Block title
Block content

Bazı kimseler "Niçin Risale-i Nurları çok okuyorsunuz da başka kitapları okumuyorsunuz? Hadis, meal okumayacak mıyız?" diyorlar. Bu düşünceyi nasıl değerlendirirsiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

    Bir kişi eserini telif eder; ama o eserin kalitesini okuyucu takdir eder. Kimse bu eserleri zorla okutmuyor. Burada tamamen insanlar kendi ihtiyar ve iradesiyle ve ihtiyaç duyduğundan okumaktadırlar. Demek ki, kendisini okutma meziyeti Risale-i Nur’da var. Bir insan sevdiği bir şiir veya bir kasideyi birkaç defa okusa ondan usanır. Ama bu eserleri okuyanlar ondan asla usanmıyor, büyük bir şevkle tekrar tekrar okuyorlar. Risale-i Nurlar raflarda durmuyor, hep rahlelerin üzerinde, okuyucunun elinde ve cebinde dolaşıyor.

    Elbetteki, namaz, hac, zekat, oruç, nikah ve diğer fıkhi meseleleri ve hükümleri öğrenmek için fıkıh ilmine ve bu sahada yazılmış kitaplara müracaat etmek lazımdır. Nitekim Üstad Bediüzzaman Hazretleri, bazı ihtisas gerektiren konuları, ehl-i ihtisasa havale etmiş, onlara atıflar yapmıştır. Mesela, Sözler’de, mütekellim ulemasının imkan ve hudusa dair delillerinin tafsilatı, “Şerhü’l-Mevâkıf” ve “Şerhü’l-Makasıd” gibi muhakkiklerin büyük kitaplarına havale edilmiştir. Muhakemat’ta, İmam-ı Râzî, İbrahim Hakkı, İmam-ı Gazali, Hüseyin-i Cisrî, İbn-i Hümam, İmam-ı Şafi gibi dahi imam ve ulemalar hakkında “onların halka-i dersinde otur, dinle..” “Arkalarına düş.” gibi ifadeler kullanmış, ihtisas gerektiren konulara ihtiyaç ve lüzum hissedildiğinde; işin ehillerinden öğrenilebileceği ve gerektiğinde o kitaplara müracaat edilebileceği ifade etmiştir. Akıl ve mantığın, ilim ve hikmetin de gereği budur. Üstad Bediüzzaman Hazretleri özellikle “İşârâtü’l-İ’caz” eserinin sonunda; Kur’an’ın ve İslamiyet’in ulviyetini beyan eden Prens Bismarck, Dr. Maurice, John Davanport, Carylyle ve Edward Gibbon gibi bir çok ecnebi feylesofun düşüncelerine yer vermiştir. Bundan anlaşılır ki, bu noktada hiçbir taassup söz konusu değil. Üstad bu şahısların eserlerini okuduğu gibi, nur talebeleri de bu tür eserleri okuyup tetkik etmektedirler.

    Üstad’ın kırk kitabı sürekli olarak mütalaa ettiği, Tarihçe-i Hayat adlı eserinde şöyle ifade edilir:

“Kur'an hakaikının anahtarı olacak ve şüpehata karşı muhafaza ve mukabele edecek hikmet ve fünun-u İslâmiyeye dair kırk risaleyi iki senede hıfzına aldı. Her gün bir parça ezberden okumak suretiyle, hepsini üç ayda ancak devrediyordu. 'Mirkat' ismindeki kitabı, haşiye ve şerh olmaksızın hıfzetmeye başladı.”(1)

    Üstad Hazretleri şöyle buyurmaktadır:

“Risale-i Nur, hakaik-i İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor.”(2)

Burada ifade edilmek istenen asıl maksat, Risale-i Nur’ların “iman hakikatları” noktasında başka eserlere ihtiyaç bırakmadığıdır. Yoksa Risale-i Nurlar her konuda ve her mevzuda kâfidir diye mutlak bir ifade yoktur.

    Şunu da ifade edelim ki, her insan kendi mesleğinin detaylarını öğrenmek ve o sahada daha da ileri gitmek ister. Risale-i Nur bizim mesleğimizdir. Her nur talebesinin bu eserleri çok iyi okuması, anlaması ve hayatına tatbik etmesi lazımdır. Üstadımızın da beyan ettiği gibi, “Hakiki ve hakikattar Nur talebesi, mürşid aramaz, ihtiyaç da duymaz. Risale-i Nur, hakikat mesleğinde mürşid olarak kâfi ve vafidir.”

    Evet, Kur’an’ın manevi bir tefsiri olan Risale-i Nurdaki ulvi hakikatler, îman, marifet, ahlak, edep ve irfan sahasında büyük fütuhatlar yapmış, başta Arapça ve İngilizce olmak üzere kırktan fazla dile çevrilmiş ve hamiyetli ve gayretli insanlar tarafından Avrupa, Amerika, Afrika ve Asya kıtalarına kadar ulaştırılmıştır.

