Block title
Block content

"Altıncı Sualinizin Meâli: كُلُّ شَىْءٍ هاَلِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ Bu âyetin âhirete, cennete, cehenneme ve ehillerine şümulü var mı, yok mu?" Bu kısmı izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Altıncı Sualinizin Meâli: كُلُّ شَىْءٍ هاَلِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ   ["Her şey helâk olup gidicidir-Ona bakan yüzü müstesnâ." (Kasas, 28/88)]. Bu âyetin âhirete, Cennete, Cehenneme ve ehillerine şümulü var mı, yok mu?"

"Elcevap: Şu mesele, pek çok ehl-i tahkik ve ehl-i keşif ve ehl-i velâyetin medar-ı bahsi olmuş. Şu meselede söz onlarındır. Hem de şu âyetin çok genişliği ve çok merâtibi var."

"Ehl-i tahkikin bir kısm-ı ekseri demişler ki: 'Âlem-i bekaya şümulü yok.' Diğer kısmı ise: Âni olarak onlar da az bir zamanda bir nevi helâkete mazhar olurlar. O kadar az bir zamanda oluyor ki, fenâya gidip gelmiş hissetmeyecekler."(1)

Bazı alimler ayette ifade edilen yok olma manasının, cennet ve cehennemi içine alan beka aleminde olmayacağını söylüyorlar. Yani manay-ı muhalifi ile helak olma sadece maddi alemde tecelli edecek diyorlar.

Bazı alimler ise; yok olma fiilinin maddi alemle beraber cennet ve cehennemi içine alan beka aleminde de olacağını lakin; o kadar hızlı olacak ki, kimse yok olduğunun farkında olmayacağını ifade ediyorlar.

"Amma, bazı müfrit fikirli ehl-i keşfin hükmettikleri fenâ-yı mutlak ise, hakikat değildir. Çünkü, Zât-ı Akdes-i İlâhî madem sermedî ve daimîdir; elbette sıfâtı ve esmâsı dahi sermedî ve daimîdirler. Madem sıfâtı ve esmâsı daimî ve sermedîdirler; elbette onların aynaları ve cilveleri ve nakışları ve mazharları olan âlem-i bekadaki bâkiyat ve ehl-i beka, fenâ-yı mutlaka, bizzarure, gidemez."

Bazı aşırı giden tasavvuf ehli zatların iddia ettiği gibi, mevcudat ve mahlukat mutlak anlamda hiçliğe ve yokluğa gitmiyorlar. Zira Allah’ın isim ve sıfatlarına aynedarlık yapan mevcudatın yokluğa gitmesine, ebedi olan isim ve sıfatları müsaade etmez. Bu sebepten dolayı varlığın yokluğa gidip tekrar geri gelmemesi düşünülemez.

"Kur'ân-ı Hakîmin feyzinden şimdilik iki nokta hatıra gelmiş; icmâlen yazacağız."

"Birincisi: Cenâb-ı Hak öyle bir Kadîr-i Mutlaktır ki, adem ve vücut, kudretine ve iradesine nisbeten iki menzil gibi, gayet kolay bir surette oraya gönderir ve getirir. İsterse bir günde, isterse bir anda oradan çevirir."

Üstad burada, Allah’ın sonsuz kudretine atıfta bulunarak, varlığın hiç kimse hissetmeden bir anda yok ile var arasında gidip geleceğine işaret ediyor. Bu da Allah’ın azamet ve kibriyası açısından mükemmel ve muazzam bir olaydır.

"Hem adem-i mutlak zaten yoktur. Çünkü bir ilm-i muhît var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Daire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i haricîdir ve vücud-u ilmîye perde olmuş bir ünvandır. Hattâ, bu mevcudat-ı ilmiyeye, bazı ehl-i tahkik 'a'yân-ı sâbite' tabir etmişler. Öyleyse, fenâya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mânevîye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fâni olanlar, vücud-u haricîyi bırakıp, mahiyetleri bir vücud-u mânevî giyer, daire-i kudretten çıkıp daire-i ilme girer."

