"Arkadaş! Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir ukde var ki, zıdları birbirinden tevlid eder. Ve aleyhte olan her bir şeyi lehte zanneder... Mücazatın şiddetini de gördüğü vakit, teâmî ve inkâr ile kendisini teselli eder." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Nefis, muhakeme ve akıldan yoksun olduğu için hakikatleri göremez ve tam manası ile ihata edemez. İnsan maddi ve cismani olduğu için, zaman ve mekanın kayıtları ile kayıtlıdır ve mücerret şeyleri anlamakta zorlanır. Hatta her şeye maddi ve mekani bir kalıp giydirmeye çalışır. Allah hakkında düşündüğü zaman, Onu da zaman ve mekan kavramları içinde hapsetmeye çalışır.

Allah bize sıfatları ile şahdamarımızdan daha yakındır, ama Zatı itibari ile biz ondan çok uzağız. "Uzak" tabiri tenzih ve tebriye anlamındadır. Yani Allah’ın Zat-ı Akdesi zaman ve mekandan mukaddes ve münezzehtir demektir. İnsanın nefsi maddeci olmasından dolayı her şeyi maddede arar ve onun ile kıyaslar. Allah’ın sıfatları ile bize olan yakınlığını mekani bir yakınlık olarak tevehhüm eder ve Allah’ı kendi dünyasında maddileştirir. Maddi bir İlah anlayışı çok çıkmazları ve çelişkileri beraberinde getireceği için nefis, şüphe ve karanlıklar içinde kalır ve en sonunda ta’tili eşgal eder, yani inkara sapar.

Diğer cihetten, yani bizim Allah’tan olan uzaklığımız cihetini de yine nefis kendi maddi kıstaslarına göre değerlendirir. "Madem biz ondan çok uzağız, öyle ise bize tesir edemez." der. Yani Allah’ın kainattaki tedbir ve tasarrufunu kabul etmeye yanaşmaz, en sonunda inkar eder, her şeyi maddeye ve sebeplere taksim eder.

Nefis, ödülü kaçırdığını görünce, keşke onu elde edecek şeyleri yapsaydım der, pişmanlık ile hayıflanır. Şiddetli bir ceza tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı zaman da onun inkarı yoluna gider. Yani nefis her hususu maddi mizanı ile kendine uydurmaya çalışır. Hakka teslim olmak istemez.

"Arkadaş! Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir ukde var ki, zıdları birbirinden tevlid eder. Ve aleyhte olan her bir şeyi lehte zanneder."(1)

Bilindiği gibi nefis daima kötülüğü emreder. İman, marifet, takva ve salih amel ile terbiye gördükçe bu yanlış yoldan dönme yoluna girer. Sonunda Allah’ın razı olduğu bir nefis olma makamına kadar çıkar.

Kötülüğü emreden bir nefis gerçekte kendine fenalık etmektedir, ancak bunun farkında değildir. Aleyhinde olan şeyleri, meselâ günahları ve isyanları lehte zanneder; onlardan aldığı zehirli lezzete kapılır ve gerçek saadet olan ebedî cennetini kaybetme yoluna girer.

Nefis bu yanlış yolda yürürken, birçok hakikatleri de yine kendi aleyhine olarak, yanlış yorumlar.

İnsan aklı, Allah’ın zatını bilmekten acizdir. Bu aczi sebebiyle insan Cenâb-ı Hak’tan sonsuz derece uzaktır. Ama O’nun sonsuz ve muhit sıfatları hem bütün kâinatta hem de insanın bedeninde ve ruh aleminde her an icraat göstermektedirler. Bu cihetle de Allah, kuluna her şeyden daha yakındır.

Uzaklık ve yakınlık kelimeleri hayalimizde öncelikle mesafe kavramını canlandırır. Mekândan ve maddeden münezzeh olan Allah’ın mahlukatına yakınlığı elbette ki mesafe yönünden olamaz. Bu yakınlık, mahlukatının bütün işlerini görmesi, onlara lazım her şeyi yaratması ve onların imdadına göndermesi cihetiyledir. İnsan, parmağını boğazına sokamazken, Allah onun hücrelerini değiştirmekte, kanını temizlemekte, bütün organlarını en hikmetli ve verimli şekilde çalıştırmaktadır.

İnsanın Allah’tan uzaklığı, hem mahiyet itibariyle hem de O’nun kemalini idrakten çok uzak olması bakımındandır. Meselâ, biz okuduğumuz kitaba çok yakınız, onu elimizde tutmakta, sayfalarını çevirmekteyiz. Kitap ise bizi tanımaktan, bizim mahiyetimizi bilmekten çok uzaktır.

Allah’ın varlığı vaciptir, bizimki mümkin; mümkin vacipten çok uzaktır.

