Block title
Block content

Bediüzzaman Said Nursi: Modern Asrın Kelam Âlimi

 

Miladî XIX. asrın sonlarında, bütün dünyadaki zâlim ve bozguncu güçler İslâm nurunun söndürülmesi, müntesiblerinin ondan uzaklaştırılması, beş asır boyunca Müslümanları şerefle muhafaza eden İslâm devletinin düşürülmesine yönelik plânlar kurulması noktasında birleşmişlerdi.

Diğer yandan bünyenin içinden bir takım mür­tedler zuhur etmiş ve gerçek yüzlerini bu fırsatla göstermişlerdi. Böylelikle kendi propagandalarını hızla genişletmekte, insanları yanıltmak, İslâm beldelerinin düş­manlarca işgal edilmesini sağlamak için var güçleriyle çalışmaktaydılar. Bunları mil­letlerarası yahudî liderleri ve mason locaları yönlendirmekte, haçlı zihniyetine sahip devletler devlet-i İslâmiyenin düşürülmesi, şerefinin ayaklar altına alınması, kanların akıtılması, değerlerin, dengelerin ve kanunların değiştirilmesi, yeryüzünde fesat çı­karılması, münkeratın ikamesi, inkarcılığın izharı, ilhadın neşri, Müslümanların ilim ve îman medeniyetinden çıkarılarak, küfür ve tuğyan medeniyetine dönüştürülmesi için çok büyük destekte bulunmaktaydılar.

Ne var ki bu korkunç tehditler kurumuş cesedleri, donmuş fikirleri, şaşkın kala­balıkları, hezimete uğramış kitleleri harekete geçirdi. Islahçı dâvâ adamlarına, gay­yûr sadâlara, ulemânın fikirlerine ve şühêdânın kanlarına ihtiyaç hasıl oldu. Alınan her bir darbe "Lâ ilâheillallah, Muhammedün Rasûlüllah" kelimesini daha da yü­celtti.

Müslüman Türkiye'deki Müslümanların bu mücadele ve cihâddan nasibi, şühedâ-i ebrârın kanlarıyla uzun asırlar boyunca, güçlü haçlı ordularına karşı ümmet-i İslâmi­yeyi, Haremeyn-i Şerifeyn, Mescid-i Aksâ gibi mübarek beldeleri  korumak için İs­lâm yolunda yaptıkları büyük savaşlarda olduğu gibi, bu ümmetin şerefini yeniden yüceltme görevi olmuştu. Böylelikle doğudaki Müslüman Arapların ikinci bir Endü­lüs faciasını yaşamalarının önüne geçildi. Buaçık pencerelerin kapanmasıyla, önle­rindeki denizler kapanmış, ilerleyen ordular frenlenmiş ve bu korkunç boşluk bi­hakkın doldurulmuş oldu.

Âlemlerin Rabbi bu İslâm ümmetinin, bütün kâinata gelen semâvî risâletin son hamelelerinin ölmemesini dilemiş, onların arasından hayattaki İslâm mu'cizesini zahir bir şekilde gösteren sâdık Rabbanîler (Allah dostları), ilmiyle amel eden âlimler, ay­dınlık saçan müçtehidler, ihlaslı müceddidler göndermişti. Ta ki bu ümmeti, içine düştükleri medeniyet çöküşünden kurtarıp,  fıtrî akîdeleri, şeriatin hikmetleri ve yüce ahlakıyle İslâmın şefkatli kollarına ve Rabbanî medeniyetine tekrar döndüre­bilsinler.

İşte Allah-u Teâla, bu şerefli İslâm vatanında bir çok hayırlı işleri gerçekleştir­mede büyük Üstad, şanlı İmam ve sebatkar dâvâ adamı Bediüzzaman'ı muvaffak eylemiştir.

İslâmî siyaset meydanında çok dikkatli bir yol izlemiş, zekîce davranmış, sükû­netli bir tarzı benimsemiştir. Ümmetin içinde bulunduğu şartlara mürâat ederek, hastalıkların tedavisini ümmetin en derin köklerinde bulmuş, içtimaî hayatın görün­tülerini esaslı kurallara dayandırmış, boş propaganda üslûbuyla mücadele verme ye­rine, meseleleri derin düşünce platformuna aktarmış, böylelikle zihinleri arındırmış, anlayışları tedavi etmiş, düşmanları müşahhas halegetirmiş, dağılmaya yüz tutan ümmeti yeniden şekillenmeye hazır hale getirmiştir.

