Block title
Block content

Bazı küfür ehli, -haşa- Allah'ın zalim olduğunu söylüyorlar. Gerekçe ise, bu dünyada bize yaşlılıklar, hastalıklar ve insani zaaflar verdiğini söylüyorlar. Risaleler ışığında nasıl cevap verebiliriz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Evvela, böyleleri zulmün ne demek olduğunu bilmiyor. İmam Gazali zulmü, "Bir başkasının mülkünde haksız yere tasarrufta bulunmak." şeklinde tarif ediyor. Demek kişinin kendi mülkünde tedbir ve tasarrufu, zulüm kapsamına girmiyor. Her şey Allah’ın mülküdür ve mülkünde dilediği gibi tedbir ve tasarruf eder. Öyle ise Allah’ın mülkünden olan insanın itiraz ve şikayete hakkı yoktur.

İkincisi, Allah’ın, mülkündeki tasarruflarında  bizim bilmediğimiz ve göremediğimiz sayısız şefkat ve hikmet noktaları var. Öyle ise bütün hikmetler ihata edilmeden, hükme gitmek yanlış ve hatalı olur.

Üçüncüsü, şerri yaratmak şer değil, şerri kesp etmek şerdir. Allah’ın kainattaki cüzi şerleri bazı hikmet ve maslahatların tahakkuk ve tezahürü  için yaratması şer sayılmaz. Bunları cüzi irade ile irtikap etmek ve onları kendi aleyhimize çevirmek şer oluyor. Yani Allah kainatı yaratırken, mutlak hayır üzerine yaratmıştır. İnsan ise suiradesi ile bazı hayırları kendi aleyhine çevirmek sureti ile şer yapmaktadır. Öyle ise burada İlahi adalete mugayir bir durum yok.

Mesela, yağmurun sayısız hikmet ve faydaları varken, insan dere önüne gelip ev yapar, sonra yağmur seli onu alıp götürür. İnsan kalkıp, yağmur benim evimi aldı, öyle ise şerdir, zulümdür diyemez. Yağmur hayır iken, insan bu hayrı tedbirsizliği yüzünden kendine şer yaptı.

Dördüncüsü, maddeciler işin sebep sonuç kısmına, yani işin madde cihetine yöneldikleri için o sebebin arkasında iman ve hidayet ile algılanabilecek sayısız mana ve maksatları göremiyorlar. Doğal olarak, cüzi şerler onların nazarında şişerek külli şer ve zulüm  şekline dönüşüyor. Tıpkı ruh hastası olan birisinin karanlıkta sanrı (halüsinasyon) görmesi gibi, bu maddeciler de büyük bir hayra hizmet eden küçük ve basit şerleri, adeta kainatı sarmalamış bir örtü gibi telakki ediyorlar. Bu onların ruhi bir marazından başka bir şey değildir.

Beşincisi, Allah’ın isimleri, hükümlerinin ve manalarının gereğini yapıp, fiiliyat aleminde görünmek ve tecelli etmek isterler. Nasıl ressamlığa kabiliyetli olan birisi resim kabiliyetini göstermek için önce resim yapar, sonra da o resimleri sergilemek için bir sergi salonu açar. Temsilde hata olmasın, Allah’ın her bir ismi de kendi hüküm ve manasını görmek ve göstermek ister. Hal böyle olunca, Allah bütün isimlerinin mana ve hükümlerinin gereğini icra eder ve ediyor.

Mesela, Allah’ın Şafi ismi kendi mana ve hükmünü gösterip icra etmek için nasıl hastalığı iktiza ediyor ise, Rezzak ismi de açlığı ister. Muhyi ismi hayatı iktiza ederken, Mümit ismi ölümü ve ölüme aracı olan vesileleri ister. İnsanın başına gelen musibet ve sıkıntıların en önemli gerekçesi bu isimlerin sahnelenme isteğidir.

Allah kainatta tertip ve sebepler vasıtası ile iş gördüğü için, bir neticeye ve sonuca ulaşmak bu tertip ve sebepleri kat etmek ile mümkündür. Yani bir elmayı yemek için, ağacı dikip, bakıp öyle yiyeceksin. Bu dikmek ve bakmak insan için bir zahmettir, lakin neticesi olan elma ise bir rahmettir. Demek zahmetin neticesi rahmettir. Namaz kılmak nefse bir zahmettir, lakin dünyevi ve uhrevi faydaları ise bir rahmettir. Oruç tutmak nefse bir eziyet ve zahmettir, lakin neticesinde kalp ve ruhun inkişaf edip letafet kazanması ve kabir ve ahirette cennet kazanılması da bunun rahmeti ve ücretidir.