    Medrese ve tekkeler kapatılınca, Cenab-ı Hak lütuf ve kereminden Risale-i Nur gibi bir eser nasip etti. Eskiden Arapça, Kur’an, hadis, kelam ve fıkıh gibi dersler, müderrisler tarafından okutulurdu. Burada tedrisat görenler ise on beş yıl okutulduktan sonra ancak alî ilimlere çıkılabilirdi. Zaten o medreselerde herkes de okuyamazdı. İşte kapatılan o medrese ve tekkelere bedel, Risale-i Nur öyle bir mektep ve medrese oldu ki, her kesimden, her meslek grubundan talebesi var. Bu hizmet sadece belli bir yaş grubuna münhasır değildir. Çocuklar, gençler, ihtiyarlar, hanımlar, mütefekkirler, araştırmacılar, ilim adamları bu mektebin birer talebesidirler. Bu eserleri okuyan herkes istidat ve kabiliyeti nisbetinde ondan bir hisse alır, kalbine ve ruhuna nakşeder.

    Üstad Hazretleri bu hakikatı şöyle ifade eder:

    “Evet Risale-i Nur on beş senede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikîyi, on beş haftada ve bazılara on beş günde kazandırdığına, yirmi senede yirmi bin zât tecrübeleriyle şehadet ederler.”

    “Tevfik-i İlahî refiki olan adam, tarîkat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet Kur'an'dan, hakikat-ı tarîkatı -tarîkatsız- feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza maksud-u bizzât olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın îsal edici bir yol buldum.”(3)

    Risale-i Nur’daki bütün hakikatler, bu asırdaki insanların fıtratına uygun, fevkalade orijinal ve mükemmeldir. Risale-i Nur’un mevzuları gibi, o mevzuları meydana getiren cümleler ve kelimeler de gayet mükemmel ve orjinaldir. Onlar hiçbir kitaptan alınmamış, Üstadın kalbine doğrudan Kur’an’dan ilham edilmiştir.

    Bu hizmet bir mekâna, belirli bir merkeze ve bir şahsa bağlı değildir. Bu hizmet bütün dünyayı içine alacak şekilde çok geniştir. Bu dersleri okuyanların hepsi talebe ve şakirttir. Bu talebelik ise bir ömür boyu devam etmektedir. Üstadımız bu zamanın “şahs-ı maneviye” zamanı olduğunu söylüyor ve “Said yoktur, Said’in ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakaik-i Kur’aniye’dir.” “Ben de sizin ders arkadaşınızım.” diyerek, kendisinin de Risale-i Nur’un bir talebesi olduğunu ifade ediyor.

    Şimdi aktar-ı alemde hem kemiyeten ve hem de keyfiyeten büyüyen azim bir cemaat var. Bediüzzaman Hazretlerinin “Ben rahmet-i İlâhîden ümit ederim ki, mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek...” müjdesi, bu cemaatın yapmış oldukları hizmetler ile tahakkuk etmektedir.

    Evet, dünyanın hiçbir yerinde yaşları, meslekleri, branşları ayrı olan milyonlarca insanı bir araya getiren, birbiri ile kaynaştıran, onları bir akraba haline getiren, insan sevgisinin ve uhuvvetin ehemmiyetini ortaya koyan, onlara bir hedef gösteren bir başka ekol yoktur. Bu bakımdan Risale-i Nur, bir cihan üniversitesidir. Üstad Hazretleri Münâzarat adlı eserinde şöyle buyurur:

    “İslâmiyet hariçte temessül etse; bir menzili mekteb, bir hücresi medrese, bir köşesi zâviye, salonu dahi mecmaü’l küll, biri diğerinini noksanını tekmil için bir meclis-i şûra olarak, bir kasr-ı meşîd-i nuranî timsalinde arz-ı dîdar edecektir. Âyine kendince güneşi temsil ettiği gibi, şu Medresetü’z Zehrâ dahi o kasr-ı İlâhîyi haricen temsil edecektir."(4)

    Üstad'ın harika bir şekilde izah ettiği bu hizmeti, bu asırda Risale-i Nur hakkıyla ifa ve temsil etmektedir.

    Risale-i Nur talebeleri büyük bir hamiyet, ciddî bir gayret, yüksek bir fedakârlık, azamî ihlas ve sebatla hizmetlerine devam ediyorlar. Onlar, vazifelerinin sadece tebliğ olduğunun şuurunda olarak, “Vazifeni yap, vazife-i İlahiye’ye karışma” düsturu ile hareket etmektedirler. Risale-i Nur hizmetinde, rekabeti intaç edecek hiçbir şey yoktur. “Fenafil ihvan” yani; kardeşinde fani olmak, en büyük bir düsturdur.  Risale-i Nurlar, talebelerine en büyük bir haslet olan “başkalarını kendi nefsine tercih etmek” hasletini, maddî ve manevî menfaatten feragat etmeyi, tevazuyu, mahviyeti, ihlas ve sadakati ders veren büyük düsturlar ve hakikatler hazinesidir.

Dipnotlar:

(1) bk. Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatı.

(2) bk. Kastamonu Lahikası, (48. Mektup)

(3) bk. age., (84. Mektup)

(4) bk. Münazarat, Sualler ve Cevaplar.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...