"Arkadaş! Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir ukde var ki, zıdları birbirinden tevlid eder. Ve aleyhte olan her bir şeyi lehte zanneder... Mücazatın şiddetini de gördüğü vakit, teâmî ve inkâr ile kendisini teselli eder." İzah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Arkadaş! Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir ukde var ki, zıdları birbirinden tevlid eder. Ve aleyhte olan her bir şeyi lehte zanneder."(1)

Bilindiği gibi nefis daima kötülüğü emreder. İman, marifet, takva ve salih amel ile terbiye gördükçe bu yanlış yoldan dönme yoluna girer. Sonunda Allah’ın razı olduğu bir nefis olma makamına kadar çıkar.

Kötülüğü emreden bir nefis hakikatte kendine fenalık etmektedir, ancak bunun farkında değildir. Aleyhinde olan şeyleri, meselâ, günahları ve isyanları lehte zanneder; onlardan aldığı zehirli lezzete kapılır ve hakiki saadet olan ebedî cennetini kaybetme yoluna girer.

Nefis bu yanlış yolda yürürken, birçok hakikatleri de, yine kendi aleyhine olarak, yanlış tevil eder.

İnsan aklı, Allah’ın Zât’ını bilmekten acizdir. Bu aczi sebebiyle insan Cenâb-ı Hak’tan sonsuz derece uzaktır. Ama O’nun sonsuz ve muhit sıfatları, hem bütün kâinatta hem de insanın bedeninde ve ruh âleminde her an icraat göstermektedirler. Bu cihetle de Allah, kuluna her şeyden daha yakındır.

Uzaklık ve yakınlık kelimeleri hayalimizde öncelikle mesafeyi canlandırır. Mekândan ve maddeden münezzeh olan Allah’ın mahlûkatına yakınlığı elbette ki mesafe yönünden olamaz. Bu yakınlık, mahlûkatının bütün işlerini görmesi, onlara lazım her şeyi yaratması ve onların imdadına göndermesi cihetiyledir. İnsan, parmağını boğazına sokamazken, Allah onun hücrelerini değiştirmekte, kanını temizlemekte, bütün organlarını en hikmetli ve faydalı bir şekilde çalıştırmaktadır.

Allah isim ve sıfatları ile bize şahdamarımızdan daha yakındır, ama Zât’ı itibari ile biz ondan çok uzağız. İnsanın Allah’tan uzaklığı, hem mahiyet itibariyle hem de O’nun kemalini idrakten çok uzak olması bakımındandır. Meselâ, biz okuduğumuz kitaba çok yakınız, onu elimizde tutmakta, sayfalarını çevirmekteyiz. Kitap ise bizi tanımaktan, bizim mahiyetimizi bilmekten çok uzaktır.

Allah’ın varlığı vaciptir, bizimki mümkin; mümkin vacipten çok uzaktır.

Allah kadim ve bakidir, biz ise sonradan yaratılmışız ve faniyiz; fani olan ezelî ve ebedî olmaktan çok uzaktır.

Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları sonsuzdur, bizimki sınırlı; sınırlı olan sonsuzdan çok uzaktır.

Biz mahlûkuz o Halık.

Biz memlüküz o Malik.

Biz merzukuz o Rezzak...

Bütün İlâhî isim ve sıfatları bu manada düşündüğümüzde Allah’ın bize bizden daha yakın, bizim ise ona sonsuz derece uzak olduğumuzun binlerce deliliyle karşılaşırız.

İşte nefis, bunu bildiği halde zıt bir yola girmekte, Allah’ın ona yakınlığını düşünüp iman, ibadet ve şükür yoluna gireceğine, kendisinin O’ndan uzaklığını esas alarak kulluk vazifelerinden uzak durmaktadır. Üstad Hazretleri, nefsin bu halini güneş misaliyle çok güzel nazara veriyor.

"Meselâ güneşin eli sana yetişir, ziyasıyla başını okşar. Fakat senin elin ona yetişemez ve senin keyfin üzerine hareket etmez."

Güneş bizim başımızı okşar, gözümüzün içine girer, ama bizim elimiz ona ulaşamaz. Aklımız da Cenâb-ı Hakk’ın kemalini idrak etmekten, hikmetlerini anlamaktan o kadar uzaktır.