Musibetler ve dünyevi sıkıntılar nefis ve cisim için birer elem ve azap gibidir. Lakin sabır ve metanet ile onlara razı olmak ve isyan etmeden teslim olmakta, hem dünyevi hem de uhrevi çok lezzetler vardır. Orucun açlığı bir elemdir, lakin neticesindeki menfaat ve faydalar bunun lezzetleri hükmündedir. Burada oruç meşakkat iken, kabirde hakiki ve baki  bir lezzet olacaktır. Bunu diğer ibadet ve amellere de tatbik edebiliriz.

Mesela, bir derviş şiddetli bir riyazet ve çile ile nefisine büyük zahmet ve elemler verdirir. Ama sonunda nefsin o kesif arzuları kırılıp, ruh ve kalp mahiyetinde hükmetmeye başlayınca, o zahmet ve elemler rahmet ve ulvi lezzetlere dönüşür. Velayet makamının o nurlu ve tatlı meyvelerini tadar. Yalnız, bu tatmak, zahmet ve elemin bir neticesidir. Yoksa zahmet ve elemleri atlayarak rahmet ve lezzetlere ulaşılmıyor.

Altıncısı, bu zahmet ve sebep perdeleri, İlahi isimlerin terbiye ve talimi içindirler. Yani bu perdeler ve zahmetler olmasa o isimler anlaşılmaz.

Bir heykeltıraş kaba saba bir taşı eline alır, onu çekiç ve keskisi ile şekilden şekle sokar. Bazen kırar, bazen döver, bazen ortadan yarar, bazen kaba yerlerini inceltir, bazen çıkıntılarını törpüler ve hakeza. En sonunda ortaya çok kıymetli bir heykel çıkar. Başlangıçta kaba saba bir taş iken, zorlu ve meşakkatli bir süreçten sonra paha biçilmez bir sanat haline gelmiştir.

İşte insan da aynı bu madenler ve taşlar gibi çok geniş ve mükemmel istidatlar ile dünyaya gelir, ama işlenmediği ve inkişaf etmediği için hiçbir değer ve kıymet ifade etmez. Bu yüzden Allah  insandaki bu kıymet ve değeri açığa çıkarmak ve inkişaf ettirmek için heykeltıraşın taşı işlemesi gibi, insanı işler ve imtihana tabi tutar. Bu imtihan ve işlemek esnasında insan bazı sıkıntı ve meşakkatler çeker, ama netice itibari ile insan  insan-ı kamil olup cennete layık bir kıymet kazanır. Tıpkı kaba taşın paha biçilmez bir yapıt olması gibi, insan da kainata bir halife olur.

Mesela, insandaki akıl ve kalp iki kıymetli madendir. Allah bu madenleri işletmek için insanı bir takım merhale ve süreçlerden geçirir. İnsanın çocukluk devresinde aklı ve kalbi basit ve ilkeldir. Daha sonra hayatın süzgeçlerinden ve imbiklerinden geçtikçe tekemmül eder ve keskinleşir. Hatta her yıl içinde bu gelişimi görmek mümkündür. Bunun en somut örneği, ilkokul ile üniversite arasındaki sınıf ve derecelerdir. İlkokulda harfleri hecelerken, üniversitede en zor problemleri çözer. Bu kemale kavuşmak için eğitim ve öğretim süzgeçlerinden geçilip gelinmiştir. Çocukken, kalp basit şeyleri sever ve onlarla meşgul olur, ama büyüdükçe sevdiği şeyler de değişir ve karmaşıklaşır. Bu da kalbin hareket ile tekemmül ettiğinin bir emaresidir.

Sabır kuvveti genç ve toy olan insanda az iken, hayatın süzgeçlerinden geçmiş ihtiyar insanlarda daha fazladır. Bu da insanın fıtratına konulmuş önemli bir madendir. Bu maden olmasa acılar ve sıkıntılar insanı bitirir. Ama Allah bu acı ve sıkıntılara karşı mukavemet olsun diye sabır kuvvetini insana vermiştir. İşte insan bu sabır madenini işlettirip inkişaf ettirirse, her alanda başarı sağlar. Zira bütün başarıların temelinde sabır vardır. Bu bakış açısını ve ölçüsünü diğer duygu ve latifelerimize  de tatbik edebiliriz.

İşte insanın kabiliyetlerinin inkişaf ve tezahür etmesi bu şekilde cereyan ediyor.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...