Block title
Block content

ANAYASA SU GİBİ RENKSİZ OLMALIDIR

 

Eski zamanlarda toplumlar arasındaki ilişkiler kalın barikatlar ile örülü bir vaziyette olduğu için, milletlerin ve farklı kimliklerin iç içe yaşama zorunluluğu daha az idi. Bu da her milletin keskin bir kimlik ile kendi vatanında kendi inancı doğrultusunda yaşamasını mecburi kılıyor ve başka kimliklerin ve milletlerin öfke ve tehdidi ile birlik sağlıyordu. Hukuk ve anayasa da bu şartlara göre şekilleniyordu. Yani eski hukuk sistemleri dar olduğu gibi, kavim, hatta aşiret kimlikleri üstüne bina edilen sistemlerdi. 

Lakin iletişim ve ulaşımın gelişmesi, dünyanın küçük bir kasaba haline gelmesine yol açtı. Bu da farklı dinden farklı inançtan farklı gelenekten olan insanların birbiri ile sıcak ve yakın ilişkiler kurmasını sağladı. Kimi zaman ticari ilişkiler kimi zaman ideolojik yakınlıklar kimi zaman amaç birlikteliği farklı kimlikteki insanları bir araya getirerek siyasi ve sosyal bir harmoni oluşturdu. Almanya’da çalışan üç milyona yakın Türk buna örnek olarak gösterilebilir. Âdeta kavim ve milletlerin kimlikleri kalkıp, yerine dünyalılık veya vatandaşlık mefhumu gelmiştir. Bu hüküm, çağın bir iktizası bir gerçeği bir ilcaatı  haline gelmiştir.

Geniş ve kuşatıcı bir anayasa, toplumsal bir mutabakat olduğu kadar, farklı kimliklerin birbirine karşı saygı ve hoşgörüsü anlamına da gelir. Anayasa şayet bir kimliği ön plana çıkarıp, ayrıcalık tanırsa, diğer kimliklerde nefret ve itirazlar yükselir. Bu da toplumsal huzuru ve barışı zedeler. Türkiye Cumhuriyetinin kurucu felsefesi  Türklük kimliğini ön plana çıkarıp sair kimlikleri inkar ettiği için, dahilde isyanlar hiç bitmemiş, kan ve göz yaşı hiç eksik olmamıştır. Dersim hadisesi ve Şeyh Said isyanı bunlardan sadece  göze çarpanlarıdır.

Sadece Mustafa Kemal döneminde on altı isyan olmuş ve bunlar demir yumrukla sindirilmiştir. Bugünkü PKK illeti de bu baskı ve inkarın gayrimeşru bir veledidir. Huzur ve saadet hürriyettedir, baskı ve inkarcılıkta değildir. İşin garip tarafı bu baskı ve inkarın cumhuriyet adı altında yapılması ve buna da çağdaşlık ve ilericililik denilmesidir. 

Yeni yapılacak anayasa’da herkesin kendi kimlik ve inancını utanmadan, sıkılmadan, çekinmeden yaşayabileceği ve ifade edebileceği bir üst vatandaşlık tanımının ve kimliğinin oluşturulması gerekir. Yani Türkiye’de yaşayan her kimlik bu vatandaşlık kalıbının içine sığabilmelidir. Anayasanın çeperleri öyle bir yükseklikte ve genişlikte olmalı ki, her boydan ve her enden kimlikler rahatlıkla dolaşabilmeli ve huzurla yaşayabilmelidirler.

Anayasanın en ve boyu ne kadar daralır ve kısalır ise toplumsal damarlarda o nispette tıkanır ve krize yol açar, geçmişte ve hali hazırda olduğu gibi.

Asrın aydınlığı olan Bediüzzaman Hazretleri toplumu birbirine bağlayan üç temel bağdan bahseder. Bunlar din bağı, vatan bağı ve sınıf bağıdır.

