Block title
Block content

Allah'ın Kitabında İki Harika Olay

 

Merhum Üstad'ın Allah'ın kitabından çıkarıp ortaya koyduğu feyiz dolu hakikatları görünce, sempozyum için belirlemek istediğim ve biraz daha açarak fikir adamlarına sunmayı arzu ettiğim konuların seçiminde zorlandığımı söylemeliyim.

Kur'ân'ın malı olan bu eşsiz hakikatlardan bazılarını seçip üzerinde çalışma yapmaya karar verdim.

Ben bu araştırmamda Üstad Nursî'nin ortaya koyduğu iki Kur'ânî hakikatın üzerinde önemle durulmasının gereğine inanmaktayım.

Merhum Bediüzzaman'ın bu hususta ortaya koyduğu düşüncelerini arapçaya tercüme edilmiş Nur Risalelerinden aynen aktaracağım. Ancak daha önce işaret ettiğim gibi, günümüz gerçeklerine ve değişik düşüncelerdeki araştırmacılara ışık tutacak bu ifadelerin daha iyi anlaşılması için, Nur Risalelerindeki değişik parçalardan yapacağım yeni bir metin çerçevesinde konuyu değerlendirmeye çalışacağım.

Birinci Hakikat: Bediüzzaman'ın ifadesiyle Kur'ân'ın, "yüce ilahî hakikatlar" arasında mevcut olan müvazeneyi korumasıdır. O bu konuda şöyle der: Kur'ân'ı Hakim'in ulviyetine en sadık bir delil ve hakkaniyetine en zahir bir burhan ve icazına en kuvvetli bir alâmet şudur ki: Kur'ân, Tevhidin bütün mertebelerini, bozmamış, muhafaza etmiştir. Bu hususiyet, insanların söz ve eserlerinde asla mevcut değildir. Bu özellik, ne en büyük mütefekkirlerin düşüncesinde, ne evli yanın ve ne de metafizik ile ilgilenen işrakiyyun hükemasının kitaplarında görülebilir. Bilakis onlardan en üst seviyeye çıkmış olanlar bile ya cehaletinden veya ilgi alanına girmediği için bu hikakat ağacının ancak bir veya iki dalının meyveleriyle meşgul olmuştur. Âdetâ bir iş bölümü çerçevesinde onlardan herbiri, bu hakikat ilminin farklı bir dalında uzman olmuştur.

Evet, mutlak hakikat, sınırlı olan fikirlerle şekilledirilemez. Onun bütün yönlerini görmek için, Kur'ân gibi külli ve kuşatıcı bir perspektif gerekir. Beşerî düşünceler, yalnız hakikatın bir - iki yönüyle meşgul olduğundan, âdetâ orada haps olur ve başka tarafları görmezlikten gelir. Ya ifrat veya tefrit ile hakikatın müvazenesini bozar ve mevcut dengeleri ihlâl eder. 2

Bediüzzaman bu konuyu şöyle bir misalle açıklamaya çalışır: Mesela; bir denizde hesapsız ve çişit çeşit cevherlerin dolu olduğu bir definenin bulunduğunu farzedelim. Gavvas dalgıçlar, o definede bulunan mücevheratı aramak için o denize çalışıyorlar. Gözleri kapalı olduğundan ancak el yordamıyla onları almaya çalışırlar. Bir dalgıcın eline uzunca bir elmas geçer. Ona göre bütün hazine uzun direk gibi elmastan ibarettir. Diğer arkadaşlarından duyduğu farklı cevherleri kendisinin bulduğu definenin bir teferruatı olduğuna hükmeder. Bir diğerinin eline yuvarlık bir yakut geçer. Başka birinin eline dörtgen şeklinde bir kehribar geçer. Bunlardan herbiri definenin aslı kendisinin bulduğu türden cevherleri ihtiva ettiğine, arkadaşlarının gördükleri ise bu definenin tamamlayıcısı durumundaki ikinci derecede değer ifade eden unsurlar olduğuna inanır. Böylelikle hakikatın müvazenesi bozulur, rengi değişir ve fasit tevillerle kendini kandırmaya çalışır.

