardeşim, Cenab-ı Allah siz ve sizin gibi ilim, kelam ve kalem erbabı kardeşlerimizin de sayılarını çoğaltarak rızası dairesinde muvaffak etsin. Âmin…

(bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-VI)

***

1932'de Konya'nın Ereğli kazasının Ayrancı nahiyesinde doğdu. Bediüzzaman'ı 1955-1959 yıllarında muhtelif defalar ziyaret etmişti.

 "Üstadı ilk ziyaretim"

"Üstad Bediüzzaman Hazretlerini ilk defa, 1955'in Şubat ayında ziyaret ettim. Hüsmen Duran terhis olduktan sonra, kışın en çetin şartlarına rağmen, köyüm Divaz'a geldi. Üç gün bizim köyde kaldık. Daha sonra Üstadı ziyaret için yola çıktık. Kayalar Ağabey, Konya'dan Halıcı Sabri Ağabeyin adresini vermişti. Halıcı Sabri Ağabeyi bulup meseleyi anlattık. Kendisi, 'Ben iki defa mahkemeye verildim. Hapiste yattım. Hükümet bu işin üzerinde duruyor.' dedi. Ve bizi MİT' den zannederek kabul etmedi.

"Oradan üzgün olarak ayrıldık. Yorgancı Mehmet Parlayan Ağabeyi bulduk. Üstad'ın nerede olduğunu, yanına nasıl gidebileceğimizi sorduk. Sabri Ağabeyin bizi kabul etmediğini ona anlatınca, 'O kardeşimizin evinin ve ticarethanesinin yakınında iki sivil polis, gelip gidenleri mütemadiyen takip ediyor.' diyerek bizi teselli etti.

"Biz, Konya'dan Hüsmen Duran'ın köyü olan Akşehir'in Görünmez Köyüne gelip üç gün de orada kaldık. Oradan Şarkikaraağaç'a müteveccihen yola çıktık. Hiçbir vasıta bulunmuyordu ki, binelim. Üç gün sabahtan akşama kadar yürüyor, akşam yol kenarında bir köye misafir oluyorduk. Bu şekilde Eğridir gölünün doğusuna yakın Bağlı Köyüne vardık. Orada, Terzi Hüseyin isimli bir kardeşe misafir olduk. O kardeş, bize Ali Çilingir'in adresini verdi. Sabahleyin bizi açık bir kamyona bindirerek Eğirdir'e uğurladı. O gece Kadir Gecesiydi. Geceyi Ali Çilingir Ağabeyin evinde ihya ettik. Sabahleyin Isparta'ya giden bir vasıtaya binerek, garajda indik.

 "Garajda şaşkın şaşkın 'Kime soralım? Ne yapalım?' diye düşünürken, orta boylu, başı bereli, dolgun sakallı bir ihtiyarın bize doğru geldiğini gördük. Selam verdi, 'Nerelisiniz? Kimsiniz? Nereye gidiyorsunuz?' diye sordu.

"Biz, Bediüzzaman'ı ziyarete geldiğimizi söyledik. Ve kendisinin  kim olduğunu sorduk. Gıyaben tanıdığımız, Sıddıklar cemaatinin reisi Süleyman Sıddık imiş. Hemen döndü, 'Beni takip edin' dedi. Boyacı Rüştü Çakın Ağabeyin işyerine götürdü. Oradan yanımıza verdikleri bir çocuk da bizi Üstad-ı muhteremin kaldığı eve götürdü. Kapıya Zübeyir Ağabey çıktı. İsmimizi, nereli olduğumuzu sordu. Her ikimiz de Konyalı olduğumuzu söyleyince, çok memnun ve mütehassis olduğunu beyan etti. 'Üstadımız ziyaretçi kabul etmiyor, ama yine de söyleyeyim' diyerek kapıyı kapattı.

 "Kardeşim şansınız varmış"

"Kısa bir zaman sonra 'Kardeşim, şansınız varmış, Üstad, 'Gelsinler' diyor' dedi.

"Kalbim, heyecandan duracak gibi çarpıyordu. Üstad'ın bulunduğu odanın kapısından ilk defa giriyordum. Henüz 22 yaşındaydım. İlk defa gördüğüm bu zat, her hâliyle bu asrın insanlarından farklıydı. Sanki Asr-ı Saadetten, 'Sen ilerde lâzım olacaksın' kaydıyla onu, bugünler için saklamışlardı. Öyle bir hâli vardı ki, izahta güçlük çekiyorum.

