Block title
Block content

Allah insanı Rahman suretinde yaratmış, deniliyor. Emirdağ Lahikası'nda bu hadis için; Cenab-ı Hak hakkında suret muhal olmasından, suretten murad sirettir, deniliyor. O halde hadiste ne için siret kelimesi geçmiyor da suret kelimesi geçiyor?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Temsil ve hikayenin anlatımdaki en büyük misyon ve gayesi, soyut olan manayı somut hale getirmek, derin olan manayı yüzeye çıkarmak, dağınık hakikatleri bir noktada toplamak, uzaktaki bir manayı yakınlaştırmak içindir. Zira insanların büyük bir kısmının zihin ve idrak dünyası gayet somut, yüzeysel ve toplayıcılıktan uzaktır. Bu sebeple hatibin derin, soyut, uzak ve dağınık hakikatleri temsil ve hikaye yardımı ile yüzeysel, somut, toplanmış ve yakınlaştırılmış bir şekle getirmesi bir ihtiyaçtır.

İşte Kur’an’nın ve hadislerin çokça ve mebzul bir şekilde, temsil ve hikaye metoduna başvurması, bu sebepledir. Zira Kur’an ve hadislerin muhatap kitlesinin ekserisi avam ve basit anlayışlı insanlardan oluşuyor. Hâl böyle olunca, Kur’an ve hadisler avam kitlesini eğitmek ve öğretmek için, onların duygu ve fikir alemine temsil ve hikayeler ile tenezzül ediyor, onların fikir ve hissiyatlarını okşayan ve tahrik eden misaller getiriyor.

Nasıl maddi alemde uzaktaki bir cismi çıplak gözle göremediğimizde, yakınlaştırmak için dürbün kullanırız, soyut mana ve olguları bulabilmek için, üstüne somut simge ve semboller koyarız, derin ve ince şeyleri görebilmek için mikroskoba müracaat ederiz, dağınık ışıkları toplamak için mercek kullanırız. Aynı şekilde manalar ve maneviyat alemindeki ince, derin, uzak, dağınık ve soyut manaları anlamak ve görebilmek için maddi alemdeki mercek, mikroskop, dürbün, sembol gibi şeylere benzeyen bu temsil, hikaye, hayali seyahat gibi  anlatım metotlarını kullanmak gerekiyor. İşte Kur’an ve onun en  mühim talebesi olan Hazreti Peygamber Efendimiz (asm)'in hadislerinde temsil ve hikayeleri bolca ve kesretle kullanması, bu ince sırdan ileri geliyor.

Güneşin bir aynada, ya da şeffaf bir damlada timsali, yani zatının ve sıfatlarının bir cilvesi ve küçük bir nümunesi nasıl ki akseder, onda görünür; bir cihetle küçük bir güneşçik manası o ayna ve damlada yerleşir. O damla ve aynada görünen güneşin timsali, güneşin kendi zatı ve sıfatları hakkında bize ciddi bir malumat verebilir. Hatta, Güneşte fani olanlar, o ayna ve damlaya, güneşin kendisi nazarı ile bakabilirler. Ya da o ayna ve damladaki güneşin timsali, o denli güneşin zatına  kuvvetli işaret ediyor ki, adeta güneş gibi hususiyet kazanmış denilir.

Aynen öyle de, insan da bir ayna, bir damla gibi, Şems-i Ezeli'nin Zat-ı Akdesine, şuunatına, sıfatlarına, isimlerine öyle cami ve keskin bir ayinedir ki, bu cami ve keskinliğine kinaye olarak, Allah’ın  manevi şahsı, ya da bütün isimlerinin ve sıfatlarının müşahhas bir taayyünü insanda görünmüş gibi oluyor. İnsan mahiyetinde,  adeta Allah’ın manevi şahsiyeti tecelli etmiş ve görünmüştür. Allah’a ait bütün yüce  hal ve sıfatların, cüzi bir numunesi ve çok gölgelerden geçmiş zayıf  bir tecellisi, insanın mahiyetinde cem olmuştur. Ve bu cem olan sıfatların cemi somut bir şahsiyet ve hüviyet şeklinde insanın aleminde taayyün etmiştir. Yani bir şahıs gibi belirgin bir hal almıştır. Şahsı, şahıs yapan ilim, irade, kudret, hayat, sem, basar, kelam gibi sıfatların cüzi olarak insanın mahiyetinde  bulunması, teşahhusat-ı İlahi’ye tam bir mazhariyettir.

Evet kainatın umumunda dağınık ve azametli olarak tecelli eden İlahi sıfat ve isimler, insanın mahiyetinde, ehadiyet sırrı ile temerküz etmiştir, bir nevi toplanmıştır. Bu yüzden, insan mahiyetinin suretinde İlahi vasıflar ve isimler teşahhus ve taayyün etmiştir. Yani, adeta somutlaşarak belirgin bir hale gelmiştir.

Mesela, dünya haritasını anlamak için iki yol vardır. Biri, dünyayı ihata edecek bir nazar ile bakmaktır. Bu ise çok zordur. Ya da dünya haritasının küçük bir modelini, küçük bir sahifeye çizip, nazara sunmaktır. Bu yol, hem kolay, hem de makuldür.

Aynen bunun gibi, tabiri caiz ise, İlahi harita da iki tarzda tecelli etmiştir. Biri, kainatın umumunda çizilmiştir. Ama çok geniş ve azametli olduğundan, ihata ile okumak, herkese müyesser değildir. İkincisi ise, küçük bir sahife hükmünde olan insanın, manevi suretine, İlahi haritanın çizilmesi ki, bu da İlahi bir manevi  şahsiyeti temsil eder ve herkese Allah’ın ilahi şahsiyeti hakkında tam bir rehberlik yapar. İnsanın mahiyetinde  İlahi teşahhusat olmasa, yani, müşahhas bir belirme ve tebeyyün etmek olmasa idi, insan, huzuru ilahiyi kazanamaz gaflete düşerdi.

Nasıl ki, müşahhas olarak, bir polis bizim peşimize düşse, bizi takip etse, hatta nefesini ensemizde hissetsek, suç işleyemeyiz, güvenlik ve asayiş noktasından tam bir huzur kazanırız. Ama mücerret olarak kanun var, polis var, denilse; nefis bunları soyut kabul ettiği için, tesiri az ve zayıf oluyor, huzuru tam elde edemez.

Aynen bunun gibi, Allah’ın şahsını, zatını, kainatın umumunda görmem ve anlamam soyut gibi kalıyor. Tesiri az ve zayıf oluyor. Onun için Allah, zatını ve isimlerini adeta müşahhas bir zat gibi bize hissettiriyor, İlahi nefhasını, yani isimlerinin topyekun tecellisini ensemizde  belirgin yapıyor ki, tam huzuru kazanalım, gaflete düşmeyelim.

Bu tarz tecellinin derece ve mertebesi, kişinin iman ve tefekkür keskinliğine bakar. Yani iman ve tefekkür ne kadar derin ve tahkiki ise, bu tecelli de o nispette derin ve tahkiki bir şekilde tecelli ediyor. Bu tecellinin çekirdekten ağaca kadar hadsiz mertebeleri vardır. Avam bir Müminin derecesi ile Peygamber Efendimiz (asm)'in derecesi kıyasa gelmeyecek kadar farklıdır. Lakin avamda hiç yok demek değildir.

Özet olarak, suret tabiri bir temsil ve teşbih olup zahiri üzerine yorumlanamaz. Önemli olan bu teşbihteki mana ve maksattır. Siret tabiri çok mücerret kaldığı için, suret tabirinin  vazifesini tam ifade edemiyor.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...