Block title
Block content

Amentü duasında, "Hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanıyorum." diyoruz. Peki; adem şerr-i mahzdır diyoruz; burayı nasıl anlamamız gerekir?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna" inanmak, hayrın da şerrin de yaratıcısının Allah olduğunu bilmek ve öyle inanmak anlamındadır. Yoksa şerri isteyen ve irade edenin Allah olduğunu düşünmek şeklinde değildir.

Evet, tesiri hakiki noktasından hayır da şer de Allah’tandır,  yani yaratmak Allah’a mahsustur. Hayrın yaratılmasını Allah’a verirken şerrin yaratılmasını sebeplere vermek aynen  şirk ve küfürdür. Hatta Mecusiler şerrin yaratılmasını Allah’a vermemek için Ehriman namında bir ilah tasavvur etmişlerdir. Böyle bir dalalete gitmelerinin sebebi şerrin yaratılmasını şer telakki etmeleridir. Halbuki Üstad Hazretlerinin veciz ifadesi ile “Halk-ı şer, şer değil kesb-i şer, şerdir.” yani şerri yaratmak şer değil, şerri tercih edip ona tevessül etmek şerdir.

Aslında yaratma noktasından şer ve çirkin diye bir şey yoktur. Her şey ya bizzat güzel ve hayırdır, ya da neticeleri itibarı ile güzel ve hayırdır. Lakin insanlar bu manayı tam göremedikleri için Allah zahirde şer ve çirkin gibi duran şeylerle arasına sebepleri perde olarak koymuştur. Yoksa sebepleri mucid ve yaratıcı olarak tayin etmemiştir. Yani şerlerin yaratılması tamamen Allah’ın kudreti iledir, sebepler sadece bir bahane bir perdedir.

Perde olması da haksız şikayet ve tenkitlerin önlenmesi içindir. Üstad Hazretlerinin şu ifadeleri meseleyi gayet güzel bir şekilde izah edip özetliyor:

"Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden."(1) 

 Dalalet ve şerrin yüz cüzü varsa bunun doksan dokuzu adem ve menfidir. Bir cüzü ise yaratılma noktasıdır ki yaratan Allah olduğu için, bu cüze menfi ve adem demek doğru olmaz. Zira "Halk-ı Şer, şer değil kesbi şer, şerdir." Yani şerri yaratmak şer ve menfi değil, onu irade ile sahiplenip işlemek şer ve menfidir. Üstad Hazretleri küçük bir istisna ile bunu hariç tutuyor. Yani şerrin ve dalaletin yüz payından bir payı Allah’a aittir ki bu pay şerrin yaratılmasıdır ve adem değildir. Şerrin en gerçek yüzü bu yaratılma cihetidir. 

Hayır ve hidayetin de yüz cüzü varsa bunun doksan dokuzunu yaratan Allah’tır. Geri kalan talep ve istemek cüzü ki bu kula ait bir cüzdür. Yani insanın ibadet ve hidayeti  yaratma noktasında hiçbir müdahalesi yoktur, sadece bunları isteme ve talep etme payı vardır ki bu da cüz-i iradesi ile oluyor. Ekseriyet tabiri ile hayır ve  hidayet üstünde insanın bu küçük payı ayrı tutuluyor. 

"Üçüncü nükte: Bütün ehl-i tahkikin icmâıyla, vücut hayr-ı mahzdır, nurdur. Adem şerr-i mahzdır, zulmettir. Bütün hayırlar, iyilikler, güzellikler, lezzetler, tahlil neticesinde vücuttan neş'et ettiklerini ve bütün fenalıklar, şerler, musibetler, elemler, hattâ mâsiyetler ademe râci olduğunu ehl-i akıl ve ehl-i kalbin büyükleri ittifak etmişler."(2) 

Bütün güzelliklerin, hayırların, iyiliklerin, lezzetlerin var olması ancak vücuda bağlıdır. Vücut olmasa, bütün hepsi yok olur. Vücuttan kasıt var olmak demektir. Yani Allah’ın ilminden, kudret ve irade vasıtası ile varlık sahasına intikal etmektir. Yukarıda sayılan bütün hayır ve güzellikler  vücudun içinde ve ona bağlı varlıklardır.

On katlı bir bina düşünelim, bu binanın temeli vücut olsun, onun üzerine yapılmış birinci kat hayır katı olsun, ikinci katı iyilik katı, üçüncü katı güzellik katı, dördüncü katı lezzet katı ve hakeza… Aklımıza gelen diğer şeyler de, diğer katlar olsun.

Burada binanın temeli ve esası vücuttur. Yani binanın var olma ve ayakta durma sebebi vücut temelidir. Temel olmasa hepsi yok olur. Nimetler içinde en büyük ve birinci nimet  yokluktan varlığa çıkmaktır. Yani, varlık nimetidir; ondan sonra hayat, ruh, şuur, iman, gibi nimetler gelir ki, onlarında oluş sebebi yine vücuda yani varlık nimetine bağlıdır.

 Burada tahlil, araştırma ve tahkik neticesinde bütün akıllar bu sonuca ulaşıyor, anlamındadır. İnsanlık içinde de  en temel hak ve özgürlük yaşama hakkı olarak kabul edilmiştir.  Bunun temelinde de, yukarıda var olma nimetinin  önemi yatar. Yaşama özgürlüğü olmadan, diğer özgürlüklerin bir anlamı olamaz.

Nimetin yok olması elemdir, lezzetin gitmesi azaptır, sıhhatin kaybolması musibettir... Dikkat edilirse bütün acı ve azaplar hep bir şeyin yok olması ve kaybı ile ortaya çıkıyor. Demek bütün şer ve fenalıkların temeli ve esası ademe, yani yokluğa dayanıyor. Nimetlerin vücuda dayanması ne ise musibet ve elemlerin de yokluğa dayanması aynıdır.

Bu yüzden Allah mutlak ademi kabul etmeyip, mevcudatı ve mahlukatı mutlak varlık olan ebedi ahirette bırakıyor. İnsanlara sonsuz bir hayat bahşediyor. Yani şerr-i mahz olan mutlak yokluk yok ki -haşa- Allah bununla suçlansın. Şerr-i mahz olan adem-i mutlak sadece teoride vardır, pratikte ve imkan dairesinde yoktur.

Dipnotlar:

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Lem'alar.

(2) bk. Şualar, Dördüncü Şua.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

msaydin
cevabınız ve uğraşlarınız için Allah razı olsun..
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...