"Rüyada gibiydim. Üstad Hazretleri, isimlerimizi, babalarımızın ismini, nereli olduğumuzu, Risale-i Nur'ları okuyup okumadığımızı sordu. Üstad'ın sorularına Hüsmen Kardeşimiz cevap veriyordu. Üstadımız, 'Her sabah dualarımda sizleri de zikrediyorum. Sizi, babalarınızı, annenizi, talebeliğime kabul ediyorum' iltifatında bulundu.

 "Risale-i Nur'ları muhtaçlara ulaştırın"

"İman ve küfür mücadelesinin Hz. Âdem (a.s.) zamanında başlayıp kıyâmete kadar devam edeceğini, îman hizmetinde bulunma şerefinin, şereflerin en yücesi olduğunu, dünyayı tehdit eden dinsizliğe karşı Risale-i Nurların dinsizliğe karşı mutlak galibiyetinden bahsederek, Risale-i Nurları çok okuyup, çok tetkik edip, muhtaç olanlara ulaştırmanın bu zamanda en mühim bir vazife olduğunu bir saat kadar bize anlattı.

"Gitmek için müsaade istedik. Elini öptük. Üstad da alnımızdan öperek, bizi bağrına bastı. Ve başımızı iki eliyle sıvazladı.

"Üstad'ın huzurundan ayrıldık. Bin kalemle Nurların yazıldığı Sav Köyüne müteveccihen köy yolunu tuttuk. Köy yolunda giderken, arkamızdan bir motosikletli yaklaştı. Ve bize hitaben, 'Ancak birinizi götürebilirim' dedi. Hüsmen Kardeş 'Sen bin' ben de ona, 'Sen bin' derken, nihayet Hüsmen Kardeşi binmeye razı ettim. Ben ise yaya olarak bir saat sonra Sav Köyüne vardım. Köyde kalemleri kılıç olan 'Mübarekler heyetinden' Hafız Mehmed bizi teksir makinelerinin bulunduğu bir saadethaneye götürdü.

"İmanın tekniğe meydan okuduğuna yakinen şahit olduk. Bir dağ köyü olan mübarek Sav'da yapılan hizmeti ve bu hizmeti yapanları görünce imanımız ve azmimiz bir kat daha arttı. Sav'da bir gece misafir olduktan sonra, ertesi gün memleketimize döndük.

"Çobanlar bile çantalarında Risale-i Nurları taşıyordu"

"İlk işimiz, köyümüzde faaliyetine devam eden kahvehaneyi tahliye etmek oldu. Dayıma ait olan bu kahvehaneyi, oğluyla birlikte halılarla tefriş edip köyün genç kız ve erkeklerine matuf umumi bir Kur'ân okuma seferberliğine koyulduk.

"Şahıslar üzerinde çok büyük tesir bırakan Nur Risaleleri o kadar fütûhat yapıyordu ki, çobanlar çantalarında bu eserleri taşıyor ve bu ulvî hakikatlerden müstefit oluyorlardı. Mataralarında abdest suyu taşıyor, yanlarında hiç eksik etmedikleri muşamba seccadelerini karlar üzerine sererek feraiz-i İlâhiyeyi eda ediyorlardı.

 "Üstadı ikinci ziyaretim"

"Üstad Bediüzzaman Hazretlerini ikinci ziyaretim, 1957'nin sonbaharına rastlar. Kendi bahçemizden 'daldabir' diye isimlendirdiğimiz elmadan bir sepet doldurarak Isparta'ya müteveccihen hareket ettim. Yalnızdım. Üstad'ın ikamet ettiği eve vardım. Heyecandan elimdeki sepetin daha da ağırlaştığını hissetim. Farklı bir halet-i ruhiye içersinde zile bastım. Yine Zübeyir Ağabey çıktı. Sepeti elimde görünce, 'Kardeşim! Üstad katiyen hediye kabul etmiyor. Sen bunu getirmeseydin iyi olurdu' dedi. Parmağıyla, Üstad'ın kapısından tahminen 50 metre uzakta duran polisi gösterip, 'Geceli, gündüzlü mütemadiyen burayı bekliyor. Üstad ziyaretçi kabul etmiyor' dedikten sonra, içeri girip Üstada haber verdi. Üstad Hazretleri beni ikinci defa huzuruna kabul etti.