Allah kadim ve bakidir, biz ise sonradan yaratılmışız ve faniyiz; ezelî ve ebedî olmaktan çok uzaktır.

Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları sonsuzdur, bizimki sınırlı; sınırlı olan sonsuzdan çok uzaktır.

Biz mahlukuz o Halık.
Biz memlüküz o Malik.
Biz merzukuz o Rezzak...

Bütün İlâhî isim ve sıfatları bu manada düşündüğümüzde Allah’ın bize bizden daha yakın, bizim ise ona sonsuz derece uzak olduğumuzun binlerce deliliyle karşılaşırız.

İşte nefis, bunu bildiği halde ters bir yola girmekte, Allah’ın ona yakınlığını düşünüp iman, ibadet ve şükür yoluna gireceğine, kendisinin O’ndan uzaklığını esas alarak kulluk görevlerinden uzak durmaktadır. Üstat hazretleri, nefsin bu halini güneş misaliyle çok güzel nazara veriyor:

"Meselâ güneşin eli sana yetişir, ziyasıyla başını okşar. Fakat senin elin ona yetişemez ve senin keyfin üzerine hareket etmez."

Güneş bizim başımızı okşar, gözümüzün içine girer, ama bizim elimiz ona ulaşamaz. Aklımız da Cenâb-ı Hakk’ın kemalini idrak etmekten, hikmetlerini kavramaktan o kadar uzaktır.

Nasıl güneş bizim keyfimize göre hareket etmiyorsa Cenâb-ı Hakk’ın takdiri ve hikmeti de bizim aklımızın idrakine uymaz. Özellikle kader konusunda, aklın haddini çoğu zaman aştığını ve sahibini büyük tehlikelere attığını görmekteyiz.

"Demek şemsin sana karşı iki ciheti vardır: Biri kurb, diğeri bu'd. Eğer senin ondan baîd olduğun cihetle 'O bana tesir edemez.' ve onun sana karib olduğu cihetle 'Ona tesir edebilirim.' desen, cehlini ilân etmiş olursun. Kezalik Hâlık ile nefis arasında da bir kurb ve bu'd vardır. Kurb Hâlıkındır, bu'd nefsindir. Eğer nefis uzaklığı cihetiyle enaniyet ile Hâlıka bakıp, 'Bana tesir edemez.' diye bir ahmaklıkta bulunursa dalalete düşer."

Nefis o kadar sorumsuz hareket ediyor ki, bu haliyle sanki “Enaniyet ile Hâlıka bakıp, ‘Bana tesir edemez.’ ” demiş gibi oluyor, bu kadar ahmaklaşıyor. “Ben hürüm, dilediğimi yaparım. Helal haram dinlemem. Başkasının hakkına tecavüz edebilirim. İbadet etmeyebilirim.” diyen, yahut bu şekilde hayat süren kişinin nefsi böyle demiş oluyor.

Üstadın “Bizden başkası bizde tasarruf ediyor.” cümlesi bu noktada nefse haddini güzelce bildiriyor ve ona şu dersleri veriyor: Yediğin gıdaları kan yapan, hücre yapan, alyuvar-akyuvar yapan, bedenini halden hale değiştiren, seni genç iken ihtiyarlatan, o siyah saçlarını ağartan, belini büken, seni sıhhatliyken hasta yapan, ölümün eşiğine kadar getiren sonra ölümü tattırarak seni bu dünyadan başka bir aleme göçüren bir kudrete meydan okurcasına günah ve isyanları pervasızca işlemek büyük bir ahmaklıktır.

Allah bize sıfatları ile çok yakın iken, biz maddi cihetimiz ile Ondan çok uzağız. Nefis her şeyde olduğu gibi bu konuda da hakikatleri ters yüz edip meseleye öyle bakıyor. Nefis Allah’a olan uzaklığına bakarak -haşa- "O bana etki edemez." diyerek, güya onun tedbir ve terbiyesinden kendini azat ediyor, yani bir cihetle serkeşlik edip isyan ediyor. Halbuki Allah bize bizden daha yakındır ve bütün fayda ve zararlar onun elinde ve onun dizginindedir.

Nefis benzer tersyüz etme mantığını bu seferde mükafat ve mücazat konusunda yapıyor. Yani mükafatı gördüğü vakit "Keşke ben de öyle yapaydım, böyle olaydım." diyerek pişmanlığını dile getirirken, cezasının şiddetini gördüğü zaman da bin tevil ve safsata ile onun varlığını inkar yolunu seçiyor.

Özetle, nefis yapısı gereği olayları sağlıklı ve istikametli bir şekilde yorumlayıp hakkı bulamıyor, daima batıla sapıyor. Her şeyi tersyüz ediyor, iki paragrafın ortak noktası nefsin bu ahmak yorumlama biçimidir.

