Block title
Block content

"Arkadaş! Vesvese ve evham zulmetleri içinde yürürken, Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) sünnetleri birer yıldız, birer lâmba vazifesini gördüklerini gördüm..." Remz'in tamamını kısaca izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Arkadaş! Vesvese ve evham zulmetleri içinde yürürken, Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) sünnetleri birer yıldız, birer lâmba vazifesini gördüklerini gördüm.

Eskiden geceleyin yol alan kervanlar yollarını yıldızlarla tayin ederlermiş. Onun için Peygamberimiz aleyhisselatü vesselam, sahabelerini yıldızlara benzetiyor ve “Benim sahabelerim, yıldızlar gibidir. Onlara uyarsanız hidayete ulaşırsınız.” buyuruyor.

Bu hadis-i şerifte, hidayete ermek “semaya çıkmaya” benzetilmiş oluyor. İnsan hangi sahabeye uysa hidayet semasına varır.

Üstadımız burada da sünnetleri “hakikat semasının yıldızlarına” teşbih etmiş oluyor. Hakikat semasına ulaşmanın yolunun sünnetlere uymaktan geçtiğini belirtiyor.

Burada geçen “vesvese” kelimesi, hakikatin ne olduğu konusunda şüpheye düşerek tereddütler içinde bocalamak manasında; “evham” ise bu arayış esnasında gerçek olmayan asılsız yollara sapmak manasında  kullanılmıştır.

“Herbir sünnet veya bir hadd-i şer'î, zulmetli dalalet yollarında güneş gibi parlıyor.”

Dalalet, yanlış fikirlere sapmak demektir. Bu cümlede gerçeği bulmak aydınlığa kavuşmaya, her türlü gerçek dışı anlayış, yanlış fikir, bozuk inanç ise karanlığa benzetilmiştir. Bu karanlık yollara sapmayıp güneşi bulmanın yolu,  Kur’an’ın hükümlerine ve  Peygamberimizin sünnetlerine uymaktır.

Şeriatın hükümleri,  Cenâb-ı Hakk’ın emretmesi cihetiyle farz, Peygamberimizin uygulaması cihetiyle de sünnet oluyor. Yani, her farz aynı zamanda sünnettir. Öte yandan, ayetlerde açıkça yer almayan “yemek, içmek, konuşmak, yatmak adabı” gibi birçok muameleyi de Allah Resulü (asm.) yine Allah’ın ilhamıyla bizlere ders vermiş ve insanlık alemine her hususta örnek ve önder olmuştur.

“O yollarda insan, zerre-miskal o sünnetlerden inhiraf ve udûl ederse; şeytanlara mel'ab, evhama merkeb, ehval ve korkulara ma'rez ve dağlar kadar ağır yüklere matiyye olacaktır.”

Yani, insan İlâhî hakikatleri bulma ve rıza dairesinde yaşama konularında vahye ve sünnete uymayıp da kendi aklıyla  ve şahsî reyiyle hareket etse, yahut batıl cereyanlara ve sapık inançlara kapılsa, şeytanlara oyuncak olur, onun ruh alemine vehimler hakim olurlar ve bu  haldeki bir insan “dağlar kadar ağır yükleri sırtında  taşıma” gibi çok zor bir durumda kalır.

Dağlar kadar ağır yükler, insan aklının tek başına ulaşamadığı hakikatler, bir çözüm bulamadığı problemler ve hangisinin doğru olduğuna karar vermekten aciz kaldığı bütün meselelerdir.

İtikat konusunda neyin hak, neyin batıl olduğu, yeme, içme, konuşma, bakma, dinleme  gibi konularda nelerin helâl, nelerin haram olduğu, kişinin ticaretini hangi esaslara göre yapacağı, aile yuvasını nasıl kuracağı, kimlerle evlenebileceği yahut evlenemeyeceği gibi binlerce meselede, hak ve hakikati tam olarak tespit etmek  insan aklının takatini aşar. Bunların rehbersiz olarak bilinmesini Üstadımız dağlar kadar ağır yüklerin altına girmeye benzetiyor. Ve aklın bu işe güç yetiremeyeceğini böylece nazara vermiş oluyor.

“Ve keza o sünnetleri, sanki semadan tedelli ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki, onlara temessük eden yükselir, saadetlere nâil olur. Muhalefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minare ile semaya çıkmak hamakatında bulunan Firavun gibi bir firavun olur...”

Burada Kur’anın haber verdiği bir tarihî olay hatırlatılıyor:

Firavun, veziri Hâmân’a diyor ki, “Yüksek bir kule yap! Çıkıp bakalım Musa’nın bahsettiği Allah’ı görebilecek miyiz?”

Böyle bir düşünceyi Üstadımız hamakat, yani ahmaklık olarak nitelendiriyor. Firavun, maddeden ve mekândan münezzeh olan Cenâb-ı Hakk’ı  bu dünya gözüyle  görmenin mümkün olmadığını bilmeyecek kadar ahmaktır.

Her mekânda hazır olan Allah’ı görmek için kule yapmaya ve oraya çıkmaya elbette gerek yoktur. O, bu dünyada ancak iman gözüyle görülür. Ahirette ise bütün ehl-i cennet rüyete mazhar olacaklardır.

Burada Üstadımızın harika bir tespitini de hatırlayalım.  Mesnevî-i Nuriye adlı eserinde Peygamberimiz (asm.) hakkında “Mirac yoluyla beka âlemine girdi.”  buyuruyor. Yani, Allah Resulünün (asm.) rüyetullaha mazhar olması bu dünyada değil, miraç yoluyla girdiği beka aleminde gerçekleşmiştir. Hz. Musa (as.) ise Allah’ı bu dünyada görmek istemiş ve kendisine “Sen beni göremezsin.” hitabı gelmişti.

İşte firavunun bir ahmaklığı da Hak elçi olan Hz. Musa’nın nail olamadığı bir mazhariyete, Haman’ın yapacağı kule ile erişebileceğini  vehmetmesiydi...

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Katrenin Zeyli | Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 1544 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...