Bediüzzaman îman kuvvetinden, yakînî itmi'nanından, izzet-i nefsinden, salâbet-i şahsiyesinden ve büyük cesaretinden hareketle bu yolu benimsemiştir. Her ne ka­dar kanlı savaşları idare edebilecek ve zamanın idarecilerine karşı çok şiddetli şekil­lerde karşı koyabilecek bir kişi olsa da O, böyle bir üslûbun ümmetin maslahatına uymadığını çok iyi bilmekteydi. Bu ümmetin günümüzde cereyan eden dahili çe­kişmelerinde şehidlere ihtiyacı olmadığını, bunun yerine sâdık âlimlere, ilmiyle amel eden dâvâ adamlarına, mütefekkir idarecilere öncelikle muhtaç  olduğunu tam ola­rak anlamıştı. Îmanların kurtarılması, medeniyetten doğan irtidadın önüne geçil­mesi, cehâletin, haçlı aldatmacalarının, yahudî komplolarının ve münafıkane ihanet­lerin yok edilmesi için bu gerekliydi.

Akîde-i İslâmiye alanında ise Bediüzzaman, yeni zamanların mücadelelerini idare etmede kifayetli bir birikime sahip olunmadığı kanaatindeydi. Istılahlara dayalı, eski ma'rifet maddeleriyle amel edilen, ilâhiyat alanında nazarî çekişmelerle uğraşan  kelâm ilmi artı miâdını doldurmuştu.

Evet, İlâhî sıfat mefhumunu hristiyanlığın teslis esaslarından uzaklaştırmak yo­lunda soyutlayıcı bir mücadele içine giren, Müslümanları mevhum bir şirkten ve geçmişteki Ravakîlerin günümüzde yeniden vücuda gelmesinden korumaya çalışan mu'tezilî mütekellimlerin metodu yeterli addedilemezdi.

Aynı şekilde, mu'tezile karşısında, İslâmın evrakıyla, teolojik tartışmalar ve ıstıl­ahlarına ait evrakın birbirine karıştırılmaması dâvâsında ana metinlerin muhafazası metodu da artık bir şey ifade etmemekteydi.

Kezâlik, günümüzün yeni mücahede sahalarında ve bu iki grubu, o günün Müs­lümanları ve toplumları arasında kabule şayan bir ideoloji olarak şekillenmiş eski ilm-i kelâm alanında nakil ve aklı uzlaştırmayla alakalı meselelerde bir orta yol sun­mak için bu ikisini birbirine yaklaştırmaya gayret eden Eş'arîlerin metodu da günü­müzde bir fayda sağlamıyordu.

Son olarak, her yönüyle cahiliyeti aksettiren maddeci medeniyetin ahlakî esasları karşısında, yeryüzüne dönüp bir takım gerçekleri düşünmeksizin seyr ü sülûka yö­nelmiş zâhid mutasavvıflar acaba durabilirler miydi? Bütün âlemi sarmış bu cahiliy­yet tuğyânına, ortalığı kasıp kavuran bozguncu esaslarınakarşı nasıl bir hareket yönlendirebilirlerdi?

Günümüzün İslâmı ve Müslümanları büyük bir sabırla, bu geri kalmışlığın, me­deniyeten içine düşülen çöküşün ve zamanımız Müslümanlarının yaşadıkları îmanî zaafiyetin gölgesinde, gelişmiş bir medeniyet şuuruna ve aklına sahip ince nazarlı bir mütekellimi, bütün İslâmî ilimlere, medeniyet-i İslâmiye manzumesi ile Medeni­yet-i Garbiyye manzûmesi arasındaki mücadelenin tabiatına uygun seviyede derin bir îmanî idrake mâlik bir şahsiyeti beklemekteydi.

Allah'ın iradesi, bu zamanda belirtilen vasıflara sahip bir kelam âlimi olarak Bedi­üzzaman Said Nursî'yi dilemişti. Şöyle ki:

Birincisi: Bediüzzaman, İslâm akîdesine, onun heybetine ve şeriatının yüceliğine, Müslümanların nefislerine kadar işlemiş bulunan ahlâkî nizâma yöneltilmiş fikrî mer­kezli bir taarruzun varlığını tam mânâsıyla keşfetmiş ve bunun ecnebî dairelerden başlayarak, modern materyalist fikirleri yaymaya çalışan mülhidlerin, münafıkların, masonların ve onların talebelerinin yönlendirdiği basın, yayın, kültür ve eğitim or­ganlarına kadar bir çok yönden geldiğini dile getirmiştir.

İkincisi: Mahsûstan mücerrede (somuttan soyuta) kadar bütün delillere dayanan Kur'ânî bir ilm-i kelâm ortaya koymaya çalışmış, okunan Kur'ân, görünen Kur'ân ve üçüncü Kur'ân olan ve ancak Onun (a.s.m.) gelişiyle kemâle ulaşan kâinatın en değerli meyvesi addedilen örnek şahsiyet Resûlüllah (a.s.m.) arasında mükemmel bir uygunluk şuuru ve tecrübesiyle bunu gerçekleştirmiştir.