"Üstad'ın elini öptüm. O da alnımdan öperek iki eliyle başımı sıvazladı. Niçin geldiğimi sordu. Tekrar tekrar 'Risale-i Nurları okumak, benimle görüşmekten çok daha faydalıdır' diyerek, Nurlarla meşgul olmanın maddi ve mânevî faydalarından bahsetti. Bir saat kadar Üstad'ın yanında kaldım. Tahiri Ağabey, Zübeyir Ağabey, Bayram Ağabey ve daha birçok ağabeyler Üstad'ın yanındaydılar.

"Üstad'ın karyolasının başucunda kırmızı yazı ile yazılmış, Kur'ân hattıyla 'Dost istersen Allah yeter' levhası asılı duruyordu. Ayrıca, odasının iki duvarını boydan boya kaplayan bir metre eninde, Kur'ân hattıyla yazılmış Şecere-i Resulullahı gösteren çok yıpranmış, kâğıttan bir harita vardı.

 "Ayrılma zamanı gelince Üstadım bana, 'Esselamü Aleyküm' dedi. Bu meydanda Zübeyir Ağabey, 'Üstadım, bu kardeşimiz bir sepet elma getirmiş' deyince. Üstad'ın tavrı birdenbire değişerek 'Sen Risale-i Nurları okumuyor musun? Benim hediye kabul etmediğim Risale-i Nurlarda yazar' dedi ve hediyeyi kesinlikle kabul etmeyeceğini söyledi. O anda içimden, 'Üstadım, sen bu elmaların haram olduğunu düşünerek kabul etmiyorsun' diye geçirdim. Ve safiyâne, 'Üstadım, bu elmanın fidanlarını kendi tarlamıza, kendim diktim. Hizmetini bizzat kendim yaptım' dedim ve başladım ağlamaya.

"Üstad bu defa başını salladı ve elmayı bir şartla kabul edeceğini söyleyerek bir teklifte bulundu; Zübeyir Ağabeye işaret etti, 'Bu kardeşin gider, elmanın piyasada kaç kuruş olduğunu öğrenir, parasını alman şartıyla elmanı kabul ederler' dedi.

"Mecburen bu teklifi kabul ettim. Zübeyir Ağabey elmayı alarak çarşıya götürdü. Biraz sonra döndü. Üstada, elmanın kilosunun 10 kuruş olduğunu söyledi. 10 kilo elmanın 1 lira tuttuğu hesap edildi. Üstad Hazretleri, kesesinden 4 tane sarı 25 kuruşluk çıkardı ve elma parası olarak bana verdi. Gözlerim yaşlı olarak Üstad'ın ellerini öptüm. O da alnımdan öptü ve başımı sıvazlayarak müsaade etti.

 "Bizim de başımız feda olsun"

"Yıl 1957. Hayat iksiri olan bu eserleri hem okuyup hem de muhtaç olanlara ulaştırma azmi ve gayreti içindeydik. Hakikatı bilmeyen bazı safdil Müslümanlar bizi adli mercilere şikayet ettiler. İhbar dilekçesinde benim de ismim vardı. Nahiyeden gelen başçavuş ve birkaç jandarma iki kardeşin evini, savcılığın emri üzerine aradılar. Bizim evi de arayacaklarını söylediler. Kanunlara saygılı olduğumu söyledim. 'Şayet arama emriniz varsa, buyurun arayın' dedim. Kitapları okuduğumu itiraf ettim. Başçavuş, arama emri olmadığını, kitapları kendiliğimden getirip teslim etmemi, bu yolun yanlış olduğunu, sonunda pişman olacağımı ısrarla söylüyordu.

"Ben, bu kitapların müellifini idamla yargılanırken müdafaalarının birinde,

'Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse, hakikat-ı Kur'âniyeye feda olan bu baş zındıkaya teslim-i silâh etmeyecektir'

dediğini naklettim. Bu yolun yanlış olmadığını söyledim. 'Eğer yaptığımız hizmetin suç olduğu tesbit edilirse, bu kudsî dâvâya bizim de başımız feda olsun' dedim.