Allah zatı ile değil, isim ve sıfatları ile her yerde hazır ve nazırdır. Allah’ın zatı ile her yerde hazır ve nazır olması, Allah’a zaman ve mekan isnat etmek olur ki, bu da şirktir. Allah’ın zatı zaman ve mekandan münezzehtir. Allah zaman ve mekanın yanında, içinde, dışında gibi kavramlar Allah’a zaman ve mekan ittisal etme veya onlara benzetme olacağı için caiz değildir.

On Altıncı Söz'deki güneş örneği bu hakikati akla yaklaştırmak için verilmiştir. Güneş zatı itibarı ile bizden çok uzak olmasına rağmen, ısı ve ışığı ile göz bebeğimizin içine kadar giriyor. La teşbih, Allah zatı itibari ile mahlukattan nihayetsiz uzak ve münezzeh iken, isim ve sıfatları ile bize şah damarımızdan daha yakındır. Uzak tabiri mekan açısından değil, mekandan münezzeh olma açısındandır. Bu mana itibari ile Allah kainatta zatı ile değil, isim ve sıfatları ile iş görüyor. Ama isim ve sıfatların arkasında ve membaı olarak yine mübarek Zat-ı Akdesi vardır.

Nefis, muhakeme ve akıldan yoksun olduğu için, hakikatleri göremez ve tam manası ile ihata edemez. İnsan maddi ve cismani olduğu için, zaman ve mekanın kayıtları ile kayıtlıdır. Ve mücerret şeyleri anlamakta zorlanır. Hatta her şeye maddi ve mekani bir kalıp giydirmeye çalışır. Allah hakkında düşündüğü zaman, Onu da zaman ve mekan kavramları içinde hapsetmeye çalışır.

Allah bize sıfatları ile şahdamarımızdan daha yakındır, ama Zatı itibari ile biz ondan çok uzağız. Burada uzak tabiri, tenzih ve tebriye anlamındadır. Yani Allah’ın Zat-ı Akdesi zaman ve mekandan mukaddes ve münezzehtir, demektir.

İnsanın nefsi maddeci olmasından dolayı, her şeyi maddede arar ve onun ile kıyaslar. Allah’ın sıfatları ile bize olan yakınlığını mekani bir yakınlık olarak tevehhüm eder ve Allah’ı -haşa- kendi dünyasında maddileştirir. Maddi bir İlah anlayışı da çok çıkmazları ve çelişkileri beraberinde getireceği için, nefis şüphe ve karanlıklar içinde kalır ve en sonunda ta’tili eşgal eder, yani inkara sapar.

Diğer cihetten, yani bizim Allah’tan olan uzaklığımız cihetini de yine nefis kendi maddi kıstaslarına göre değerlendirir. Madem biz ondan çok uzağız, bize tesir edemez der. Yani Allah’ın kainattaki tedbir ve tasarrufunu kabul etmeye yanaşmaz, en sonunda inkar eder, her şeyi maddeye ve sebeplere taksim eder.

Nefis, ödülü kaçırdığını görünce, keşke onu elde edecek şeyleri yapsaydım der, pişmanlık ile hayıflanır. Şiddetli bir ceza tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı zaman da, onun inkarı yoluna gider. Yani nefis her hususu maddi mizanı ile kendine uydurmaya çalışır. Hakka teslim olmak istemez.

"Ve keza nefis mükâfatı gördüğü zaman 'Keşke ben de öyle yapaydım, böyle olaydım.' der. Mücazatın şiddetini de gördüğü vakit, teâmî ve inkâr ile kendisini teselli eder."

Teâmi, bir yönüyle tecâhülü andırıyor. Cehalet, bir konuda bilgi sahibi olmamak, tecâhül ise bildiği halde bilmezlikten gelmek, kendini cahilliğe vermek demektir. Aynı şekilde, teâmi de gerçekte kör olmadığı halde kendini körlüğe vermek, görmezlikten gelmek manasına geliyor.

Nefsin “mücazatın şiddetini de gördüğü vakit, teâmî ve inkâr ile kendisini teselli” etmesi ifadesinde geçen “görme” kelimesi cehennemi görme şeklinde anlaşılamaz. Zira, o zaman azabın inkârı zaten söz konusu olamaz. Burada, “cezanın şiddetinden haberdar olmak, o konuda ikaz edilmek” manasınadır. Böyle bir durumda, nefis gayr-ı meşru zevklerinden vazgeçmek yerine, bu ikazlara kulak vermeme, görmezlikten ve bilmezlikten gelme yolunu tutar.

Ölenleri gördüğü halde ölümü unutmaya çalışır.

Aczini ve zaafını çok iyi bildiği halde, kendini kuvvetli ve güçlü görme vehmine kapılır.

Kul olduğunu bildiği halde, işlerinde kendini söz sahibi kabul eder.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Katre.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

BENZER SORULAR

Yükleniyor...