İşte bunun gibi, birer hakikat denizi olan Kur'ân'ın âyetleri de, birer dalgıç gibi hakikatın denizine dalmış gerçekleri keşfediyor. Ancak âyetlerin gözü açık olduğundan definenin her tarafını çok net bir şekilde görebiliyor ve hakikat cevherlerini olduğu gibi yansıtıyorlar.3

Üstad'ın söylediği bu gerçeklerin doğruluğu, ilmi çevrelerde ortak bir kanı olarak ispatlanmıştır. Bu husus, bugün batı dünyasında, hatta Kur'ân'ın ışığından nasibini alamamış kimselerin de araştırmalarında ortaya koyduğu ve büyük bir hayranlıkla kabul ettiği ve biraz sonra değineceğim gibi kitaplarında ve değişik sohbetlerde itibar edip dile getirmekten kendilerini alamadıkları bir hakikattır.

Bir çok kimse, içinde bulunduğumuz kâinatın değişik, farklı hakikatları ihtiva ettiğini düşünmektedir. Bu tamamen yanlış bir vehimdir. Çünkü kâinat, bir tek hakikattan ibarettir. Diğer değişik ve çeşitli görüntüler ise söz konusu hakikatın dal-budağı hükmünde olup ona hizmet etmek için vardır.

Buna göre, astronomi, jeoloji, zooloji, tarih, psikoloji, felsefe ve ahlâk gibi ilimlerin hepsi de kâinatta mevcut olan bir tek hakikatın farklı yönlerini inceleyen ilim dallarıdır. Ancak, kâinattaki mevcut bir tek hakikatın çok geniş çok büyük ve çok yönlerden dallı budaklı olması, aralarında kültür seviyesi yüksek ve sahasında uzman olan kimselerin de bulunduğu bir çok insana, birbirinden bağım sız çeşit çeşit ilmî hakikatların bulunduğu vehmini vermiştir. Bu sebepledir ki, onlardan herbiri, sırf kendi dünyasında gördüğü hakikatle meşguldur.

İşte bu yapay farklılıktan dolayıdır ki, malumatlar değişik ve bir kısmı saptırıcıdır. Bununla beraber, bulunan hakikatler, onları bulanların kendisini bile doyurmaktan uzaktır. Onlar, derinlere daldıkları nispette şaşkınlıkları artmaktadır. Buldukları hakikatı olduğu gibi algılamaktan aciz olduklarından, derinleştikçe bir başka bilinmezle karşılaşmakta ve ızdıraplara düşmekten kurtulamamaktadırlar.

Şüphesiz, bir tek hakikattan ibaret olan şu kâinatın değişik şekillerde kendini gösteren farklı hakikatlarını birbirinden bağımsız olarak görmek, aynı konunun farklı yönlerini değişik bölümlerde işleyen bir kitabın yalnız bazı parçalının görmek gibidir. Söz konusu kitabın belli bazı bölümlerini okuyan bir kimsenin, o kitabın tamamını kavramaktan uzak olduğu gibi, değişik ilmî gerçekleri ihtiva eden kâinat kitabının farklı hakikatlarını, bağımsız birer bölüme olarak gören kimsenin de, sadece şifa verecek bir malumat elde etmekten aciz kalması kaçınılmazdır.

Bugün dünyanın, ünlü olarak kabul ettiği insanların en meşhur fikir, felsefe ve ilim erbabı sayılanların bile, şimdiye kadar ortaya koyduğu gerçeklerin kendi kendilerini bile tatmin etmekten uzak olması ve ömürlerinin son nefeslerini verirken, cehaletten gelen sıkıntılar içerisinde çırpınmaları, Bediüzzaman'ın ortaya koyduğu düşüncenin doğruluğunun en açık delilidir.