Mutlak anlamda yokluk diye bir şey yoktur. İki zıddın beraber bulunması aklen caiz değildir. Allah’ın mutlak varlığı; mutlak yokluk manasını ve kavramını zaten imkansız kılıyor. Zira mutlak varlık, yokluk manasını kabul etmez. Allah’ın sonsuz ilmi bütün varlıkları kuşattığı için, faraza bir eşya cismani vücut noktasından yok olsa bile, Allah’ın ilmindeki varlığı noktasından yine vardır. Yani her şeyin aslı ve özü vücud-u ilmide vardır. İlmi kelam alimleri, eşyanın bu varlık mertebesine ayan-ı sabit demişler yani; eşyanın Allah’ın ilmindeki tasarım ve proje halidir. Eşyanın kudret dairesinde olan harici vücutları gider, yerine ilim dairesindeki manevi vücutları kalır. Aslında kudret ve ilim sıfatları arasındaki ani bir gidiş geliş serüvenidir, eşyanın helak olması.

"İkincisi: Çok Sözlerde izah ettiğimiz gibi, herşey, mânâ-yı ismiyle ve kendine bakan vecihte hiçtir; kendi zâtında müstakil ve bizatihî sabit bir vücudu yok. Ve yalnız kendi başıyla kaim bir hakikati yok. Fakat Cenâb-ı Hakka bakan vecihte ise, yani mânâ-yı harfiyle olsa, hiç değil. Çünkü onda cilvesi görünen esmâ-i bâkiye var. Mâdum değil; çünkü sermedî bir vücudun gölgesini taşıyor. Hakikati vardır, sabittir, hem yüksektir. Çünkü mazhar olduğu bâki bir ismin sabit bir nevi gölgesidir."

"Hem كُلُّ شَىْءٍ هاَلِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ insanın elini mâsivâdan kesmek için bir kılıçtır ki, o da, Cenâb-ı Hakkın hesabına olmayan fâni dünyada, fâni şeylere karşı alâkalarını kesmek için, hükmü, dünyadaki fâniyâta bakar."

Üstad'ın buradaki yorumu, hem kalbin bir marazına şifadır, hem de ayete daha önce görülmemiş bir yorumdur. Eşyanın manay-ismi ve harfi olmak üzerek iki yüzü vardır. Manay-ı harfi; eşyanın Allah’ın isim ve sıfatlarına ayna olması ve o isimleri talim ettirmesidir ki, bu yüzü asla hiçlik ve yokluğa mahkum olamazlar. Zira isimler ebedi olmasından, onların aynası olan eşya da onunla birlikte ebediyete mazhardır.

Eşyanın diğer yüzü olan manay-ı ismi ise; Allah’ın isim ve sıfatlarına değil, kendi zatına ve nefse bakan yüzüdür. Ya da dinsiz ve kafirin hevayi kurgusudur. Bu noktada kendi başına bir varlığa sahip olmadığı için, hiçliğe ve yokluğa mahkumdur. İşte ayette yokluğa mahkum olacak eşyanın, şu asılsız ve temelsiz vahi yüzüdür. İşte ayetin kılıncı ile başı kesilen eşyanın bu yüzüdür.

"Demek, Allah hesabına olsa, mânâ-yı harfiyle olsa, liveçhillâh olsa, mâsivâya girmez ki, كُلُّ شَىْءٍ هاَلِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ kılıcıyla başı kesilsin."

"Elhasıl: Eğer Allah için olsa, Allah'ı bulsa, gayr kalmaz ki başı kesilsin. Eğer Allah'ı bulmazsa ve hesabıyla bakmazsa, herşey gayrdır. Herşey helâk olup gidicidir كُلُّ شَىْءٍ هاَلِكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ kılıcını istimal etmeli, perdeyi yırtmalı, tâ Onu bulmalı."

(1) bk. Mektubat, On Beşinci Mektup.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Altıncı Sual | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 5044 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...