"Aşk-ı mecazi, aşk-ı hakikiye inkilab eder..." cümlesini hayatımıza nasıl uygulayabiliriz? Şiddetli aşk acısı çeken arkadaşlarımıza ne gibi tavsiyelerde bulunabiliriz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"BİRİNCİ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE: Bendeki aşk-ı beka, bendeki bekaya değil, belki sebepsiz ve bizzat mahbub olan kemâl-i mutlak sahibi Zât-ı Zülkemâlin ve Zülcelâlin bir isminin bir cilvesinin, mahiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımda o Kâmil-i Mutlakın varlığına ve kemâline ve bekasına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, aynanın bekasına âşık olmuştu."(1)

"Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fâni mahbuplara müteveccih olduğu vakit, ya o aşk kendi sahibini daimî bir azap ve elemde bırakır. Veyahut o mecazî mahbup, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, bâki bir mahbubu arattırır; aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikîye inkılâp eder."

"İşte, insanda binlerle hissiyat var. Her birisinin, aşk gibi, iki mertebesi var: biri mecazî, biri hakikî."(2)

"Güzel değil batmakla kaybolan bir mahbub. Çünkü zevâle mahkûm, hakikî güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli."(3)

Üstad Hazretleri numûne olarak verdiğimiz bu gibi ifadeleriyle insanların neyi nasıl seveceklerini ifade ediyor ve muhabbetin ölçüsünü ortaya koyuyor. Allah için ve Allah hesabına olmayan muhabbet ve aşkların, yanlış ve boş olduğuna, hatta sahibine azap ve acı vermekten başka hiçbir faydası olmadığına işaret ediyor.

Allah, insana kalb ve muhabbet hissini, kendi isim ve sıfatlarını sevdirmek için vermiştir. Hatta insandaki kalb ve muhabbete öyle bir genişlik vermiştir ki; ancak ezelî ve ebedî olan Allah’ın cemal ve kemalinden başka hiçbir şeyle tatmin olamaz. Öyle ise insanın nihayetsiz olan muhabbetini, mecazî ve fani mahlûkata vermesi meşru ve helal değildir. Mahlûkatı ise ancak Allah’ın bir san'atı, cemal ve kemalinin bir ayna olması noktasından sevebilir.

Kalb Allah’ı sevmekle ve O’nu zikretmekle mutmain olur. “İyi biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı zikretmekle (anmakla) huzur bulur.” (Ra’d Suresi, 13/ 28)

Cenab-ı Hakk’ın muhabbeti, fani olan dünyanın birkaç günlük zevkiyle mukayese edilmez. İnsanın kalbine yerleştirilen nihayetsiz muhabbet, nihayetsiz cemal ve kemal sahibi olan Cenab-ı Hakk’ı sevmesi için verilmiştir.

“İnsan, kâinatın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinatı istila edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemal sahibi olabilir.”(4)

Dünya, insanın arzu ve emellerini tatmin için kâfi değildir. Bunun içindir ki, dünyanın güzel manzaralarını kısa bir zamanda temaşa edip; onun zevk ve sürurlarını tatmak, ancak insanın iştihasını açar, fakat doyurup tatmin etmez.

“Ancak o ruhun arzularını ve meyillerini tatmin ve temin edecek, âlem-i âhirettir.”(5)

Diğer bir husus, muhabbet ilim ve marifetin bir neticesi hükmündedir. İlim ve marifet ziyadeleştikçe muhabbet de ona göre ziyadeleşir. Nasıl meyve ağacı, meyvesi için dikilir ve bakılır ise, aynı şekilde kâinat ağacının meyvesi ve neticesi de muhabbettir, kâinatın yaratılması da ona bakar. Bu yüzden Allah insana nihayetsiz ve her şeyi kuşatacak bir muhabbet hissi vermiştir. Kalbâdi, fani ve âni şeylere bağlanmamalı, onlarda boğulmamalıdır.

Nasıl ki, tevhid akla rehber olduğu zaman, her şeyde Allah’ı bulduruyor ise, aynı tevhid kalbe rehber olduğu zaman da kalbi kâinatın dağınıklığından ve mecazî aşklarından kurtarıp, hakiki aşk olan Allah’a yöneltiyor. İnsanın mahiyetindeki aşk-ı beka, İlahî aşkın bir levhası, bir cilvesi ve bir numunesidir. Bunun sarf edileceği yer ise ancak ve ancak Allah’ın sonsuz cemal ve kemalidir.

Bir şeyi sevmek iki türlü olur; birisi caiz iken, diğericaiz değildir.

Birisi, bir şeyi kendi hesabına ve zâtı için sevmektir. Yani san’atı, san’atkârına olan yönünden ve işaretinden dolayı değil de,san’atı sırf san’at için, kendi hesabına sevmektir. Bu sevgiye mecazî sevgi deniliyor. Bu sevgi Allah’ın razı olduğu bir sevgi değildir. Her şeyin fani ve geçici olması bu yüzü iledir.

Allah namına olmayan her şey fanidir ve yokluğa mahkûmdur. Fena ve yoklukla yoğrulmuş bir sevgi ise insana lezzetten ziyade azap verir. Kalb, ancak Allah sevgisi ile tatmin olabilir. Fani ve geçici mahlûkat ile tatmin olmaz.

Diğeri ise, Allah namına ve Allah hesabına sevmektir. Mahlûkatı Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarına birer ayna ve O’nun sevgisine vesile olduğu için muhabbet etmektir. Bu sevgi Allah’ın razı olduğu bir sevgidir.

Mesela, bir çiçeğe bakıldığı zaman, o çiçekte sevilmeye layık ne varsa hepsi Allah’ın sonsuz güzelliğinden gelen zayıf bir tecellidir. Güzelliğin asıl kaynağı Allah’ın sonsuz cemalidir.

İşte kâinatta sevgiye sebep olan bütün güzellikler, mükemmellikler ve iyilikler Allah’tan geliyor. Mahlûkattaki bütün güzellikler O’nun sonsuz isim ve sıfatlarının çok perdelerden geçmiş zayıf birer tecellileridir. Biz bu tecellileri Allah için ve O’nun hesabına sevebiliriz. Anne ve babamızı Allah’ın birer mahlûku noktasından sevebiliriz. Allah için ve O’nun hesabına ne kadar sevip hürmet etsek azdır.

Üstad'ın şu ifadeleri konumuzu özetlemektedir, şöyle ki:

“İkincisi: Çok Sözlerde izah ettiğimiz gibi, herşey, mânâ-yı ismiyle ve kendine bakan vecihte hiçtir; kendi zâtında müstakil ve bizatihî sabit bir vücudu yok. Ve yalnız kendi başıyla kaim bir hakikati yok. Fakat Cenâb-ı Hakka bakan vecihte ise, yani mânâ-yı harfiyle olsa, hiç değil. Çünkü onda cilvesi görünen esmâ-i bâkiye var. Mâdum değil; çünkü sermedî bir vücudun gölgesini taşıyor. Hakikati vardır, sabittir, hem yüksektir. Çünkü mazhar olduğu bâki bir ismin sabit bir nevi gölgesidir.” (6)

Dipnotlar:

(1) Şualar, 4. Şua

(2) Mektubat, Dokuzuncu Mektup.

(3) Sözler, On Yedinci Söz, İkinci Makam.

(4) Sözler, 24. Söz

(5) İşarat’ülİ’caz

(6) Mektubat, On Beşinci Mektup.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...