Block title
Block content

Bediüzzaman; Davası, Evrenselliği, Cihad Anlayışı Işığında Orta Doğu Meselesi

 

Umumen bütün Müslümanların, hususen İslâmî incelemelerde mütehassıs olan­ların, Osmanlı mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursî tarafından telif edilen risalelere karşı ilgileri açık bir hal almaktadır.

Bu sebeple, Bediüzzaman hakkındaki görüşlerimi üç ana eksende belirtmeyi uy­gun buldum.

Birinci eksen: Bediüzzaman Said Nursî bizzat o dönemde ve yine bizzat o me­kânda neden zuhur etmiştir?

İkinci eksen: Bediüzzaman Said Nursî'nin dâvâsındaki evrensellik.

Üçüncü eksen: Bediüzzaman Said Nursî'nin fıkha dair sunduğu yenilik. İslâm âleminde siyasî konulardaki yeni meselelerle ilgili değerlendirmeleri. Bunlar arasında yer alan İslâmdaki cihada yaklaşımı ve bu yaklaşımın iki binli yıllara beş kala, günü­müz Orta Doğu olaylarında üstlenebileceği rol. Bediüzzaman Said Nursî'nin cihad anlayışının birinci asırdan yirminci asra kadar, devletlerarası münasebetlerdeki yeri.

Birinci Eksen:

Bediüzzaman'ın Belirgin Bir Zaman ve Mekânda Zuhur Etmesi

Bediüzzaman'ın da içinde yaşadığı, Osmanlı Devletinin çöküşünün sebeplerinden olup, bizi de yakından ilgilendiren iki tanesi fikrî ve felsefî âmillerdir. Hiç şüphesiz bu iki âmil, Osmanlı Devletinin çöküşünde baş rol oynayan iki etken olmuştur. Bu amiller günümüzde fikir mücadeleleri olarak da bilinen ve Osmanlı Devletine Batılı fikir akımlarının girmesini ve özellikle gençlerin bu fikirlerin etkisi altında kalmasını sağlayan sebeplerdir.

Batı düşüncesi Osmanlı Devletinde, devletin çöküşü öncesinden itibaren intişar etmeye başlamıştır ve İslâm ümmetinin tamamını feci bir akibete sürükleyen bu çö­küşün hazırlanmasında temel unsur olmuştur. Bu düşünce, Osmanlı Devleti dahi­linde felsefe ekolü içinde yer tutmuştur.

Bu duruma bazı çarpıcı örnekler verelim: İslâm düşüncesi, yönetim esasları açı­sından bir hayli zengindir. Ümmetin temel işlerini yerine getirmede, şûra, ehl-i hall ve akd ve demokrasi gibi prensiplere dayanır. Batı düşüncesinin idare esaslarından bir kısmı İslâmla aynı olduğu halde, bir kısmı muhteliftir. Diğer yandan, İslâm üm­metinin kültür birikimi, Avrupa kültürüne nazaran daha zengindir. İslâmın eğitim sistemi mütekamil bir seviyededir ve bu yüzden Avrupa sistemine kat'iyyen ihtiyaç bulunmamaktadır.

Asıl anlatmak istediklerim bunlar değildir. Anlatacaklarım daha ziyade bu gibi fikirlerin Osmanlı âlemine giriş dönemidir. Diyorum ki; bütün bu gelişmeler Tanzi­matın öncesinde ve sonrasında Batı düşüncesinin istila etmesini netice vermiş, hattâ bu fikirler itikad ve iman alanına dahi girmiştir. Neticede, özellikle maddiyyun mez­hebi umumi bir şekilde insanlar arasında intişaretmiştir. Bu maddiyyun akımı ve fel­sefe dalgaları, öncelikle Osmanlı gençlerini, daha sonra da istiklale kavuşmanın ar­dından Türk gençlerini düşünce alanında sarsıntıya uğratmıştır. Mezkur felsefe ve maddiyyun akımları, insanların İslâm dininden kaparılmasını ortaya çıkaracak tohum­ları devlet içine ekmiştir.

Bu çözülmenin iyiden iyiye kendini göstermesiyle, Türkiye'deki Batı felsefe akımlarının önünü kesecek bir İslâm felsefesi ikame etme zarureti doğdu. Bu görev Bediüzzaman Said Nursî için mukadder bir vazifeydi. Yaptığı ilmi tahlillerle, Batı maddeciliği ve inkârcılığı fikirlerinin ağına düşmüş gençleri kurtarmaya ve onları tekrar İslâm sınırları dahiline almaya çalıştı. İmanla ilgili bu ilmi tahliller, insanlar ve Müslümanlar arasında İslâm akîdesininyeniden tesis edilmesi gayesini güdüyordu. İlmî ve imani tahlil gayretleri Risale-i Nur ismi altında biraraya getirildi.