"Başçavuş bu sözüm üzerine hiddetle, 'Tamam! Sen kendini iyice kaptırmışsın. Fakat ben arama emri çıkartır, seninle hesaplaşırım' diyerek çekip gitti.

 "İki veya üç ay sonra bir Ccma günüydü. Evimiz, bir polis jeepiyle gelen komiser, başçavuş, jandarmalar ve polisler tarafından sarıldı. Başçavuş bana hitaben, 'İşte arama emri!' diyerek elindeki kâğıdı bana doğru uzattı. Ben de 'Buyurun' dedim. Külliyatın tamamı evimde olmasına  rağmen, arama olacağını bildiğim için, Sözler ve Lem'alar dışındaki eserleri kaldırmıştım. Başçavuş, sebebini  anlayamadığım ani  bir değişiklikle; 'Siz yalan söylemezsiniz. Bu hususta size itimat ediyorum. Ben aramayacağım. Evindeki kitapları kendin getir.' dedi. Ben de mezkur kitapları getirip teslim ettim. Kitaplarımla beraber Ereğli adliyesine götürüldüm.

"Mahkemede sorgu hakimi bana, 'Niçin bu kitapları okuyorsun? Okuyacak kitap mı bulamadın? İmam-ı Gazali'nin, İmam-ı Rabbani'nin, Mevlâna Celâleddin'in eserlerini okusana! Bunlar hükümet tarafından yasaklanmış, bunları okuma!' dedi.

 "Niçin Risale-i Nur okuyorsun?"

"Hakime hitaben, 'O kitapların hepsi kütüphanemde mevcut. Ama bu eserlerin yeri müstesnadır' deyince, Hakim yarı istihza, yarı hakikat şunları söyledi: 'Yani bunları okuyunca ne olmuşsun sanki!7

"Ben de cevaben, 'Bu kitapların hayatımda yaptığı yüzlerce değişlikten birini, müsaade edersiniz anlatayım' dedim. Ve şöyle devam ettim:

"Muhterem Hakim Bey, biz göçebeyiz. Yaylalarımız ormanlıktır. Bu ormanları devletin görevli memurları bekler. Böyle olduğu halde, hiçbir ihtiyacımız yokken yarıçapı iki yüz santimetreye varan ardıç ağaçlarını, 'Bu ağacın lavı mı daha fazla yükselecek, yoksa şu ağacın mı?' diye keyif için yakardık. Asırlık ağaçlar, birkaç dakika içinde kül olur giderdi. Bu eserlerden, 'ağaçların bizim menfaatimiz için dağlarda ihtiyat ambarı gibi her türlü istifademize âmade oluşunu, havadaki gaza-ı muzırrayı tasfiye edişini, yağmuru çekişini, yaş kaldığı müddetçe de Yaratanı zikredişini' ve daha nice faydalarını okuduktan sonra, aynı muhitte yine koyunlarımızı otlatmamıza rağmen, artık kuru dallarını seçerek, pilâvımızı otlar yanmasın diye Say taşlarının üzerinde pişiriyorduk. Böylece bir değişikliğin, memleket ve millet için fevkalâde bir kazanç olduğunu takdir buyurmazsanız, vereceğiniz en ağır cezayı kemâl-i vicdan-ı kalble kabul ediyorum. Yoksa kitaplarımın iadesini ve dâvâmin beraatini talep ediyorum.'

"Sözlerimi bitirince, Hakim Bey başını sallayarak 'Anlıyorum evlâdım, anlıyorum evlâdım' dedikten sonra, 'Maznunun beraatine, kitapların Ankara İlâhiyat Fakültesinden bir heyet tarafından tetkikine' karar verdi. Üç ay sonra kitaplarımın faydalı eserler olduğu, okunmasının devletin lâiklik prensibine aykırı olmadığı, Türkiye'de din ve vicdan hürriyeti bulunduğu gerekçesiyle iade edildi.

"Biz aynı azim ve şevkle hizmetimize devam ediyorduk.

"Üstadı üçüncü ziyaretim"

"Derken Üstadı görmek, ziyaret edip duasını almak iştiyakı içerisinde ağabeyimle beraber Emirdağ'a hareket ettik.