Örneğin, B.R.Şiko, hayatından bahsederken; kendisinin şimdiye kadar birçok gerçeği keşfettiğini, sevgi ve barış gibi konularda çeşitli hayallerini gerçekleştirdiğini, ancak aldatıcı duygular dışında, ilk hayalleri olan "marifet"ten başka bir şeyle kendini tatmin edemediğini itiraf etmektedir.4

Genel çekim kanunu ve izafiyet teorisinin sahibi,Einsteinde aynı problemden şikayetçidir. Kendisinden ölümün hakikatını soran Amerikan asıllı arkadaşı Corç Frik'e verdiği cevapta: "ölümün ne olduğunu bilmediğini" seyledikten sonra, "şimdiye kadar kâinat ile ilgil i olarak topladığım bilgilerin hepsi, çözülmesi güç birer bilmece olmaktan öteye gidemedi" 5 diyerek, yaşadığı hayal kırıklığını ortaya koyan ifadelere yer vermiştir.

Enghels, "Anti duhernik" adlı eserinde kâinatla ilgili olarak yaptığı uzun tahlillerinde şu görüşlere yer vermektedir: Kandaki al ve ak yuvarlarla ilgili bilgimiz ne kadar da kıttır. Öyleki, hücre ile ilgili ortaya çıkan yeni bir buluş, bizi biyoloji ile alâkalı olan önceki bilgilerimizi ve daha sonraki malumatlarımızı yeniden gözden geçirmeye zorlamaktadır. Daha önce kesin olarak kabul görmüş bilgilerimiz, bir anda bilmeceler sırasına kayıverir. Hakaik-i ebediye ile ilgili malumat ise bizim için çok daha yaralayıcı ve yıpratıcı olmaktadır. İnsanlık tarihi ile ilgili bilgilerimiz ise, biyoloji bilgilerimizden çok daha gerilerdedir. Öyle anlaşılıyor ki gelecek nesil, bizim şimdiki bilgilerimizden istifade etmekten çok, onları düzeltmek için uğraş verecektir.6

Kanaatıma göre, idealizm ve eksistansiyalizm gibi sapık felsefî doktrinlerin ortaya çıkış sebebi, sahiplerinin kâinata ait malumatlarının bölük pörçük olması ve dolayısıyla kapsamlı bir şekilde bir bütünlük gösterememesidir.

O haldekâinat çapındaherhangi bir konudaki bilginindoğruluğu, yalnız aklıtamin etmesi ve nefsinhoşunagitmesi ileölçülemez. İnsan, kâinatve hayatarasındavar olanilişkiyitespit edebilecekgeniş kapsamlıvebütünlüğü gözetenbir perspektife sahip olmayan bir bilginindoğruluğuna hükmedilemez.

Önemli olan bilginin derinliği değil, doğru ve kapsayıcı olmasıdır.

Bu söylediklerimize bir delil teşkil edecek olan şu ilmî kaideyi de vurgulamadan geçemeyeceğim: Değişik parçalardan meydana gelen bir kütlenin %20'si hakkında doğru olduğunu söylemek mümkün değildir. Bilâkis böyle bir araştırma, o kütlenin gerçekleri hususundaki doğru bilgi oranı %1 bile olmaz. Böyle bir bilgi, olsa olsa söz konusu kütle hakkında çelişkili, şüphelerle dolu, insanda tereddütler meydana getiren ve yanlış bazı tasavvurlara götüren bir özelliğe sahip olur.

Yine bir harita hakkında kapsamlı bir bilgiye sahip olmadan, sadece büyüteç altına aldığı bir parçadaki birkaç farklı renklerin özelliğini bilmekle, ilgili konular hakkında doğru bir tahlil yapmak mümkün müdür?

Aynen bunun gibi, kâinat hakkında kuşatıcı ve her tarafı gören bir göze sahip olmayan bir bakış açısının ortaya koyacağı bilgiler, her zaman eksik olmaya mahkûmdur.

