Block title
Block content

"Arkadaş! Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir ukde var ki, zıtları birbirinden tevlid eder." cümlesi ile başlayan pasajı açıklar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Arkadaş! Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir ukde var ki, zıtları birbirinden tevlid eder. Ve aleyhte olan herbirşeyi lehte zanneder. Meselâ, güneşin eli sana yetişir, ziyasıyla başını okşar. Fakat, senin elin ona yetişemez. Ve senin keyfin üzerine hareket etmez. Demek, şemsin sana karşı iki ciheti vardır: biri kurb, diğeri bu'd. Eğer senin ondan baîd olduğun cihetle "O bana tesir edemez" ve onun sana karîb olduğu cihetle "Ona tesir edebilirim" desen, cehlini ilân etmiş olursun."

"Kezâlik, Hâlıkla nefis arasında da bir kurb ve bu'd vardır. Kurb Hâlıkındır, bu'd nefsindir. Eğer nefis uzaklığı cihetiyle enâniyetle Hâlıka bakıp "Bana tesir edemez" diye bir ahmaklıkta bulunursa, dalâlete düşer. Ve keza, nefis mükâfatı gördüğü zaman "Keşke ben de öyle yapaydım, böyle olaydım" der. Mücâzâtın şiddetini de gördüğü vakit, teâmî ve inkârla kendisini tesellî eder."(1)

Nefis, muhakeme ve akıldan yoksun olduğu için hakikatleri göremez ve tam manası ile ihata edemez. İnsan maddi ve cismani olduğu için, zaman ve mekanın kayıtları ile kayıtlıdır ve mücerret şeyleri anlamakta zorlanır. Hatta her şeye maddi ve mekani bir kalıp giydirmeye çalışır. Allah hakkında düşündüğü zaman, Onu da zaman ve mekan kavramları içinde hapsetmeye çalışır.

Allah bize sıfatları ile şahdamarımızdan daha yakındır, ama Zatı itibari ile biz ondan çok uzağız. Uzak tabiri tenzih ve tebriye anlamındadır. Yani Allah’ın Zat-ı Akdesi zaman ve mekandan mukaddes ve münezzehtir demektir. İnsanın nefsi maddeci olmasından dolayı  her şeyi maddede arar ve onun ile kıyaslar. Allah’ın sıfatları ile bize olan yakınlığını mekani bir yakınlık olarak tevehhüm eder ve Allah’ı kendi dünyasında maddileştirir. Maddi bir İlah anlayışı çok çıkmazları ve çelişkileri  beraberinde getireceği için nefis, şüphe ve karanlıklar içinde kalır ve en sonunda ta’tili eşgal eder, yani inkara sapar.

Diğer cihetten, yani bizim Allah’tan olan uzaklığımız cihetini de yine nefis kendi maddi kıstaslarına göre değerlendirir. "Madem biz ondan çok uzağız, öyle ise bize tesir edemez." der. Yani Allah’ın kainattaki tedbir ve tasarrufunu kabul etmeye yanaşmaz, en sonunda inkar eder, her şeyi maddeye ve sebeplere taksim eder.

Nefis, ödülü kaçırdığını görünce, keşke onu elde edecek şeyleri yapsaydım der,  pişmanlık ile hayıflanır. Şiddetli bir ceza tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı  zaman da onun inkarı yoluna gider. Yani nefis  her hususu maddi mizanı ile kendine uydurmaya çalışır. Hakka teslim olmak istemez.   

"Ey ahmak nokta-i sevda! Hâlıkın ef'âli sana nâzır değildir. Ancak Ona bakar. Kâinatı senin hendesen üzerine yapmış değildir. Ve seni hilkat-i âlemde şahit tutmamıştır. İmam-ı Rabbânî'nin (r.a.) dediği gibi: "Melikin atiyelerini, ancak matiyyeleri taşıyabilir."(2) 

Atiyye: Kelime olarak hediye, bahşiş, lütuf ve ihsan anlamlarına geliyor. Bu cümledeki manası maksat ve gayelerdir. Yani kainatta hedef ve maksat tutulan şeylerin geneline verilen bir isimdir. Allah’ın kainatta takip ettiği hikmet ve maksatların tamamına "atiyye" denilir. 

Matiyye: Kelime olarak binek ve yük taşıyan vasıta ve araç demektir. Bu cümledeki ıstılahı manası ise maksat ve gayelerin altından kalkan, onları anlamlı hale sokan gerekçe ve vasıtalar anlamındadır. Yani Allah’ın kainatta takip ettiği hikmet ve maksatları ancak yine onun külli nazarı kaldırabilir. Yoksa insanların ve cinlerin cüzi nazarları, kainatın umumunda tecelli eden maksat ve hikmetlere kifayet etmez. O külli gayeler  insanların cüzi istifadesi için değildir.

 Kainatta insanın idrak ve ihata edemeyeceği kadar sınırsız hikmet ve gayeler vardır. Bu gaye ve hikmetlerin hepsi de sanatkar ve ustasını gösterip ona işaret ediyor. Bir sanat ve eser, kendi nefsine bir bakıyor ise, sanatkar ve ustasına binler yönle bakıyor.

Mesela; bir resim tablosunda, resim tablosunu oluşturan tahta ve tuval, tablonun nefsi ve kendisi hükmündedir. Bu resim tablosunun boş tuvali ve önemsiz tahtasına bakıp da kimse sergiye gelmez. İnsanları resim sergisine çeken şey; tablonun tuval ve tahtası değildir, üzerindeki resim sanatıdır. Resim sanatındaki bütün incelik ve çizimler de ressama işaret eden levhalar hükmündedir. Demek bir resim tablosu nefsini yani tuval ve tahtasını bir gösterirken, üzerindeki resim sanatı ile ressamını binler vasfı ile tanıtır.

Aynı şekilde, bir çiçeğin maddesi ve dünyaya bakan faydası birkaç iken, sanatkarı olan Allah’a bakan yüz binlerce yönü ve işareti vardır. Yani; çiçek, üstündeki her bir nakış ve işleme ile  sanatkarını bize tanıtıyor. Mesela; çiçeğin o güzel ve tatlı tebessümünde Allah’ın Muhsin, Cemal, Müzeyyin gibi çok isimleri tecelli ile kendini ilan ediyor. Çiçeğin maddesi değil, üstündeki nakış ve sanatları daha çoktur. Bu da nakış ve sanatlar adedince isimleri akla gösteriyor, zira her nakış ve sanat arkasında bir isim tecelli ediyor.

 Bundan daha da ötesi, çiçeğin üzerindeki nakışlar ve sanatlar faraza bin ise, insanın bu nakış ve sanatlardan istifadesi bir ikiye denk geliyor. Öyle ise geri kalan kısmı Allah’ın külli nazarına bakıp ona hitap ediyor. Burada çiçeklerin üstündeki sayısız tecelli ve nakışlar Allah’ın atiyyeleridir. Bunları bütünü ile ihata edip istifade etmek ise ancak Allah’ın külli nazarıdır ki, Allah’ın bu sonsuz nazarı bu atiyyelere matiyye oluyor. Zira sonsuz tecelli yükünü yine ancak sonsuz bir nazar kaldırabilir.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre'nin Zeyli

(2) bk. a.g.e.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Katrenin Zeyli | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 3909 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...