Buradan hareketle, Bediüzzaman sadece eski ilm-i kelâmın konularıyla yetin­memiştir. Bunun ötesine geçerek, vücûd (Allah'ın varlığı) konusunda  şümullü bir tarz ortaya koymuştur. Burada insan ve tabiata da yer verilmiştir. Materyalist fel­sefe nazarı açısından mezkur konuları ortaya koymada Batılı ideolojik sistemlerin tamamen karşısında modern bir kelâm sistemi vücûda getirmiştir.

Üçüncüsü: Bediüzzaman, ümmetin hüviyetini değiştirmede, derisini adeta yüz­mede, dinen, tarihen, medeniyeten ve lûgaten geçmişiyle hiç bir bağı kalmayacak şekilde sapıtmış bir kültüre ve kafir bir toplum düzenine dahil etmede önüne çıkan bütün engellere karşı gayet dehşetli yapısal tasfiye yolunu kullanıp, küfür düzenine uymayı şart koşan kuvvetli ve mağrur düşmanlar ile mağlup ve zayıf duruma düşen İslâm ümmeti arasındaki mücadelede Müslümanların kifayetli güçlerinin bulunmadı­ğını açıkça görmüştür.

Dördüncüsü: Bir tek cepheden tüm Müslümanların bu büyük taarruz karşısında dimdik ayakta kalabilmeleri için gayet cami' ve şümullü usûlî (metodolojik) bir me­tod oluşturmaya karar vermiştir. Zira O, bu kâinatta ancak iki cephenin bulunabile­ceğine inanmaktadır; Îman ve Rahmân cephesi, bunun karşısındaki küfür ve şeytan cephesi.

Beşincisi: Üstad Bediüzzaman ma'rifet-i cüz'iyeye inanmaz ve bunu akl-ı beşerî­deki nakısaların bir neticesi olarak değerlendirir. Diyelim ki, bir Müslüman âlim ilimlerden bir ilim veya mahdûd bir ma'rifet elde etse, yahut Vücûd sırlarından bir sırra dalmış olsa, hiç şüphesiz o ma'rifet-i şümûliyeye ve kâinatla olan râbıta kanu­nuna ulaşamayacaktır. Bu durumda ise muvazenesini ve istikametini kaybedecektir.

Buradan hareketle Bediüzzaman, mukaddemeleriyle (öncülleriyle), enfûs ve âfâk âlemlerindeki neticeleriyle Kur'ân-ı Kerim'in anlaşılmasının,  Müslüman âlimin ve Müslüman ârifin düşüncesinde  kamil bir müvazeneyi şekillendirdiğini beyan eder. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'in yolu fıtrat-ı insaniyeyi yönlendirmeye, kemale yö­nelik hakkı arayan aklı, daim hayattar kalmak için çırpınan kalbi harekete geçirmeye yönelik en kısa yoldur.

Böylelikle Bediüzzaman'ın eşsiz eser Risâle-i Nur'daki metodu, nassların değişen hayatın gereklerine yönelik ele alınmasında karşılaşılan fikrî kaymalardan, beşerî an­layışlardaki avârızdan, Kitâb-ı Azîz'in ve Sünnet-i Mutahhara'nın hidayetinden uzak bulunmaktan sonuna kadar ma'sundur. Takat-ı beşeriye açısından mümkün olan en geniş dairede vücûd mertebelerini ele almaya yönelik en uzak mânâlara sirayet et­medeki üstün kudretini bu meyanda zikredebiliriz.

Altıncısı: Bediüzzaman vahy-i İlâhî ve İslâmî tarih hareketi arasını keskin bir şe­kilde ayırmıştır. Bu yönüyle O, gerçek mânâda bir müceddiddir. Şimdiki zaman ve mekanda, şimdiki medeniyet mücadelelerinde ümmetin hayatını yenilemeye gayret etmiştir. Ancak bunu Kur'ân-ı Kerim'in ve Onun Rabbânî üstadlığının yönetiminde, Resûl-ü A'zâm'ın önderliğinde, mücahidâlimlerin kitaplarına şekil veren yüce ve şerefli değerler ışığında gerçekleştirmiştir.

Bediüzzaman, insanları ne geriye dönmeye, ne de zaman-ı hazıra takılıp kal­maya çağırır. O, İslâm ümmetinin daim harekette olmasının, bütün asırlarda İslâm düşüncesinin yenilenmesinin gereğine inanır. Bir takım yahûdî, nasrânî ve modern asrın zındıkları tarafından yönlendirilen güç merkezleriyle bağlantılı materyalist dü­şüncelerden uzak, insanlığın ulaştığı medeniyet seviyesine varılması taraftarıdır.