Peki, şu kapsamlı bilgiye nasıl ulaşılabilir? Diğer bir ifadeyle, kâinatın tümünü gösteren bir haritayı okumamızı sağlayan, onun parçaları arasında var olan alâkayı olduğu gibi yansıtan bir gözlük var mıdır?

Bediüzzaman'ın ifade ettiği gibi, böyle bir haritayı doğru olarak çizen ve insanlara takdim eden tek kitap, Kur'ân'dır. Bu noktadan hareketle rahatlıkla anlıyoruz ki Kur'ân, şu kâinat sahibinin kitabıdır. Yoksa kâinat hakkında bu kapsamda doğru bilgi sahibi olmak kimin haddinedir?

Kur'ân'ı yakından tetkik edenler çok iyi bilirler ki, orada önce insanın yaratılışı, özellikleri, ona yakışan bir hayat tarzı söz konusu edilir. Daha sonra insanın içinde bulunduğu çevresinden, yeryüzü ve kâinatla olan alâkasından sözedilir? Böylelikle kâinatın temel direği ve bilginin asıl kaynığı olan insan hayat ve diğer varlıklar bir bütün halinde incelenmiştir.

Allah'ın i'câzlı kitabı olan Kur'ân'ı yakından inceleyen bir kimsenin gözünde, kâinat bir ağaç, parçaları ise birer yaprak ve meyve gibi çok açık bir ilişki içerisinde ortaya çıkmış olacaktır.

Kur'ân'ın şu geniş perspektifinden kâinata bakan herhangi bir kimse, kendi kabiliyeti nisbetinde doğru ve sahih bilgiler almaya muvaffak olur; artık kırık şişeler hükmündeki değersiz bazı bilgiler onu tatmin edip aldatmaz. Yarım yamalak bilgylerden gelen vesveseler, Kur'ân'ın ışığı altında yadınlanmış olan akıl ve kalbini sapıklığa sevkedemez. O artık herşeyin üzerinde bir mühür görmüştür. Hakkı hak, batılı ise batıl olarak okumaktadır.

Kur'ân'ın vermek isteği bilgi budur. "Allah'ın kullarından O'na karşı gereği gibi saygılı olanlar ancak âlim olanlardır" âyeti, bu gibi bilginler hakkındadır. Yarım yamalak; bölük, pörçük bilgiler ile kendilerini dev aynasında görenlerin durumu "Onlar dünyanın sadece dışa yansıyan hayatından haberdardır" âyetin ifadesinde çok çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilmektedir.

Bediüzzaman'ın ifadesiyle - Kur'ân'ın fen ve felsefeye karşı hâkimiyetini gösteren yukarıdaki bilgilerden sonra, şöyle bir soru sormak yerinde olacaktır. Şimdiye kadar Kur'ân'ın vermek istediği bilgi budur. "Allah'ın kullarından O'na karşı gereği gibi saygılı olanlar ancak âlim olanlardır" âyeti, bu gibi bilginler hakkındadır. Yarım yamalak; bölük, pörçük bilgiler ile kendilerini dev aynasında görenlerin durum." Onlar dünyanın sadece dışa yansıyan hayatından haberdardır." âyetin ifadesinde çok çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilmektedir.

Bediüzzaman'ın ifadesiyle Kur'ân'ın fen ve felsefeye karış hâkimiyetini gösteren yukarıdaki bilgilerden sonra, şöyle bir soru sormak yerinde olacaktır. Şimdiye kadar Kur'ân'ın terbiyesiyle yetişmiş hangi insan var ki, Einstain gibilerin ölüm vaktinde düştüğü duruma düşmüş ve kâinat ile ilgili bilgilerini bir bilmece olarak değerlendirmiş olsun? Ya da Kur'ân'ın perspektifi ile kâinatın haritasını inceleyen hangi insan var ki materyalist fen ve felsefecilerin düştüğü şaşkınlığa ve fikrî karanlığa düşmüş olsun?