"Kurban Bayramı yakındı. Emirdağ'da kalabalık bir ziyaretçi topluluğu vardı. Bu yüzden Üstadla bizzat görüşmemiz mümkün olmadı. Ağabeyim, Üstadı görmediği için çok üzüldü. Zübeyir Ağabeye durumu anlattım. Zübeyir Ağabey bize 'Âcil bir işiniz yoksa gitmeyin. Üstadımız yarın cuma namazına çıkacak, ertesi gün de bayram namazına çıkacak' diyerek, bizi teselli etti.

"Üstad'ın cuma namazına çıkmasını bekledik. Bizim gibi birçok ziyaretçi vardı. Van'dan Diyarbakır'dan, Erzurum'dan gelmişlerdi. Üstad'ın camiye gideceği yol boyunca halk, iki saf olup sevgi ve saygılarını izhar ediyor, Üstada tâzimde bulunuyorlardı. Üstad ise, iki eliyle iki tarafı selâmlayarak, 'Hepinizi duama kabul ediyorum' iltifatında bulunuyordu.

"O gün Cuma namazını Emirdağ'ın Cami-i Kebirinde Üstad'la beraber kıldık. Üstad, namazı camiin selâmlığında Zübeyir Ağabeyin serdiği bir seccade üzerinde eda etti.

"Ertesi gün, bayram namazında yine Üstadla beraberdik. Bu defa Üstad, namazı ikinci katta müezzinlikte kıldı. Namazdan sonra halk, bilhassa çocuklar, Üstad'ın başına üşüşüp ellerinden öpüyor, cübbesinin eteklerine yapışıyorlardı. Üstad, onların başlarını şefkatle sıvazlıyor ve dualar ediyordu.

"Taze bir şevk ve yeni bir heyecanla köyümüze döndük.

 "İnönü: 'Beni Nurcular yıktı"

"Köyde gördüğüm bir rüyada Üstad, o acip kıyafetiyle, bir dağın eteğinde sahraya iniyordu. Arkasında Zübeyir Ağabey, onun arkasında da ben vardım. Sahrada tek bir karyola vardı. Üzerinde siyah bir örtü bulunan bir hasta yatıyordu. Üstad ona yaklaştı. Cebinden çıkardığı şişeden demir bir kaşığa yeşil bir mayi döktü. Bunu hastaya zorla içirdi. Hasta derhal şişmeye başladı. Üstad ise, birkaç adım geri çekildi. Hasta birazdan eski hâline geldi. Üstad tekrar yaklaştı. Ve bu hareketi üç defa tekrarladı. Üstad, yataktaki kişiye hiddetle bakıyordu.

"Bu rüyamı, Konya'da, merhum Dr. Sadullah Nutku Ağabeyime bilâhare anlattım. 1957 seçimleri yaklaşmıştı. İnönü'nin kesin bir mağlubiyetle, seçimleri kaybedeceğini söyledi. Nitekim İnönü, seçimlerden sonra, 'Beni Nurcular yıktı' diyordu. 

"Beddua edeceğimi mi bekliyordunuz?"

"Konya'da bazı tevkifler oluyordu. Dr. Sadullah Nutku Ağabey, Bekir Berk Ağabey ve birçok kimse sabah namazını Konya Kapı Camiinde kılıp birlikte ders yapıyorlardı. Ben de her on beş günde bir bu derslere iştirak ederdim. Konya Valisi Cemil Keleşoğlu, bir gün Dr. Sadullah Ağabeyi keyfi olarak evinden aldırıp, karakolda insanlık dışı muamelelerle bayıltıncaya kadar dövmüştü. Su dökülüp ayıldığında, o şefkat ve merhamet sembolü ağabeyimiz, 'Beddua edeceğimi mi bekliyordunuz, hayır' diyerek, ellerini Yaratana açıp 'Yarabbi! Bu kardeşlerimize hakikatleri öğret. Bunlar hakikatleri bilmiyorlar. Bunları affet' diyor. Kendisini bayıltıncaya kadar dövenlerin ıslâhı için dua ediyordu. Böylece Habib-i Zîşan Efendimizin, Taif'te maruz kaldığı hâdise karşısında yaptığı duaya bir misal teşkil ediyordu.

