Block title
Block content

Aziz Üstadımızın; hayra ve fazilete teşvik amaçlı ifadelerin nasıl anlaşılacağı ile ilgili nazara verdiği hakikatler, fevkalade tatminkâr olmakla beraber, bu hakikati idrakten mahrum olanların gurur ve enaniyete kapıldığı...

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Aziz üstadımızın bu anlamdaki hayra ve fazilete teşvik amaçlı ifadelerin nasıl anlaşılacağı ile ilgili nazara verdiği hakikatler, fevkalade tatminkâr olmakla beraber, bu hakikati idrakten mahrum olanların nasıl gurur ve enaniyete kapıldığını, evradlarında ve ezkarlarında mahfiyet ve tevazu alameti zuhur etmesi icap ederken iltifat, hürmet ve alaka beklemeleri, maalesef bu sebepten ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.

 

Sual: Bugün sabiyyi müteşeyyihlerin ve ucuz maneviyat ehli olanların toplum içerisindeki ağırlıkları ve müessiriyetlerinin de temelinde bu yanlış mülahazalar yattığından, bu meselenin zamanın ihtiyacına binaen biraz daha izahını rica ediyoruz?

 

Bu hadislerin hikmeti, ibadetler konusunda gevşek olanları ibadete teşvik etmek, günahlara meyilleri olanları da o günahlardan sakındırmaktır.

 

Bir Müslüman, bu hikmete tamamen zıt bir şekilde, amellerine güvenirse, iki hata etmiş olur.

 

Biri, hadisleri yanlış anlama ve yorumlama hatası, diğeri de amelleri yapan kendiymiş gibi bir vehme kapılarak, ucub hastalığına düşmesidir.

 

Âyet-i kerimede haber verildiği gibi, zerre kadar iyilik de kötülük de tartılacaktır. Tartının sadece iyilik kefesine bakıp kendini aldatmak, nefsin bir hilesi, şeytanın bir desisesidir. Böyle bir desiseye kapılan kişi noksanlarını ve günahlarını görmeyip, sadece bir kısım iyiliklerini nazara almakla, kendisi için tövbe kapısını ve noksanlarını telafi etme yolunu kapamış olur.

 

İnsanın işlediği amellere güvenmesi, “Ben bu amelleri işledikten sonra artık cehenneme gitmem.” diyerek, cennetini garanti görmesi dalalettir, yani İslam’a uymayan yanlış bir düşüncedir. Üstat Hazretleri,

“Dalâlet fikrîdir; zulümât kalbîdir; israf cesedîdir."(1)

buyurmuşlardır. İstikametten sapan her fikir ya ifrat veya tefrittir, her ikisi de yanlıştır ve dalaletin tarifine girer.

 

İnsan yaptığı iyiliklere sahip çıkamaz.

“Sana bir güzellik isabet ederse bu Allah’tandır, bir kötülük isabet ederse o da nefsindendir.”(Nisa, 4/79)

âyet-i kerimesi bu gerçeği çok açık olarak ders vermektedir. 

 

İyilik ve güzelliğin Allah’tan olduğunu şöyle açıklayabiliriz:

 

İmandan sonra en büyük güzellik olan namazı örnek verelim: İnsan namaz kıldığı için kendini cennetlik göremez. Zira, onun namazdaki hissesi çok azdır. Evvela, namazı emreden Allah’tır. Namazın birinci şartı olan vakti getiren yine O’dur. Mesela, ikindi namazını kılacaksak öğleden ikindiye kadar geçen süre içinde dünyayı döndürüp bizi ikindi vaktine ulaştıran Allah’tır. Namazda okuduğumuz sureleri inzal eden de O olduğu gibi, namaz kıldığımız bedenimizi yaratan da O’dur.

 

Bizim namazdaki hissemiz, sadece bir niyet meselesidir. Yani, irademizi namaz kılmamaya değil de kılmaya yönlendirmemizdir. Biz sadece bedenimizle değil, ciğerlerimize çektiğimiz havadan, bizi aydınlatan güneşe, üzerinde durduğumuz yer küresine kadar nice mahlukların yardımıyla namazımızı eda ediyoruz. Bu haricî nimetlerin de hiçbirine nefsimiz sahip çıkamaz, hepsi Allah’ın birer ihsanıdır.

 

Kötülükler ise nefsimizdendir. Örneğimizde, kötülüğü “namaz kılmamak” olarak aldığımızda, kılmamanın faili kendi nefsimizdir.

 

Şuurlu bir ayna kabul edelim. Bu ayna parlak yüzünü güneşe çevirdiğinde güneş onda tecelli eder. Ancak, bu ayna “Güneşi ben getirip içime aldım. Bu ışıklar ve onlardaki bu renkler de benim kendi hünerimdir.” diyemez. Bütün bu güzellikler güneştendir. Ama o ayna güneşe sırtını çevirdiğinde karanlıkta kalır ve bunun faili kendisi olur.

 

O hâlde, bir insan bütün ibadetlerini hassasiyetle yerine getirse ve bütün haramlardan da sakınsa, yine cennetini garanti görmemeli, korku ve ümit arasında yaşamalıdır. Zira, iyiliklerde onun hakkı çok az olduğu gibi, akıbetinin ne olacağı da kesin değildir. Ömrünün bundan sonraki bölümünü de aynı istikamette geçireceği konusunda bir garantisi yoktur. Ağır bir imtihana tabi tutulup kaybedebilir. Şeytanın bir desisesine kapılıp yanlış yola sapabilir.

 

Şimdi şöyle bir düşünelim:

 

Bütün ibadetlerini yerine getiren bir insanın ahiretini garanti görmesi dalalet olunca, nice emirleri terk eden, nice haramları işleyen bir kişinin, işlediği az bir amelle kurtulacağına inanması elbette dalalettir, istikametten uzak bir anlayıştır; nefsin ve şeytanın bir oyunudur.

“Hem insanın vücudu ve cesedi bile onun değildir. Çünkü kendisinin eser-i san'atı değildir. O vücudu yolda bulmuş, lakita olarak temellük de etmiş değildir. Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için yere atılmış da insan almış değildir. Ancak o vücud hâvi olduğu garib san'at, acib nakışların şehadetiyle, bir Sâni'-i Hakîm'in dest-i kudretinden çıkmış kıymettar bir hane olup, insan o hanede emaneten oturur. O vücudda yapılan binlerce tasarrufattan ancak bir tane insana aittir.”(2)

İnsan, şu vücudunu ve cesedini kendisi yapmadığına, yolda da bulmadığına göre, geriye tek yol kalıyor: Emanet. Bu vücut Allah’ın eseridir, bizde emanet olarak bulunmaktadır.

 

“Binaenaleyh لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللّهِ de.”

“Mülk ancak O’nundur. Ne kadar medih ve sena varsa hepsi O’na hastır. Ve kimsede, Onun ihsan ettiği kuvvet dışında bir kuvvet yoktur. Kuvvet ve kudret de ancak Ona mahsustur.”

 

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Lemeat.

(2) bk. Mesnevi, Katre, Hatime.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Üçüncü Dal, Onuncu Asıl | Yazar: Ahmet ÇOLAK (Dr) | Okunma Sayısı: 1109 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...