Block title
Block content

Bediüzzaman, Kur'an-ı Kerim'in Türkçeleştirilmesine karşı mıydı? Bununla ilgili bir risale hatırlıyorum da. Kur'an-ı Kerim'in mealini okumayı nasıl görüyor?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Risale-i Nurların Kur'an-ı Kerim mealine bakışını ifade eden birkaç alıntıyı aşağıya alıyoruz:

"Evet, nasıl İmam-i Âzam demiş: 'Lâ ilâhe illâllah tevhide alem ve isimdir.' Biz de deriz:"

"Kelimât-ı tesbihiye ve zikriyenin, hususan ezanda ve namazda olanların ekseriyet-i mutlakası, alem ve isim hükmüne geçmişler. Alem gibi, mânâ-yı lügavîsinden ziyade, mânâ-yı örfî-i şer'îsine bakılır. Öyleyse değişmeleri şer'an mümkün değildir. Her mü'mine bilmesi lâzım olan mücmel mânâları, yani muhtasar bir meâli ise, en âmi bir adam dahi çabuk öğrenir. Bütün ömrünü İslâmiyetle geçiren ve kafasını binler mâlâyâniyatla dolduran adamlar, bir iki haftada, hayat-ı ebediyesinin anahtarı olan şu kelimât-ı mübarekenin meâl-i icmâlîsini öğrenmemesine nasıl mazur olabilirler, nasıl Müslüman olurlar, nasıl 'akıllı adam' denilirler? Ve öyle heriflerin tembelliklerinin hatırı için o nur menbalarının mahfazalarını bozmak kâr-ı akıl değildir."

"Hem Sübhânallah diyen, hangi milletten olursa olsun, Cenâb-ı Hakkı takdis ettiğini anlar. İşte bu kadar kâfi gelmez mi? Eğer mânâsına kendi lisanıyla müteveccih olsa, akıl noktasında bir defa taallüm eder. Halbuki günde yüz defa tekrar eder. O yüz defa, aklın hisse-i taallümünden başka, lâfızdan ve lâfza sirayet eden ve imtizaç eden meâl-i icmâlî, çok nurlara ve feyizlere medardır. Bahusus, tekellüm-ü İlâhî haysiyetiyle aldığı kudsiyet ve o kudsiyetten gelen feyizler ve nurlar çok ehemmiyetlidir."

"Elhasıl: Zaruriyât-ı diniye mahfazaları olan elfâz-ı kudsiye-i İlâhiyenin yerine hiçbir şey ikame edilemez ve yerlerini tutamaz ve vazifelerini göremez. Ve muvakkat ifade etseler de, daimî, ulvî, kudsî ifade edemezler."

"Amma nazariyât-ı diniyenin mahfazaları olan elfazlar ise, değiştirilmeye lüzum kalmaz. Çünkü nasihatle ve sair tedris ve talim ve vaazla o ihtiyaç mündefi' olur."

"Elhasıl, lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabînin câmiiyeti ve elfâz-ı Kur'âniyenin i'câzı öyle bir tarzdadır ki, kabil-i tercüme değildir, belki "muhaldir" diyebilirim. Kimin şüphesi varsa, i'câza dair Yirmi Beşinci Söze müracaat etsin. Tercüme dedikleri şeyler ise, gayet muhtasar ve nâkıs bir mealdir. Böyle meal nerede; hayattar, çok cihetlerle teşa'ub etmiş âyâtın hakikî mânâları nerede?"(1)

"Bu Onuncu Meseleye bir hâtime olarak İki haşiye: Birincisi: Bundan on iki sene evvel işittim ki, en dehşetli ve muannid bir zındık, Kur'ân'a karşı suikastını, tercümesiyle yapmaya başlamış ve demiş ki: 'Kur'ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.' Yani, lüzumsuz tekraratı herkes görsün ve tercümesi onun yerinde okunsun diye dehşetli bir plân çevirmiş."

"Fakat Risale-i Nur'un cerh edilmez hüccetleri kat'î ispat etmiş ki, Kur'ân'ın hakikî tercümesi kabil değil, ve lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabî yerinde Kur'ân'ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisan muhafaza edemez ve herbir harfi, on adetten bine kadar sevap veren kelimât-ı Kur'âniyenin mucizâne ve cemiyetli tabirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz'î tercümeleri tutamaz, onun yerinde camilerde okunmaz diye, Risale-i Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı. Fakat o zındıktan ders alan münafıklar, yine şeytan hesabına Kur'ân güneşini üflemekle söndürmeye ahmak çocuklar gibi ahmakane ve divanecesine çalışmaları sebebiyle, bana gayet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir hâlette bu Onuncu Mesele yazdırıldı tahmin ediyorum. Başkalarıyla görüşemediğim için hakikat-ı hali bilmiyorum."(2) 

Risale-i Nurlardan vermiş olduğumuz bu pasajlardan çıkarılan hükme  göre, meal asla Kur’an değil ve onun yerini tutamaz. Meal, Üstad Hazretlerinin ifadesi ile sadece muhtasar ve nâkıs bir tercümeden ibarettir. Meale bundan daha fazlası nazarı ile bakılmamalıdır.

 Mealin ilk çıkarılma amacı da yukarıda izah edildiği üzere, Kur’an’ın o muhteşem meziyetlerini meal vasıtası ile söndürmek ve insanların nazarından düşürmektir. Bu sebeple meallere Kur’an’ı hakiki bir talim ve anlama aracı olarak değil de noksan ve kaba hatları ile bir malumat edinmek türünden bakmak daha yerinde olur. Kur’an’ı sağlıklı bir şekilde talim etmek ve hükümlerini öğrenmek ancak tefsir ve tevillerle mümkündür.

Kur'an-ı Kerim'in Farsça'ya çevrilmesi İslam'ın ilk dönemlerinde gerçekleşmiştir.

Kur'an-ı Kerim mealleri birçok dilde mevcuttur. Muhammed Hamidullah'ın verdiği bilgiye göre, Avrupa'da ilk Meal çalışmaları 1141'de başlamış ve Kur'an bu tarihlerde Latince'ye çevrilmiştir. İtalyanca'ya 1513, Almanca'ya 1616, Fransızca'ya 1647 ve İngilizce'ye de 1648'de tercüme edilmiştir. Bugün için, yaklaşık olarak Almanca'da 47, İngilizce'de 51, Fransızca'da 31, Latince'de 36, Urduca'da 100'e yakın ve Farsça'da 100'ün üstünde meal bulunmaktadır. Türkçede 65 civarında Meal olduğu söylenebilir.(3)

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas

(2) bk. Sözler, Yirmi Beşinci Söz; Onuncu Meseleye Bir Hatime

(3) Sorularla İslamiyet sitesinden alınmıştır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

cemdemir
"Kur'an-ı Kerim'in Farsça'ya çevrilmesi İslam'ın ilk dönemlerinde gerçekleşmiştir. " Bu bilgiye göre Kuran' ın Farsça'ya çevrilmesi Türkçe'ye çevrilmesi kadar yanlış değilmi? O dönemlerde Farça' ya çevrildiği için Kur’an'ın muhteşem meziyetleri sönmemiş mi ve insanların nazarından düşmemiş mi?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)
Farsça elbette orijinal metnin yerini tutamaz ama Farsça diğer dillere nazaran hem çok zengin olması hasebi ile hem de cennet dili olması yüzünden özel bir ayrıcalığa sahip oluyor. Yoksa Farsça bire bir tercümedir denilmiyor.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...