 "Üstadı dördüncü ziyaretim"

"O günlerde dokuz kardeşimiz tutuklanarak Konya Cezaevine götürüldü. Konya'nın eski garaj civarında bir dershane açmıştık. Yeni açılan dershanenin anahtarı Üstada takdim edilecekti. Anahtarı benimle, Üstada gönderdiler. Üstadımı, Isparta'da aynı evde ziyaret edip elini öptüm. Her defasında olduğu gibi, alnımdan öperek başımı sıvazladı.

"Üstad, Risale-i Nur'la meşgul olmanın ehemmiyetinden bahsetti. Nur'ların mutlak surette küfre karşı galip geleceğini, bütün dünya dillerine tercüme edileceğini, radyo ağzıyla ders verileceğini ve mekteplerde okutulacağını uzun uzun anlattı. Bir ara bana, 'Kaç tane kardeşimiz tevkif edildi?' diye sordu. 'Dokuz kişi Üstadım' dedim. Karyolasında yastığına dayanmış vaziyette oturan Üstad, birden doğrulup gör gürlercesine,

"Ne lüzum var dokuz kişiye? Bir kişi kalsın yeter!' dedikten sonra, 'Bir kişi sıkılır, iki kişi kalsın, diğerleri çıksın' dedi. Çok hiddetliydi. Hiçbir şey anlamamıştım. Üstad beni dövecek diye korktum.

"Biraz sonra sâkinleşti. Konya'da bulunan Said Gecegezen Ağabeye benimle bir emanet gönderdi. Anahtarı da dua ederek bana verdi. Tahirî, Zübeyir, Sungur ve Hüsnü Ağabeyler de Üstad'ın yanındaydılar. Ellerini öpüp, Konya'ya müteveccihen yola çıkarken,

"Kardeşlere selâm söyle. İkisi kalsın, yedisi çıksın' diye tenbih etti.

"Hazret-i Üstad hayatta iken, her yeni açılan dershanenin anahtarı kendisine götürüldü. Üstad da dua ederek geri gönderir ve dershane açılırdı.

 "Maznunların yedisi tahliye ediliyor"

"Konya'da mahpus kardeşlerle görüşme gününü bekledim. Üstad'ın selâmını tebliğ etmek için cezaevine gittim. Gardiyanlar ziyaretçilerin kimler olduğunu kaydediyorlardı. Nur talebelerini ziyaret edeceğimi söyledim. Diğer mahpusları ziyaret edenlere siyah mürekkeple işaretlenirken, Nur talebelerinin ziyaretçisi kırmızı mürekkeple  işaretleniyordu. Adresimi ve ismimi kaydettiler.

"İçeri girdim. Üstad'ın selâmını ağabeylere söyledim. Ve Üstad'ın 'Dokuz kişi çoktur. Bir kişi kalsın yeter. Bir kişi sıkılır, iki kişi kalsın, diğerleri çıksın' sözünü onlara nakledince, Dr. Sadullah Nutku Ağabey, 'Kardeşlerim, ilk mahkemede yedimiz tahliye olup ikimiz kalacağız' dedi. İşte ben, o anda Üstad'ın bu sözlerle neyi kasdettiğin anlamış oldum. Bir hafta sonra kardeşler mahkemeye çıkarıldı. Yedisi tahliye oldu. Sadullah Ağabeyle ismini hatırlayamadığım bir kardeş kaldı. Böylece ben, Üstadımın mânevî makamının derecesini bir kat daha anlamış oldum.

 "Üstadı son ziyaretim"

"Sene 1959. Üstadı Ankara'dan, Konya'dan, muhtelif vilayetlerden dâvet ediyorlardı. Mâlum çevreler müthiş telâşa kapılmışlardı.

"Bu meyanda Konya'daki kardeşleri ziyarete gittim. Oradan da Üstadımı görmek, müstecap dualarını istirham etmek ve Risale-i Nur'un hizmetteki muvaffakiyetini bizzat Üstaddan dinlemek arzusuyla yola çıktım. Mâlum çevreler, Konya'da kardeşlerimizi sık sık rahatsız ediyor, karakola çağırıyorlar ve hapsediyorlardı. Şâhit olduğum bir hadiseyi anlatmak istiyorum.

"Sadullah Ağabeyin ve birkaç kardeşin tutuklulukları devam ediyordu. Konya adliyesinde mahkemeleri görülüp cezaevine gönderilecekleri sırada, Vali Cemil Keleşoğlu'nun özel arabasını gören Sadullah Ağabey, 'İnşaallah araban başını yiyecek' diye beddua etti. Nitekim, 60 ihtilâlinde Cemil Keleşoğlu'nun başına gelenler, o günleri yaşayan herkesin mâlumudur.