İster tarihe, isterse günümüze bakılsın, Kur'ân'ın hayatının ölçüsü olarak kabul eden hiçbir kimsenin ilmiyle bir şaşkınlığa düştüğü gösterilemez. Bunun aksi ise daima geçerlidir. Yanlışa düşen, Kur'ânî bilgilerinden dolayı değil, gereği gibi bilgi edinemediğinden düşmüştür.

İkinci Hakikat: Bediüzzaman'ın ifadesiyle Kur'ân'ın şebabetidir. Her asırda taze nazil oluyor gibi tazeliğini, gençliğini muhafaza ediyor. Evet, Kur'ân, bir hutbe-i ezeliyye olarak umum asırlardaki umum tabaka-i beşeriyyeye birden hitabettiği için, öyle daimî bir şebabeti bulunmak lazım gelir. Hem de öyle görülmüş ve görünüyor. Hatta fikirleri farklı ve kabiliyetleri değişik olan asırların herbirisine ayrı ayrı sanki o asra mahsus gibi bakar, baktırır ve ders verir.

İnsanların eserleri ve kanunları, insan gibi yaşlanıyor, değişiyor ve zamanlara göre farklılık arzediyor. Oysa Kur'ân'ın hükümleri ve kanunları, o kadar sabit ve köklüdür ki, asırlar geçtikçe daha ziyade kuvvetini gösteriyor.

Evet, en ziyade kendine güvenen ve Kur'ân'ın sözlerine karşı kulağını kapayan şu asr-ı hazır ve şu asrın ehl-i kitap insanları, Kur'ân'ın "Ey ehl-i Katab! Ey ehl-i katab!" şeklindeki irşad dolu hitabına o kadar muhtaçtır ki güya o hitap doğrudan doğruya şu asra müteveccihtir ve "ehl-i kitab" deyimi, "ehl-i mektep" mânâsını de içine almaktadır. Bütün şiddetiyle, bütün tazeliğiyle "ey ehl-i kitap, bizimle sizin için aynı/eşit olan söze gelin!" sayhasını, dünyanın her tarafına savuruyor.7

Merhum Üstad burada Kur'ân'ın her asırda taze inmiş gibi gösterdiği şebabet ve gençliği için bir çok misaller zikretmiştir.

Ben diyorum ki: Bu özellik, Allah'ın kitabından başka hiçbir şey için söz konusu olmadığı gibi, Kur'ân'ın en çarpıcı bir özelliğidir. Şu var ki, bu özelliğin ortaya çıkması için asırların geçmesi gerekiyordu. Birbirini takip eden asırların ve nesillerin rahminde olgunlaşan bu özellik geçmiş asırda bilinmesi mümkün değildi. Çünkü bunun ortaya çıkması zamana bağlıdır. Onların gelecek zamanlarda ortaya çıkacak olan bilgilerin ve değişik sosyal, kültürel durumların nasıl olacağını bilmedikleri için Kur'ân'ın bu özelliğini keşfetmeleri söz konusu olamazdı.

Bediüzzaman'a göre, on dört asır önce gelmiş olmasına rağmen Kur'ân, ihtiva ettiği hakikatların eşsiz olması ve her asırdaki insanların ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir geniş kapsama sahip olması ile şebabetini ve gençliğini ispat etmiştir.

Bununla beraber, Kur'ân'ın muhatapları arasında, âlimin yanında cahillerin, tahsilli ve kültürlü kimselerin yanında âmi kimselerin, ufku geniş ihtisas sahibi kimselerin yanında, ufku dar kimselerin bulunması ve hepsinin de kendi kabiliyetleri nisbetinde ondan dersini alması gerçekten hayret verici ve Kur'ân'a mahsus bir durumdur. Kur'ân, kullandığı ifadelerde çok basit alelâde insanların, basit malumatları çerçevesinde, gözleriyle gördükleri hakikatlara tatbik edebildikleri birtakım kelimel ere yer verdiği gibi, ancak zamanla ortaya çıkan ilmi gerçekleri gösteren bazı işaretleri, işin ehli olan kimseler için koymayı da ihmal etmemiştir.

