Block title
Block content

Aramızdaki inanç farklılığını hiç dikkate almadan, Avrupa kültürünü bütünüyle gençlerimize empoze etmek isteyenlere güzel bir cevap olan; Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal, Dördüncü Meyveyi izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"DÖRDÜNCÜ MEYVE: Ey nefis! Ehl-i dünyaya, hususan ehl-i sefahete, hususan ehl-i küfre bakıp, surî ziynet ve aldatıcı gayr-ı meşru lezzetlerine aldanıp taklit etme. Çünkü sen onları taklit etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukut edeceksin. Hayvan dahi olamazsın. Çünkü senin başındaki akıl, meş’um bir âlet olur; senin başını daima dövecektir."

"Meselâ, nasıl ki bir saray bulunsa, büyük bir dairesinde büyük bir elektrik lâmbası bulunur. O elektrikten teşa’ub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere taksim edilmiş. Şimdi, birisi o büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirip ziyayı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve bir vahşete düşer. Ve başka sarayda, büyük elektrik lâmbasıyla merbut olmayan küçük elektrik lâmbaları, her menzilde bulunuyor. O saray sahibi büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirerek kapatsa, sair menzillerde ışıklar bulunabilir, onunla işini görebilir; hırsızlar istifade edemezler."

"İşte, ey nefsim! Birinci saray, bir Müslümandır. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lâmbasıdır. Eğer onu unutsa, el’iyâzü billâh, kalbinden onu çıkarsa, hiçbir peygamberi daha kabul edemez. Belki hiçbir kemâlâtın yeri ruhunda kalamaz. Hattâ Rabbini de tanımaz. Mahiyetindeki bütün menziller ve lâtifeler karanlığa düşer. Ve kalbinde müthiş bir tahribat ve vahşet oluyor. Acaba bu tahribat ve vahşete mukabil hangi şeyi kazanıp ünsiyet edebilirsin? Hangi menfaati bulup, o tahribat zararını onunla tamir edersin?"

"Halbuki, ecnebiler o ikinci saraya benzerler ki, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın nurunu kalblerinden çıkarsalar da, kendilerince bazı nurlar kalabilir veya kalabilir zannederler. Onların mânevî kemâlât-ı ahlâkiyelerine medar olacak, Hazret-i Mûsâ ve İsâ Aleyhimesselâma bir nevi imanları ve Hâlıklarına bir çeşit itikatları kalabilir."

"Ey nefs-i emmâre! Eğer desen, 'Ben ecnebi değil, hayvan olmak isterim.'; sana kaç defa söylemiştim, hayvan gibi olamazsın. Zira kafandaki akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları tokatıyla senin yüzüne, gözüne, başına çarparak dövüyor."

"Bir lezzet içinde bin elem katıyor. Hayvan ise, elemsiz, güzel bir lezzet alır, zevk eder. Öyle ise, evvelâ aklını çıkar, at, sonra hayvan ol. Hem كَاْلاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ  sille-i tedibini gör."(1)

* * *

Üstat Hazretleri “Ben îmanın cereyanındayım. Karşımda îmansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok.” diyerek yeni Said dönemindeki büyük manevî cihadının iman eksenli olduğunu ve bütün gayretinin, insanları imansızlık afetinden korumak ve kurtarmakta merkezileştiğini açıkça beyan ediyor. Öte yandan “her bir günah içinde küfre giden bir yol” olduğunu beyan ederek, bu iman hizmetinin çok önemli bir yönünün de günahlarla ve sefahatle mücadele olduğuna işaret etmiş oluyor.

Üstadımız Eski Said döneminde, kendi ifadesiyle, “İslâm'ın hayat-ı içtimaiyyesiyle” yakında ilgilenmiş ve toplum hayatını tehlikelerden korumak ve ona doğru bir yön vermek için büyük gayret göstermiştir. Bu gayretler içerisinde, onun yanlış garplılaşma hareketiyle verdiği ilmî mücadelenin özel bir yeri vardır.