 "Zamanın kutbudur Bediüzzaman!"

"Üstadı son ziyarete giderken yanımda Halıcı Fehmi Sürmeci Ağabey vardı. Eskişehir'in Muttalip köyünden hafız yetiştiren Hacı Hilmi Efendiyi ziyaret ettik. Bu zat, Fehmi Ağabeyin şeyhiydi. Birkaç  yeğenimiz orada hafızlığa çalışıyordu.

"Müsaade isteyip ayrılırken 'Şimdi siz nereye gidiyorsunuz?' diye sordu. Biz de, 'Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret edeceğiz' deyince, oturduğu yerden ayağa kalktı. Sanki Üstad yanındaymış gibi kollarını iki yana açarak boşlukta kucakladı. Ve 'Karedeşim, ' dedi, 'zamanın kutbudur Bediüzzaman. Selâmımı söyleyin. Bana da dua etsin' diyerek kitaplarını iyi okuyup gösterdiği yoldan kat'iyyen ayrılmamamızı tavsiye etti.

"Eskişehir'den ayrıldık. Üstad Bediüzzaman Hazretlerini Isparta'da aynı evde birlikte ziyaret ettik. Üstad çok rahatsızdı. Sesi boğuk çıkıyordu. Konuştuğunu Zübeyir Ağabeyin tercüman olması ile anlıyabiliyorduk.

"Hz. Üstada Kur'ân hattıyla yazdığım bir adet Beşinci Şua götürmüştüm. Zübeyir Ağabey, 'Üstadım. Bu kardeşimiz Beşinci Şua'yı yazıp getirmiş' dedi. Üstad, yaslanmış olduğu yastıktan, bir delikanlı çevikliği ile doğrularak 'Getirin bakayım!' dedi ve 'Beşinci Şua'yı biraz karıştırdıktan sonra, Tahiri ve Zübeyir Ağabeylere gösterip, 'Tashih edilmiş mi?' diye sordu. 'Tashih olmuş Üstadım' cevabını alınca, Zübeyir Ağabeye işaret ederek bir kalem getirmesini istedi. Sonuna benim için dua buyurdular. Kalemi Üstad eline aldı. Üstad'ın bileğinden Zübeyir Ağabey tuttu ve duayı öylelikle yazdılar. Bizzat Üstad'ın kendi el yazısının bulunduğu 'Beşinci Şua'yı hassasiyetle muhafaza ediyorum.

 "Teypten Âyetü'l-Kübra'yı dinledim"

"Üstad'ın huzurundaydım. Sungur Ağabey, Âyetü'l-Kübrâ bahsini okuyordu. Sesini duyuyordum. Kendisine baktığımda o da benim gibi dinliyordu. Bu defa Üstada baktım. O da başı öne eğik bir şekilde dinliyordu. Hayretler içindeydim. Hâtiften geliyor gibiydi. Kendimden geçer gibi oldum. Ağlamaya başladım. Birden ses kesildi. Risale-i Nur Külliyatı içersinde müstesna bir yeri olan Ayet'ül-Kübra risalesini Sungur Ağabey, teypten okuyormuş. Teybi, ilk defa orada gördüm.Teybin ve radyonun istikbalde Risale-i Nur hizmetinde bulunacağını bizzat Üstadımızın ağzından duydum.

"Üstadı dünya gözüyle son görüşüm bu oldu. Fakat o aziz Üstad, 'Birimiz şarkta, birimiz garbda, birimiz dünyada, birimiz âhirette de olsa, biz, yine beraberiz' buyurmuyor mu?

"Bu biçare kardeşiniz  itiraf ediyor ki, o âli Üstad'ın himaye ve himmetlerini en basit dünyevi meselelerimizi dahi müşahede ediyoruz.

"Sözlerime burada son veriyor, bütün Nur talebelerini o âli ve kadri yüce Üstad'ın hizmetinin zübde ve hülasası olan ihlâs-ı etemme muvaffak etmesini Cenab-ı Erhamürrahimden niyaz ediyorum."

 (bk. Necmeddin ŞAHİNER, Son Şahitler-IV)

Paylaş
Yükleniyor...