Kur'ân, birden fazla olan hakikatlara işaret etmek üzere kullandığı ifadelerinde bir çelişkinin söz konusu olmaması ayrı bir harikalıktır.

Örneğin "Yeri biz döşedik; ne güzel düşeyiciyiz biz." ayetini inceleyin. Bir bedevî insan, şüphesiz bu âyetin açık lafızları itibariyle ortaya koyduğu gerçekler penceresinden yerküresine bakar. Ona göre, yeryüzü gerçekten bir döşek gibi öyle serilmiş ki, rahatlıkla üstünde dolaşılabilmekte ve yerin döşek gibi serildiği ve gerekli donanımla döşendiği, gözle görülmektedir.

Halbuki işin ehli bir mutahassıs âlim bu ifadeden anlıyor ki: Yeryüzü bir küre şeklinde döşenmiştir. Elips şeklinde yuvarlak ve sürekli olarak, 23 küsür derece eğik olduğu için, doğu-batı, kuzey-güney; hangi tarafa gidilirse gidilsin, yeryüzünün bittiği bir noktaya varılamaz. Demek yeryüzü, üstünde (sathında) yuvarlak daireler oluşacak şekilde bir eğim içerisinde uzatılarak döşenmiştir...Kur'ân bu gerçeği dile getirdiği zaman, hiçbir insan ondan haberdar değildi. "Yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?" âyetinde kullanılan "satıh" (yayılma) kelimesi bu gerçeğe işaret etmektedir.

İşte bütün bunlar Bediüzzaman'ın tabiriyle Kur'ân'ın şebabetini ve her asırda yeni nazil olmuş gibi gençliğini ve tazeliğini göstermektedir.

"Deh" kelimesi Arapçada büyümek, geniş olmak ve yuvarlak olmak anlamına gelir. Kur'ân'da "ondan sonra yeri dahvetti /yaydı" buyurulmaktadır. Yerküresinin şeklinden habersiz bir bedevî Arap, bu ifadeden yerin gözle görüldüğü şeklinde bir sergi gibi döşendiğini anlar. Bu anlayış doğrudur ve Arapça dil kurallarına muvafıktır. Ancak, bir astronomi bilgini bu ifadeden daha farklı şeyler anlar. Birinci mananın yanında o, bu ifadeden yerin yuvarlak olarak döşendiğini de anlar. Şimdi düşünün ki, tek bir kelime, biriçok yüzeysel, diğeri çokderin ilmi olmak üzere iki manayı ihtiva etmekte ve on dört asır önceki bedevî bir Araba da, on dört asır sonra gelen ve alanında uzman olan insana da hitap etmektedir.

Bu konuda birkaç misal daha vermekte fayda vardır.

Kur'ân'ı Kerim, güneşi hep "ışıklı", ayı ise "nurlu" olarak nitelenmektedir:

"Güneşi ışıklı, ayı nurlu kılan O'dur." (Yunus, 10/5),

"Gökte burçlar kılan, orada parlak bir lamba ve aydınlatıcı bir ay yaratan Allah yücedir." (Furkan, 25/61),

"Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle ahenktar olarak nasıl yaratmış? Onların içinde ayı bir nur kılmış, güneşi de bir çıra yapmıştır." (Nuh, 71/15-16)

