Block title
Block content

"Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da, ulûm-u akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek manevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye mübtela olur." izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Buradaki felsefe kelimesi, liselerde yahut fakültelerde  okullarda okutulan  felsefe dersleri manasında değildir. Bu cümlede ve diğer birçok derste bu kelime aklî ilimler manasında kullanılmıştır.

Felsefeciler hayatın gayesini, aklın fonksiyonlarını, kâinatın ve içindeki hadiselerin manalarını, Yaratıcıyı hiç düşünmeden,  sadece  kendi akıllarına göre yorumlamakla hataya düştükleri gibi, fen bilimcileri de bu kâinat kitabını aynı gafletle değerlendirdiklerinde benzer bir hataya düşerler.

Burada şöyle bir soru akla geliyor: Fen bilimleriyle ilgilenmek  kalbe mutlaka zarar verir mi? Kalbimizi korumamız için bunlardan uzak  kalmak mı gerekiyor?

Kâinatı kudret kalemiyle yazılmış bir kitap olarak gören, ondaki her varlığı Rabbanî bir mektup olarak değerlendiren Üstat hazretlerinin,  bu kitabın anlaşılmasına karşı olacağı düşünülemez. O halde, konuyu risalelerde sıkça nazara verilen “mana-yı harfi ve mana-yı ismi” meselesiyle değerlendirmek gerekiyor. Üstat hazretleri kâinata esbab hesabına bakmanın hata olduğunu,  Allah  hesabına bakmanın ise  marifet- i İlâhîye olduğunu nazara veriyor. Bunlardan birincisi mana-yı ismiyle, ikincisi ise mana-ı harfiyle bir bakıştır.

Mana-yı ismi; bir şeye yaratıcısını düşünmeden sadece o şey namına bakmaktır. Meselâ, güneşin dünyadan bir milyon üç yüz on bin defa daha büyük, hidrojen gazından ibaret bulunduğunu, hidrojenin helyuma dönüşmesiyle enerji ortaya çıktığını ve benzeri şeyleri söylemek, güneşten mana-yı ismiyle bahsetmektir.

Güneşi Allah’ın harika bir eseri,  Nur isminin aynası, kâinat misafirhanesinin lambası olarak görmek ise ona mana-yı harfiyle bakmaktır. İnsan güneşe bu manada baktığında kalbinde Allah’ın hem azamet ve kudretine, hem de hikmet ve rahmetine karşı bir hayret ve muhabbet duygusu uyanır. Artık böyle bir insanın, güneşin bütün  özelliklerini en ince teferruatıyla incelemesi onun kalp ve ruhuna hiçbir zarar vermeyeceği gibi, aksine onun marifetini daha da artırır ve derinleştirir. Aksi halde, güneş  hakkındaki bütün bilgileri onun  güneşe olan hayranlığını ve hayretini artırmaktan ibaret kalır, bu ise onu  İlâhî marifetten uzaklaştırır.

Demek ki, burada  fen bilimlerine mana-yı ismiyle bakanların o ilimlere daldıkça kalbi hastalıklara müptela olacakları ders verilmiş oluyor. Bediüzzaman hazretleri, fen bilimlerini  kâinat kitabındaki ince manaları araştırıp, ortaya koydukları için cevasis (casuslar) olarak nitelendiriyor ve onların  Hakim isminin tecellilerini bize gösterdiklerine dikkat çekiyor. Buna göre, kâinat Allah’ın kitabı, bütün fen bilimleri de o kitaptaki hikmetlerin tefsiri gibidir. Bu kâinata bu manada baktıran bir Üstad, insanın fen ilimlerine daldıkça  dalalete düşeceğini, yoldan çıkacağını söylemez.  Demek ki burada verilen mesaj şudur: İnsan  kâinata, tabiat kanunlarına  ve alemde cereyan eden hadiselere Cenâb-ı Haktan  gafil olarak baktığı taktirde, fen bilimlerine daldığı nispette kalbi  ve ruhu yaralanır, hastalanır.

Varlık alemini ve onda cereyan eden olayları sahipsiz ve  tesadüfe bağlı sanarak onlara kendi aklıyla yorum getirmeye kalkışmaktan birçok batıl fikir ekol ortaya çıkmıştır. Her şeyi madde ile açıklamaktan materyalizm; her şeyi evrimle izaha kalkışmaktan ise Darwinizm doğmuştur.

Kınalızade’nin çok güzel bir sözü var. Buyuruyor ki:

“İki nokta arasındaki doğru tektir. İki nokta arasındaki düz çizgi bir tanedir. Ama iki nokta arasından sonsuz eğri çizgiler geçer.”

Metafizik sahada, İslâm’a zıt olan felsefî görüşlerin her biri eğri bir çizgidir. Batıl dinlerin ve dalalet fırkalarının da  hepsi birer eğri çizgidirler.

Kalbin ve ruhun yaratıcısı şöyle buyuruyor:

“Kalpler Allah’ı anmakla (bilmekle, hatırlamakla) tatmin olur.”

İnsanın mahiyeti, kâinata gönderiliş gayesi, eşyanın hakikati, hadiselerin hikmeti gibi konularda  İlâhî irşada dayanmayan ve peygamber tebliğiyle bilinmeyen hiçbir “tahmin, hayal ve zan” insan kalbini tatmin edemez ve edemiyor.

En büyük kalp hastalığı, küfür, şirk ve şüphedir. Onu büyük günahlar takip eder.

Hasta kalplerin işlediği her bir günah, kapıldığı her bir yanlış telakki kalbi yaralıyor ve onu hasta ediyor. İşte kalp mühürlenmesi, bu günah ve isyanlara ısrarla devam etme sonunda  doğru yola dönmenin imkansızlaşmasını ifade eder.

Bu gibi kimseler hakkında Nur Külliyatında geçen şu ifade çok önemlidir:

"Hayır ve salahı kabule liyakatı kalmaz."

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Katre | Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 1211 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...