Ancak bazı­ları Risale-i Nur'u felsefeyle itham ettiler. Buna verilecek cevap, felsefeyi kullan­madaki muradı, Türkiye'de bu dönemdekiaydınlar ve üniversite talebeleri arasında hakimiyet kuran Batılı materyalist düşüncesine meydan okumaktır. Benim görüşüm; Türkiye'deki Batı felsefesine karşı verilecek mücadelede, Bediüzzaman'ın Risale-i Nur'daki felsefesine büyük ihtiyaç vardır.

İkinci Eksen:

Bediüzzaman Said Nursî'nin Dâvâsındaki Evrensellik

Nurculuk dâvâsının sahibi Bediüzzaman, sadece belirli bir bölge problemleriyle ilgilenmemişti. Onun hitabı, bütün Müslümanların faydasına yönelik umûmî, İslâmî bir hitaptı. Hakikaten onun bakış açısı ve felsefesi tecdid ile vasfedilebilir. Bediüz­zaman Said Nursî'nin bizzat kendisine bu yüzden müceddidlik sıfatı verilebilir. Zira hayatı boyunca sayısız problemlere karşılaşmış, bunlara uygun çözümler ve yorum­lar getirmiştir. Örneğin, bu asırda bütünİslâm âleminin dört bir yanında yayılmakta olan anarşi meselesinde Bediüzzaman, en uygun tedavi ve çözüm yolları getirmiş­tir. Bediüzzaman'ın anarşiye çare olarak gösterdiği çözüm yollarından burada bah­setmeyeceğim. Bu konuda Türkçe olarak yayınlanmış eserler olmasına rağmen, bu eserler henüz diğer dillere tercüme edilmemiştir. Bunların süratle tercüme edilmesi, İslâm âlemindeki siyasete, idareye ve halklara, hatta bütün insanlığa büyük hizmet edeceği görüşündeyim.

Bediüzzaman'ın demokrasi alanındaki görüşleri ve felsefesi, İslâm âleminde yeni bir anlayıştır. Burada, onun yönetim ve devlete karşı tavrı, hiddet ve düşmanlıkla mukabeleden çok uzak bir tavır olduğuna işaret etmeliyim.

Günümüzde bu eserler, Müslüman mütercimler arasında ismi pek duyulmamış güçlü bir mütercim tarafından Arapçaya tercüme edilmiştir. Bu tercüme ile, Risale-i Nur İslâm kültür tarihine ve İslâmî düşünceye en geniş kapısından dahil olabilecek seviyeye ulaşmıştır.

Risale-i Nur'un Osmanlıcadan, daha doğrusu Türkçeden Arapçaya tercümesi, bu Risalelerin Anadoludan bütün dünyaya-Arab âlemine demiyorum, bütün âleme di­yorum-çıkabilme imkânı sağlayacaktır. Çünkü Arapça daha önceden olduğu gibi, şimdi de evrensel bir lisandır. Yine bu dilin bütün Müslümanlar için birleştirici ana lisan olduğunu da söylemek istemiyorum; bilakis dünya çapında Arapçayı okuyabi­len okuyucuların sayısının alabildiğine çok olduğunu vurgulamak istiyorum.

Öteden beri Risale-i Nur'ların Rusçaya da tercüme edilmesi taraftarıydım. Çünkü Türkistan Müslümanları, Gagavuzlar ve diğer Müslüman gruplar Rusçayı bilmekteydiler. Rusça konusunda, buradaki Müslümanlar arasında bir birlik bulun­maktaydı. Lakin Sovyetler Birliğinin çökmesi, ardından bölgesel çatışmaların başla­ması, Türkî cumhuriyetlerin bir bir kendini göstermesi ve bunun paralelinde milli­yetçiliğin ön plana çıkması, bu yeni cumhuriyetleri kendi mahalli lehçelerine dön­meye yöneltmişlerdir. Örneğin Özbekçe, son on seneden bu yana kendini Rusçanın hâkimiyetinden kurtarmak istemektedir. Bu durumda Risale-i Nur'un Arapçaya ter­cümesiyle, Orta Asya'da, Türkistan'da, Gagavuzlar arasında ve diğer komünist ülke­lerde yayılma imkânına kavuşacaktır. Böylelikle İhsan Kasım Salihî'nin tercümeleri, Risale-i Nur'a dünya çapında bir fırsat sağlayacaktır.

Burada yeni bir görüş daha beyan etmek istiyorum; Eğer Risale-i Nur, bizzat müellifi tarafından kendi döneminde Arapçaya tercüme edilmiş olsaydı, Osmanlı devletinin son zamanlarında ve Türkiye'de yayıldığı sıralarda, Arab âleminde de intişar eden batının maddiyyun düşüncesi karşısında  çok önemli bir eksiklik gideril­miş olacaktı. Böylelikle batının maddiyyun fikri karşısında gayet güçlü ve kuvvetli bir İslâm felsefesi akımı doğacaktı.