Tanzimat döneminde bir kısım aydınların Garp medeniyetine hayran olmalarına ve Batı kültürünü bütünüyle ve aynen ülkemize taşımak istemelerine karşı, Üstat Hazretleri “Japon modeli” üzerinde durmuş, bizim de Japonlar gibi Garbın sadece ilmini, tekniğini alıp kendi manevî değerlerimizden taviz vermememiz gerektiğini bütün gücüyle savunmuştur. Kendisiyle aynı fikri savunan dava arkadaşı Mehmet Akif Ersoy bu mânayı şöyle dile getirmiştir:

"Alınız ilmini garbın alınız sanatını,
Veriniz hem de mesainize son sür’atını."

Üstat Hazretleri, çoğu dersinde olduğu gibi, bu konuda da nefsine hitap ederek, bütün Müslümanlara şöyle bir tebligatta bulunuyor:

“Ey nefis! Ehl-i dünyaya, hususan ehl-i sefahete, hususan ehl-i küfre bakıp, surî zînet ve aldatıcı gayr-i meşrû lezzetlerine aldanıp, taklit etme. Çünkü; sen onları taklid etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sükût edeceksin. ...”

Başta yapılan “ehl-i dünya, ehl-i sefahet, ehl-i küfür” sıralaması çok önemlidir.

Ehl-i dünya, sadece dünya hayatını düşünen ve onun için çalışan kimselerdir. Bunlar, dünyanın servet ve makamıyla, şan ve şöhretiyle oyalanır, nefislerini böylece tatmin etmeye çalışırlar. Bu kesimin büyük çoğunluğu, hayatın gayesini “dünya nimetlerinden olabildiğince istifade etme” olarak vehmettiklerinden, sefahate düşer, ömürlerini günah ve isyan bataklığında  geçirirler.

Bunların ehl-i küfür olma tehlikeleri çok büyüktür. Sefahate, bir uyuşturucu müptelası gibi kendini kaptıran insan, ölüm ötesinde bütün günah ve isyanlarından sorguya çekileceğini düşünmek bile istemez. İkinci Lem’ada örnekleriyle izah edildiği gibi, bu kaçış onu, önce cehennemin olmamasını temenniye, daha sonra kademeli olarak ahiretin inkârına götürür ve dinden çıkarır.

Üstat Hazretleri bir Müslümanın garp kültürünü bütünüyle kabul etmesinin mümkün olamayacağına dikkat çekerken, konuyu ayrı bir cepheden ele alıyor ve bir Müslümanla bir Hristiyanın,  Peygambere iman konusunda çok büyük farklılık gösterdiklerini önemle ifade ediyor.

Kur’ân-ı Kerim, Müslümanların hem şahsî ve aile hayatlarına, hem de toplum hayatına esaslar getirmiş, Allah Resulü (asm.) bunları ümmetine bütün tafsilatıyla anlatmış ve hayatıyla bilfiil sergilemiş, ders vermiştir. Bir Müslüman Allah’a nasıl inanacağından, namazını nasıl kılacağına, ahlâk yapısını nasıl şekillendireceğinden, ticaret hayatında hangi esaslara uyacağına kadar her şeyi Peygamber Efendimizden öğrenmiştir. Üstat Hazretleri buna çok güzel bir örnek veriyor ve Peygamber Efendimizi (asm.) merkezî bir lambaya teşbih ederek, bir Müslümanın her konuda o merkezî lambadan ışık aldığını, her şeyiyle ona bağlı olduğunu nazara veriyor. Bundandır ki, bir Müslüman, Peygamber Efendimizden (asm.)  alâkasını kesse, hem ruh âleminde, hem ahlâk dünyasında, hem de dünyevî işlerinde tam bir çöküntüye uğrar. Ve sonunda küfür karanlığına düşebilir.

