Block title
Block content

Bediüzzaman, Risalelerde esmaların üzerinde özel bir önemle ve muhtelif tekrarlarla duruyor. Kainatın yaradılış gayesinin Allah'ın mutlak ilmiyle kendini seyretmesi ve kendini tanıttırmayı dilemesi denebilir mi? Esmaların önemini açıklar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Kainatın ve içindekilerin yaratılma gerekçelerinden en önemlisi; Allah’ın kendi cemal ve kemalini mahlukat aynasına görmek ve göstermek istemesidir. Bu yüzden mahlukatı kesretle yaratıp icat ediyor.

"Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim ve mahlûkatı yarattım." (bk. Keşfu’l-hafâ, II, 132, hadis: 2016)

Yani şu kainat sarayının yaratılma gerekçesi Allah’ın, isim ve sıfatlarını bu kainat sahnesinde tecelli ettirip, hem kendi İlahi nazarı ile hem de gayrın nazarı olan mahlukatın nazarı ile bu tecellileri seyredip müşahede etmektir. Kainatta sergilenen isimlerin en büyük gözlemcisi ve seyircisi Allah’ın bizzat kendisidir; sonra da sırası ile insanlar, melekler, cinler ve ruhaniler gelmektedir. Yani kainatın asıl yaratılma gerekçesi, Allah’ın kendini tanıtmak ve sevdirmek istemesidir diyebiliriz. İnsanların imtihana tabi tutulması bu dev gayelerin yanında tali ve küçük gayeler olarak kalıyor.

Yaratılmanın önemli ikinci gerekçesi şuunat-ı İlahidir. İnsan nasıl kendi güzelliğini görmek ve göstermekten bir keyif ve lezzet alırsa, aynı şekilde ama kudsi olarak Allah da kendi sonsuz kemal ve cemalini görmek ve göstermekten bir keyif ve lezzet alır. Bu Allah’ın şuunatıdır, yani ilahi bir keyfiyetidir. Bu keyfiyet sayesinde kainatta bir hareket ve faaliyet vardır. Bu yüzden bir iki milyon sineği yaratıp kendi cemal ve kemalini tanıtması  yeterli iken, trilyonlarca sinek icat ediliyor.

Sevmek, lezzet almak, hoşlanmak insan için birer şe’ndir. Allah da mahlûkatını sever ama, bizim bir eserimizi sevmemiz gibi değil. İşte bu ilâhî muhabbeti, mahlûkatın sevgilerinden ayırmak için “mukaddes” kelimesi kullanılır. Allah da kulunun ibadetinden memnun olur. Ama, bu memnuniyet bir padişahın kendisine itaat eden bir askerinden memnuniyeti cinsinden değildir. İşte bunu zihinlere yerleştirmek için “memnuniyet-i mukaddese” tabiri kullanılıyor. Bunlar da şuunat-ı İlahiyedendirler. Allah’ın bütün mahlûkatının ihtiyaçlarını görmekte bir lezzet-i mukaddesesi vardır. Ama bu lezzet, bizim bir fakiri giydirmekten yahut doyurmaktan aldığımız lezzet gibi değildir.

“Her bir faaliyette bir lezzet nev’i vardır.” hakikatından hareket ederek kâinata nazar ettiğimizde, Cenâb-ı Hakk’ın herbir fiilini icra etmekte, herbir ismini tecelli ettirmekte bir lezzet-i mukaddesesi olduğu aklımıza görünür. Bu lezzetin keyfiyetini ise akıl idrak edemez. Zira, akıl ancak mahlûkat sahasında düşünebilir.

Özet olarak sonsuz cemal ve kemalin gözlemlenme ve müşahede edilme isteği, Allah’ın bir şuunatı ve ilahi bir keyfiyetidir. Tabir biraz dar, biraz riskli ama şunu diyebiliriz ki, Allah kendini görmek ve göstermekten İlahi bir lezzet ve keyif alıyor, bu yüzden mahlukatı icat etmiştir.

"İşte, hakaik-i eşyanın esmâ-i İlâhiyeye dayandığını ve istinad ettiğini, belki hakikî hakaik, o esmânın cilveleri olduğunu ve her şeyin çok cihetlerle, çok dillerle Sâniini zikir ve tesbih ettiğini anla."(1)

Bütün mahlukatın ve eşyanın aslı ve hakikati, Allah’ın isim ve sıfatlarından ibarettir. Bu isim ve sıfatlar mahlukatın arka planından  çekilse her şey helak ve harap olur. Mesela Rezzak ismi faaliyetini durdursa, rızka muhtaç bütün canlılar ölür. Muhyi ismi tecelli etmese bütün hayatlar söner. Müzeyyen ismi cilvesini çekse, bütün mahlukat estetik ve güzellikten mahrum kalır vesaire.

İşte her bir isim bir hakikatin müessisi ve membaıdır, bu isimler çekilse kainattaki bütün hakikatler de çekilir.

Allah’ın isim ve sıfatları sonsuzdur. Kainat ve mahlukat bu sonsuz isimlere tam manası ile mikyas ve mahal olamazlar. Yani Allah’ın isim ve sıfatlarını kainattaki tecellileri ile ölçüp değerlendiremeyiz, sadece bir fikir edinebiliriz. Bu yüzden mahlukattaki bütün tecellilere damla, isim ve sıfatlara ise okyanus tabiri kullanılmıştır. Yani bütün mahlukattaki tecelliler Allah’ın sonsuz isimlerinin bir damlası, çok perdelerden geçmiş zayıf bir gölgesi mesabesindedir.

 Mesela, yeryüzündeki bütün anne ve babaların şefkati toplansa, Allah’ın sonsuz şefkati yanında bir damla, bir parıltı gibi kalır. Aynı şekilde cennetteki bütün güzellikler toplansa, onun isim ve sıfatlarının bir cilvesi bir damlası kadar olamaz. Zaten sonsuz bir sıfat ile sonlu bir mahluk kıyas edilemez. Ama sonsuzun anlaşılmasında sonlunun bir nebze faydası dokunur.

İşte kainattaki bu dağınık ve cüzi şefkatlerin  hakiki kaynağı ve esası Allah’ın Rahman ve Rahim isimleridir. Hal böyle olunca, eşyanın gerçekliği ve hakikati  Allah’ın isimlerine dayanıyor. Bu da esmanın önem ve mahiyetine bir nebze de olsa işaret eder kanaatindeyiz.

(1) bk. Sözler, Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: On Birinci Söz | Yazar: Sorularla Risale | Okunma Sayısı: 3191 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...