Bu âyetlerden farklı kesimler farklı mânâlar anlamış ve o mânâların hepsi de doğrudan. Meselâ: Alelâde bir insan bu son âyetten, güneş ve ayın her ikisinin de yeryüzüne ışık gönderdiğini anlar. Bir Arap ayın her ikisinin de yeryüzüne ışık gönderdiğini anlar. Bir Arap filoluğu ise, âyette geçen "Sirac" kelimesinin şaratiyle güneşte ışık ile birlikte ısındırma özelliğinin de var olduğunu anlar. Bir astronomi bilgini ise, bu tâbirlerden güneşin ışığın bizzat kaynağı ayın ise, ışığını dışarıdan almakta olduğunu anlar. Çünkü Arapçada ışığın kaynağı olan şeyler için "muzi" (ışıklı) tabiri, ışığını dışarıdan alanlar için de "münir"(nurlu) tabirini kullanırken, İşte Kur'ân-ı Hâkim'ın Kur'ân'da ay için "nur-münir", güneş için "ziya-siraç" tabiri kullanması bu ince farkı belirtmek içindir. Bunu gören kimse, elbette Kur'ân'nın, her zamandaki şebabetini ve her asırda yeni nazil olmuş gibi tazeliğini nasıl koruduğunu anlamakta gecikmeyecektir.

Bu ifadelerden sakın bizim de Kur'ân'ın ifadelerini rastgele ilmî nazariyelere uydurmaya çalışan kimselerden olduğumuz anlaşılmasın. Biz, Kur'ân'ı çağın ilmî nazariyelerini desteklemek için bir ayna gibi kullanan ve kesin olarak kanıtlanmamış zayıf teorileri boyun eğdirmek suretiyle, âyetlerle istediği şekilde oynayanlardan değiliz.

Bizim söylediklerimiz, yeni ilmî buluşlar ortaya çıkmadan önce de bilinen, tefsir iliminin kaidelerine uygun ve Kur'ân'ın indiği asırdan beri değişmeyen lügavî delaletlerden ibarettir.

Kur'ân, daha indiği ilk günlerinde:

"Biz, yeryüzünü dirilere ve ölülere toplanma yeri yapmadık mı?" (Mürselât, 77/25-26)

buyurmuştur. Âyette geçen "keft/kifat" kelimesi, cazibe anlamındadır. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Biz yeryüzünü size bir cazibe merkezi kılmadık mı? Siz hayatta olduğunuz sürece onun üzerinde dolaşıyorsunuz; öldüğünüzde ise altında defnediliyorsunuz." Müfessirler, Batılıların yer çekimi kanununu keşfetmeden önce kelimenin bu sözlük anlamından dolayı zorunlu olarak âyete bu manayı vermişlerdir. Öyle ki, Yunus b.kara, âyette yer alan "kitaf" kelimesinin bu sözlük mânâsını gözönünde bulundurarak, batılılardan çok önce yer çekiminin varlığından sözetmiştir.

Biz, burada, insanların Kur'ân'ın nasıl ilmî teorilere doğru çektiklerini değil, Kur'ân'ın insanları kevnî ve ilmî hakikatlara nasıl ulaştırdığından bahsediyoruz. Bu ikisi arasında büyük bir fark vardır.

Sözün Özü: Biz Kur'ân'ın her asırda değişik insanlara ve onların farklı seviyelerini gözönünde bulundurarak hitap ettiğini söyleyen Bediüzzaman (r.a.) ile aynı fikirdeyiz. Kur'ân cahil bir kimseye gücünün üstünde bir anlayış yüklemediği gibi, işin ehli olan kimseler için de seviyelerine uygun ilmî hakikatları gösteren işaretlerden mahrum bırakmamıştır. Kur'ân, bütün bunları indiği günden itibaren Arapçada mevcut olan kelimelerin sözlük anlamlarından anlaşılabilen delaletler çerçevesinde ortaya koymaktadır.