Nasıl güneş bizim keyfimize göre hareket etmiyorsa Cenâb-ı Hakk’ın takdiri ve hikmeti de bizim aklımızın idrakine uymaz. Bilhassa kader konusunda, aklın haddini çoğu zaman aştığını ve sahibini büyük tehlikelere attığını görmekteyiz.

"Demek şemsin sana karşı iki ciheti vardır: Biri kurb, diğeri bu'd. Eğer senin ondan baîd olduğun cihetle 'O bana tesir edemez.' ve onun sana karib olduğu cihetle 'Ona tesir edebilirim.' desen, cehlini ilân etmiş olursun. Kezalik Hâlık ile nefis arasında da bir kurb ve bu'd vardır. Kurb Hâlıkındır, bu'd nefsindir. Eğer nefis uzaklığı cihetiyle enaniyet ile Hâlıka bakıp, 'Bana tesir edemez.' diye bir ahmaklıkta bulunursa dalalete düşer."

Nefis o kadar serkeş hareket ediyor ki, bu haliyle sanki “Enaniyet ile Hâlıka bakıp, ‘Bana tesir edemez” demiş gibi oluyor.

Nefis Allah’a olan uzaklığına bakarak -hâşâ- "O bana tesir edemez" diyerek, güya O’nun tedbir ve terbiyesinden kendini azat edip, isyan ediyor. Allah bize bizden daha yakındır ve her şeyin dizgini O’nun elindedir.

Üstad’ın, “Bizden başkası bizde tasarruf ediyor” cümlesi bu noktada nefse haddini güzelce bildiriyor ve ona şu dersleri veriyor:

Yediğin gıdaları kan yapan, hücre yapan, alyuvar-akyuvar yapan, bedenini halden hale değiştiren, seni genç iken ihtiyarlatan, o siyah saçlarını ağartan, belini büken, sıhhatliyken hasta yapan, ölümün eşiğine kadar getiren sonra ölümü tattırarak seni bu dünyadan başka bir âleme göçüren bir kudrete meydan okurcasına günah ve isyanları pervasızca işlemek büyük bir akılsızlıktır.

"Ve keza nefis mükâfatı gördüğü zaman 'Keşke ben de öyle yapaydım, böyle olaydım.' der. Mücazatın şiddetini de gördüğü vakit, teâmî ve inkâr ile kendisini teselli eder."

Teâmi, bir yönüyle tecâhülü andırıyor. Cehalet, bir konuda bilgi sahibi olmamak, tecâhül ise bildiği halde bilmezlikten gelmek, kendini cahilliğe vermek demektir. Aynı şekilde, teâmi de hakikatte kör olmadığı halde kendini körlüğe vermek, görmezlikten gelmek manasına geliyor.

Nefsin “mücazatın şiddetini de gördüğü vakit, teâmî ve inkâr ile kendisini teselli” etmesi ifadesinde geçen “görme” kelimesi cehennemi görme şeklinde anlaşılamaz. Zira o zaman azabın inkârı zaten söz konusu olamaz. Burada, “cezanın şiddetinden haberdar olmak, o konuda ikaz edilmek” manasınadır. Böyle bir durumda, nefis gayr-ı meşru zevklerinden vazgeçmek yerine, bu ikazlara kulak vermeme, görmezlikten ve bilmezlikten gelme yolunu tutar.

Ölenleri gördüğü halde ölümü unutmaya çalışır. Aczini ve zaafını çok iyi bildiği halde, kendini kuvvetli ve güçlü görme vehmine kapılır. Kul olduğunu bildiği halde, işlerinde kendini söz sahibi kabul eder.

Nefis; mükâfatı gördüğü ve menfaati kaçırdığı vakit; "Keşke ben de onu elde edecek şeyler yapsaydım" diyerek pişmanlığını dile getirir ve hayıflanır. Şiddetli bir ceza tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı zaman da bin tevil ve safsata ile cehennemin varlığını inkâr yoluna gider ve Hakk’a teslim olmak istemez.

İnsana namaz kılması, oruç tutması, zekât vermesi emredilmekte ve bunların ahirette ona çok büyük mükâfatlar kazandıracağı haber verilmektedir. Ama nefis, dünyanın fani zevklerine aldanarak bu emirleri dinlememeyi tercih eder.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zeylü'l-Katre.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...