Bediüzzaman Said Nursî'nin dâvâsının cihanşümûl olabilmesi için, İslâm âleminin problemlerini tedavi eden ve İslâm düşüncesinde yenilik getiren bu eserlerin özel­likle Arapçaya tercüme edilmesini gerekli görüyorum. Böylelikle devletlerin, ce­maatlerin ve fertlerin karşılaştıkları bütün müşkilleri çözme ve istifade etmelerine büyük bir kolaylık ve imkân sağlanmış olacaktır. Bunun en iyi örneği, Bediüzza­man'ın bu eserleriyle Türkiye'deki milliyetçilik, anarşi ve siyaset gibi konularda orta­ya çıkan problemleri çok iyi bir şekilde çözümlemesidir.

Üçüncü Eksen:

Bediüzzaman'a Göre Cihad Anlayışı ve Orta Doğu Problemiyle İlgili Ulaştığı Netice

Bediüzzaman'a göre cihad, cihad-ı maddî ve cihad-ı mânevî olarak ikiye ayrılır. Düşmanlarla mücadelenin her zaman silâhla yapılması taraftarı değildir. Daha ziyade barış tarafına meylettiğini 16. Lem'ada şöyle beyan eder;

"Harb belâsı hizmet-i Kur'âniyemize mühim bir zarardır. Bizim en fedakâr ve en kıymetli kardeşlerimizin ekserisi kırk beşten aşağı olduğundan, harb vasıtasıyla vazife-i kudsiye-i Kur'âniyeyi bırakıp askere gitmeye mecbur olacaktılar. Böyle yüzer kıymettarkardeşlerimizin hizmet-i Kur'âniye-i Nuriyeyi bırakıp maddî cihad topuzuna el atmakta, yüz bin lira kendi zararımı hissediyordum."2

Aynı Lem'ada buna ilaveten şöyle denilmektedir;

"Evet ehline göre kafirin veya mürtedin tecavüzatına set çekmek için topuz lâ­zımdır. Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok!"3

Bu ifadelerin mânâsı; Bediüzzaman eğer mümkünse-bu yorumu Mehmed Fırıncı isimli talebesinden işitmiştim-düşmanla olan meselelerin çözümünde barış yollarının denenmesi gerekir. Zira bu yol, askeri çözümlerin bir­çoğundan daha üstündür.

Bu görüşler, Filistin meselesinin zuhûrundan önce ortaya konulmuştur.

Bu sıralarda, bütün İslâm âleminden Filistin'deki yahudilerle savaşılmasına dair nâralar yükseliyordu. Arap âleminin âmmeten, İslâm âleminin hasseten içinde bu­lunduğu konum, yahudilerle görüşmeler yapmayı imkânsız kılıyordu. Hatta, Bir­leşmiş Milletlerce ortaya konulan taksim planı, İslâm dünyasından ve Arap âlemin­den muvafakat görmemişti. Neticede Araplarla yahudiler arasında çok sayıda savaş­lar meydana geldi ve en sonuncusu dışında bütün savaşlardan mağlup ve hezimete uğramış bir halde ayrıldı. Eğer bu esnada Bediüzzaman'ın görüşleri onlar tarafından tatbik edilmiş olsaydı, hep hüsranla sonuçlanan bu mücadelelerden daha kârlı sonuç­lar elde edeceklerdi. Biz burada Bediüzzaman'ın görüşlerini ne te'yid etmek, ne de muarız olmak kasdıyla bunları söylemiyoruz. Sadece bu görüşleri, konuyla olan bağlantısı miktarınca, olaylar doğrultusunda değerlendirmeye, hadiselere ışık tut­maya çalışıyoruz.

Bediüzzaman'ın vefatının üzerinden geçen uzun zaman sonunda ve Arapların İs­rail karşısında silahlı savaşa girmesinin ardından, Filistin meselesinin geldiği durum nedir? Onlar artık barış yoluyla çözüm aramaya, anlaşmayı kabule, topraklarını dip­lomatik yollarla kurtarmaya mecbur kalmışlardır. Zira beşeri ve maddi zararın nere­sinden dönülürse kârdır.

Bu çalışma, Bediüzzaman Said Nursî'nin  On Altıncı Lem'a ışığında, Orta Doğu hadisele­rinin ve Filistin meselesinin bir tefsiridir.

____________________

 Prof. Dr. MUHAMMED HARB

** Kahire Aynüşşems Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Osmanlı ve Türk Tarihi Anabilim Dalı Başkanı ve Mısır Osmanlı Araştırma Merkezi Başkanıdır. 1980 yılında İstanbul Üniversitesi ta­rih bölümünden mezun oldu. Arap ülkelerinde çıkan bazı gazete ve dergilerde yazıları yayınlan­maktadır. Osmanlı tarihi, Orta Asya ve Balkanlar hakkında kitaplar yayınladı.

Bazı kitapları şunlardır:

1. Dünya Medeniyet Tarihinde Osmanlılar.
2. Sultan Abdülhamid.
3. Ortaasya ve Balkanlarda Müslümanlar.
4. Bediüzzaman'ın Terbiye Metodu.
5. Necip Fazıl'ın "Bir İnsan Yaratma" adlı eserinin Arapçaya tercümesi.

2 Lem'alar, 105.
3 Lem'alar, 104.

Paylaş
Yükleniyor...