Block title
Block content

"Arkadaş, vaktin evvelinde kabeyi hayalen nazara alarak namaz kılmak..." ile başlayan cümlede, neden vaktin evveli denilmiştir. Yoksa bu ifadeyi, namaza iftiftah tekbiri ile başlarken, diye mi anlamalıyız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Arkadaş! Vaktin evvelinde, Kâbe'yi hayalen nazara almakla namaz kılmak mendubdur ki, birbirine giren daireler gibi Beytin etrafında teşekkül eden safları görmekle, yakın saflar Beyti ihata ettikleri gibi, en uzak safların da âlem-i İslâmı ihata etmiş olduğunu hayalle görsün. Ve o saflara girmekle, o cemaat-ı uzmâya dahil olsun ki, o cemaatin icmâ ve tevatürü, onun namazda söylediği her dâvâya ve herbir sözüne bir hüccet ve bir burhan olsun."

"Meselâ: Namaz kılan "Elhamdü lillâh" dediği zaman, sanki o cemâat-i uzmâyı teşkil eden bütün mü'minler "Evet, doğru söyledin." diye onun o sözünü tasdik ediyorlar. Ve bu tasdikler, hücum eden evham ve vesveselere karşı mânevî bir kalkan vazifesini görür. Ve aynı zamanda, bütün hasseleri, lâtifeleri, duyguları o namazdan zevk ve hisselerini alırlar. Yalnız musallînin Kâbe'ye olan şu hayalî nazarı, kasdî değil, tebeî bir şuurdan ibaret bulunmalıdır."(1) 

Konunun siyak ve sibakına bakıldığında bu hayal etme işleminin namazın içinde olduğunu anlıyoruz. Yalnız Kabe’yi hayal etmek bu  işlemin başlangıcı oluyor. Yani Kabe’yi hayalen nazara getirip tekbir alıyor, sonra hayalin diğer süreçlerini kasdi olarak değil, tebei bir şekilde düşünmeye başlıyor diyebiliriz.

Namaz esnasında bu hayal etme işlemi kasdi olursa, namazın sıhhatine zarar verebilir. Mesela ruhen terakki ve tekemmül etmemiş bir insan Fatiha’nın manalarını anlamak için kendini zorlayacak ve müddete ihtiyaç duyacaktır. Bu da ister istemez bütün nazarın ve dikkatin Fatiha’nın manasının üzerine toplanmasına sebep olacaktır. İnsan iki işi bir anda yapabilmesi için her iki işte de meleke ve maharet sahibi olması gerekir. Ami ve avam birisi Fatiha’nın manasını anlamak noktasında ya da Kabe etrafında halkalanan geniş cemaati düşünmek noktasında meleke ve maharet sahibi olmadığı için, anlamaya veya hayale  odaklanırsa, diğer işi olan namazı unutur. Böylece namazdaki huzur gider hatta rekatları da karıştırmaya başlar.

Ama ruhen terakki etmiş bir insan her iki halde de meleke ve maharet sahibi olduğu için, Fatiha’nın manasını ya da Kabe etrafında halkalanan cemaati, namazdaki huzuru bozmadan düşünebilir. Tıpkı direksiyonu güçlü olan bir şoför ile acemi bir şoför gibi. Usta şoför, şoförlükte terakki ettiği için hem direksiyon kullanır, hem de dikkati bozmayacak ufak işleri yapabilir. Ama acemi şoför direksiyonu kullanırken bir pencereyi bile açmakta zorlanır. Bazen pencere açayım derken, huzur bozulur kaza yapar.

 Ruhen gelişmiş bir alim zatın kafasına manalar kendiliğinden gelir. Adeta manalar başına üşüşür, meleke ve maharet kazanmış büyük zatlar manayı aramaz, manalar bu zatlara gelir. Ama terakki ve tekemmül etmemiş birisi, manaların peşinde koşayım derken, kendini kaptırır ve nerede ne işle meşgul olduğunu unutur. Bu yüzden ruhen terakki etmemiş bir insan Fatiha’nın manasını ya da Kabe etrafında o haleti hayal edip düşünürken, namazı ve huzuru bozmayacak bir şekilde, hülasa ve muhtasar bir şekilde düşünmesi ve hayal etmesi gerekir. Yoksa teferruata dalmak, namazı ve Allah’ın huzurunda olduğunu unutturabilir. Manalar muhtasar ve hülasa bir şekilde düşünüldüğü zaman namazın kalite ve sevabı da o denli artar.    

Son olarak “Yalnız musallînin Kâbe'ye olan şu hayalî nazarı, kasdî değil, tebeî bir şuurdan ibaret bulunmalıdır.” ifadesi namazın huzuru ile ilgili bir ifade olduğu için hayalin büyük bir kısmının namaz içinde olduğu anlaşılıyor.

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Katre'nin Zeyli

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...