Din bağı, Türkiye özelinde de İslam bağı Müslümanlar arasında kuvvetli ve sarsılmaz bir bağdır. Bu yüzden İslam kardeşliği ülkeyi bölen ve parçalayan değil, birleştiren ve kaynaştıran bir bağdır ve bu bağdan istifade edilmelidir. Şayet bu bağdan yeteri kadar istifade edilmiş olsa idi, bugünkü terör illeti olmazdı. Halbuki din bağının yerine ırkçılık kanseri şırınga edilmiştir. Bu da sorunu daha kronik bir hale sokmuştur.

İkinci bağ sınıf bağıdır. İnsanların mesleki dayanışması, farklı kavimlerden de olsa insanları bir birine yakınlaştırıp kaynaştırır. Mesela Yozgat’daki Türk bir doktor, Hakkarili Kürt bir doktor ile mesleki olarak kardeştir. Doktorluk onlar arasında özel bir yakınlaşma bağıdır. Bu bağ ile omuz omuza verip Türkiye’nin sağlık sorunları hakkında kafa yorabilirler vesaire.

Üçüncüsü vatan bağıdır. Bizim üzerinde durmak istediğimiz en geniş ve en kapsamlı bağ vatan bağıdır. Yukarıda bir nebze değindiğimiz geniş ve kapsamlı vatandaşlık ve milliyet kavramı bu bağla ilgilidir. Evet yeni anayasada Türklük değil, Türkiyelilik çatısı kurulmalıdır. Bu toprak üstünde yaşayan her kimlikteki insan vatan bağı noktasından kardeştir ve öyle telakki edilmelidir. Bir Ermeni ve Yahudi, vatan bağı noktasından kardeşimiz olduğunu hissedebilmeliyiz ve bu şuuru yerleştirmeliyiz. Aynı şuuru Ermeni ve Yahudi kökenli vatandaşlarımızın da telakki ve hissetmesi gerekir. 

Bediüzzaman Hazretleri bu "vatan bağı" fikrini ırkçılık ve faşizmin en zirvede olduğu  bir dönemde dile getiriyor. O dönemlerde  Nasyonel Sosyalizm ve Faşizm âdeta bir din gibi telakki edilip herkes az veya çok bu fikrin tesirinde kalıyordu. İslam ülkelerindeki diktatörlükler de o dönemin bir mirasıdır. Cumhuriyet diyenler  milli şeflik sistemi ile yarım asra yakın ülkeyi diktatörlükle idare etmişler  ve fikren  Bediüzzaman Hazretlerinin çok gerisinde kalmışlardır. Trajikomik bir şekilde o milli şefler, cumhuriyet ve  irtica bahanesi ile Bediüzzaman Hazretlerinin hayatını zehir etmişler ve yirmi sekiz yıl baskı ve zindanlarda yaşatmışlardır.

Nasıl su tatsız, kokusuz ve renksiz olduğu zaman tat verip içilebiliyor ise, aynı şekilde çok kimlikli ve kültürlü bir toplumda da anayasa kokusuz, tatsız ve renksiz olduğu zaman tatlı ve renkli olur. Bu yüzden yeni yazılacak anayasa, alt kimliklerden arındırılmış bir üst vatandaşlık kimliği ile kaleme alınmalıdır. Bir etnik kimliğe vurgu yapılır ise sair kimlikler bundan ciddi anlamda rahatsız olur ve toplumun dirlik ve birliği hem iç hem de dış düşmanlar tarafından rahatlıkla maniple edilebilir. Bu yüzden etnik milliyetçilik değil, vatan milliyetçiliği nazara verilmeli ve vatan şemsiyesi altında toplanılmalıdır. O zaman ülkemizin sağlam bir zemini, dayanıklı bir bünyesi olur.

Tabi anayasa renksiz, kokusuz ve tatsız olsun derken, toplumun gerçeklerinden ve kimliğinden de tamamen bağımsız  ve alakasız olsun demiyoruz. Demek istediğimiz, her kimliği içine alan kapsamlı ve kuşatıcı bir anayasa olsun. Ne inkarcı olsun, ne de taraf tutsun,  toplumun her katmanının mutabakatı ile teşekkül etsin diyoruz vesselam...

Yazar: Muaz İslam | Okunma Sayısı: 2420 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
Yükleniyor...