Kur'ân'ın ortaya koyduğu prensiplerin hiç eskimeden her asırda gençliğini koruması hususuna gelince, merhum Üstad Bediüzzaman bu konuda oldukça önemli misaller vermiş ve çok ehemmiyetli bir hakikata dikkatlerimizi çekmek istemiştir. O hakikat da şudur: İnsanlar, zamanla ilim ve teknikte ileri gidebilir. Çünkü ilmî gelişmeler, tedrici olarak önceki ilim ve tecrübelerden yararlanarak ortaya çıkar. İlim ve kültürün gelişmesini sağlayan akıl ve fikirdir. İnsanın kendisini korumak için organlarını kullanması ne ise, eski bilgileri yeni bilgilere eklemek için akıl ve fikrini kullanılması da budur. Yani insanlık, bir seyr-i tabii içerisinde ilmî ve teknik bilgilerini geliştirmek zorundadır.

Halbuki ahlakî ve insanî değerler, tekniğin ve ilmin gelişmesine paralel olarak gelişme göstermemektedir. Bilâkis bu tür gelişmeler, çoğu zaman insanların azgınlık ve şımarıklık göstermesine yol açmaktadır. "Şüphesiz insan, kendini müstağni, her yönden ihtiyaçsız hissettiği zaman azgınlaşır." âyeti bu gerçeğe işaret etmektedir.

İşte Kur'ân'ın değer ölçüleri burada devreye giriyor ve insanları zulüm ve şımarıklığı bırakıp hak ve adalet ölçüsüne göre hareket etmeye çağırıyor. Bu hak ölçüsü her zaman tazeliğini koruduğu için Kur'ân da bu değer ölçüleri ile her zaman gençliğini korumaya devam edecektir. İnsanlığın her zaman hak dine olan ihtiyacı da buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü insanoğlu, zulüm ve despotluk gibi bir gericiliğe sapmaması için sürekli olarak Kur'ân'ın hak ve hakikat olan tavsiyelerine kulak vermeye mecburdur. İnsanlık camiası, ancak bu şekilde terakki etmenin iki yolunu birden bulmuş olacaktır. Biri, ilmî, maddî teknolojik sahadaki ilerleme, diğeri ise manevî, ahlakî ve insanî değerlerin hâkim olduğu bir topluma kavuşmakla elde edilen ilerleme.

İyi işlerin ve güzelliklerin ancak kendisinin lütfu ile tamamlanan Allah'a hamdu senalar olsun!

** Prof. Dr. Muhammad Sa'id Ramadan al-Buti, Cizre'de doğdu. Dört yaşında iken babası ile birlikte Suriye'ye yerleşti. Orta öğrenimini et-Tecihul-İslâmi" külliyesinde tamamladı. Ezher üniversitesi Şeriat Fakültesini 1955'te, Ezher Üniversitesi Arap dili ve Edebiyatı fakültesinde Yüksek Lisansını 1958'de tamamlayan el-Buti, aynı Üniversitenin "usul'uş-şeriatil-İslâmiyye" fakültesinde doktorasını 1965'te tamamladı. Aynı senede Şam'daki Şeriat fakültesinde önce dekan yardımcılığı sonra dekanlık görevini yürüten el-Buti, halen aynı fakültede dinler tarihi bölüm başkanı olarak çalışmaktadır. Değişik uluslararası sempozyum ve konferanslara katılan yazarın, Fıkıh, akaid, felsefe ve edebiyat sahasında yazdığı kırk civarındaki eserleri, Türkçe, İngilizce ve Fransızca'ya tercüme edilmiş bulunmaktadır.

Dipnotlar:

2 bk. Nursî, Sözler (trc, İhsan kasım es-Salihi), 512-513.

3 bk. Nursî, a.g.y.

4 bk. B, Rusul, Siretuz-zatiyye (Hayat hikayesi), 6-7.

5 bk. Mecelletu'l-ulum el-Lubnaniyye, sayı: 3.

6 bk. Engelsh, Anti Dorink (?), 150.

7 bk. Nursî, Sözler (trc. İhsan kasım es-Salihi), 471w.

Yazar: Prof.Dr.Muhammad Sa'id Ramadan al-Buti | Okunma Sayısı: 4166 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
Yükleniyor...