Bir Hristiyan için durum çok farklıdır. Onun gerek şahsî hayatı, gerek toplum hayatı Hz. İsa’nın (as.) İncil’den alıp tebliğ ettiği İlâhî prensiplerle değil, beşerî kanunlarla ve toplum kültürüyle belirlenmiştir. Bu kültürün bazı esasları, temelde yine dine dayanmakta ise de uygulamada durum çok farklıdır. Bir yasaktan sakınan kişi, bunu Hz. İsa’ya değil, kanunlara uymasının bir neticesi olarak yapmaktadır. Bunun içindir ki bu şahsın Hz. İsa’ya (as.) bağlılığı tamamen kopsa da yaşama düzeninde büyük bir değişiklik olmaz.

İslâmiyet, hem ferdin şahsî hayatını hem de toplum düzenini tanzim konusunda emir ve yasaklar vaz’etiği için, bir Müslümanın bu emirlere uyması sevap, uymaması günah ve isyan olmaktadır. Beşerî kanunların hakim olduğu Hristiyan toplumlarda böyle bir durum söz konusu değildir. Onlarda emirlere uymanın bir mükâfatı yoktur. Ancak, yasaklara uymamanın cezaları vardır. Yani, bir Hristiyan toplumunun düzeni, İlâhî emir ve yasaklarla değil, beşerî kanunlarla temin edilmektedir.

Bundan dolayı, bir Müslüman, Peygamber Efendimizin (asm.) yolundan dönse, “hayat-ı içtimaiyyede bir zehir”  hükmüne geçer.

Allah’a ve ahirete inanmayan insanlar, ölüm ve ötesini düşünmeyip günlerini gün etme konusunda hayvanları örnek almış gibidirler. Onların temel felsefeleri şöyle özetlenebilir: “Nasıl olsa öleceğiz, ölümden sonra da bir başka hayat olmadığına göre, ölümü düşünüp rahatsız olmak yerine, onu hiç düşünmeyip dünya zevklerinden mümkün olduğu kadar çok tatmalıyız.”

Peygamber Efendimiz (asm.) ise bir hadis-i şeriflerinde

“Lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikrediniz.”(2) 

buyururlar. Ölümü hatırlamak, kişiyi ebedî hayat için daha fazla sermaye tedarik etmeye götürür. Yine ölümü düşünmek, ahirette “zerre miskal hayrın da, şerrin de” hesaba gireceğini hatırlatmakla, kişiyi günahlardan, isyanlardan ve gayr-ı meşru zevklerden uzaklaştırır.

Ölümü düşünmek, insanı hayvandan ayıran çok önemli bir özelliktir. Cenâb-ı Hak, hayvanlara ölümü bildirmemiştir. Zira, onların makamları sabit olduğundan böyle bir bilgi onları daha fazla amel işlemek gibi bir yola sevk etmeyecek, aksine hayatlarını karartacak, üzüntülerini artıracaktır. Buna ise Allah’ın rahmeti ve hikmeti müsaade etmez.

Ölümü düşünmeyip sefahet yolunu takip eden insanlar, ayette haber verildiği gibi hayvanlardan daha aşağıdırlar. Zira hayvan günahsızdır, isyansızdır. Aklı olmadığı için ölümü bilmemekte ve kendisine kaderin çizdiği bir hayat tarzını aynen sürdürmektedir. Aklı olduğu hâlde ahiretini düşünmeyen, kendilerini ikaz eden peygamberleri dinlemeyen, ilâhî haberleri ve tehditleri hiçe sayan insanlar elbette hayvandan daha aşağı bir derekeye düşerler. Bunun neticesi ise cehennemde ebediyen azap çekmektir.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal, Dördüncü Meyve.

(2) bk. Tirmizi, Zühd 4; Nesei, Cenaiz 3.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Beşinci Dal, Dördüncü Meyve | Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 1673 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...