Yedincisi: Bediüzzaman hakka ve îmana dayanan felsefeyi reddetmez. O, kâina­tın İlâhını ve Nazzâm'ını inkar eden, din-i hakkın esaslarını reddeden abesiyet üze­rine kurulu felsefeyi kabul etmez. Bu felsefeyi,  dalâlet ve ilhada sapmaya, tabiatın kokuşmuş cehennemî çukurlarına düşmeye bir vesile olarak görür. Felsefenin bu şekli, hayat-ı ictimâiyede kuvveti kendine bir dayanak noktası olarak kabul eder; her şeyde menfaati hedefler; hayatta mücadeleyi bir düstûr ittihâz eder; cemaatler ara­sında unsûriyeti iltizâm eder.

Büyük Üstadımızın dediği gibi, malumdur ki, kuvvetin şe'ni düşmanlıktır; men­faatin şe'ni tezâhumdur; mücadelenin şe'ni nizâ' ve cidâldir; unsuriyetin şe'ni adâ­vettir.

Amma felsefe-i Kur'âniye ise-tabir yerindeyse-kuvvete bedel hakkı, menfaate bedel Allah'ın rızasını, hayatta mücadele yerine teâvünü kabul eder; unsuriyet rabı­tası yerine din ve insaniyet rabıtasına bağlanır.

Bediüzzaman sadece materyalist felsefeyi reddetmekle kalmaz; aynı zamanda Eflatun ve Aristo gibi yunanlı filozofların önderliğini yaptığı, aynı zamanda yunan felsefesinin tesirinde kalan, Kur'ân-ı Kerim'i hayatta kendileri için bir üstad olarak kabul etmedikleri için en düşük îman derecesine dahi ulaşamayan Farabî, İbni Sinâ gibi talebelerinin savunduğu, eski felsefe-i İlâhiyye olarak da isimlendirilen felsefe yolunu reddetmiştir.

Sekizincisi: Bediüzzaman, Batı medeniyetinin kültürel temellerini de reddeder. Çünkü bu medeniyet, maddeciliğe yöneliktir. Bunun yanısıra O, bu medeniyetin ilmi cephesine karşı çıkmaz. Zira Onun hareket noktası, İslâm'ın Müslümanları hayat kanunlarını keşfetmek için harekete geçmeye, medeniyetin ikamesi ve ilerlemenin sağlanması için ondan istifade etmeye çağırmasıdır. Bu yüzden böyle bir hareket tarzı, güçlü toplumlar meydana getirmek için bir zarurettir. Yani Bediüzzaman, İs­lâm toplumlarının kendi îmanlarını, asâletlerini ve zâtî değerlerini korumakla birlikte, modern teknolojiler kurmaya muhtaç olduklarına inanır.

Dokuzuncusu: En sonuncu olmamakla beraber sonuncu olarak Bediüzzaman Said Nursî, sosyal değişim hareketinde anarşizme değil nizâma inanır. Tedricîliği ka­bul ederken aceleciliği reddeder. Zira bu tarz hareket, tedricîliğe dayanan kanunlar ağı üzerine kâim olan kâinatın nizâmına aykırıdır.

Bu noktanın ışığında, sosyal hayatı sarsıntıya uğratacak, her yerde şerri hâkim kılacak ve büyük tahribat meydana getirecek aceleciliğin yerine, tabandan başlaya­rak zirveye kadar devam eden fıtrî değişim kanununa bağlı bir sosyal değişimi ön­görmektedir.

Bediüzzaman değişimin ictimaî şuur, salim bir dâvâ ve sükûnetli bir hareket tar­zıyla gerçekleşeceğine inanır. Hiç şüphesiz O, İslâmî toplumun dahilinde devlete ve müesseselerine karşı silahlı bir cihadı hoş görmez. Çünkü Onun nazarına göre bu yol ancak İslâm toplumunun kötü anını kollayan haricî düşmanlarına karşı kullanılabi­lir.

Bunun yanısıra O, sopanın kullanılmasına yeni bir İslâmî toplumun binasındaki en son merhalelerde, güçlü mü'min idareciler tarafından ihtiyaç duyulabileceğini inkar etmez.  Çünkü böyle bir konumda, İmam-ı Şehîd (r.a.) ve üstadımız Bediüzzaman'­ın yorumları veçhile nasihatın ve irşadın fayda vermediği anlamı çıkacaktır.

İşte büyük âlim, terbiyeci, müceddid kelâm âlimi, İslâmî ve insanî yapının ta­mamını daima ileriye doğru yönelten eşsiz ve parlak Sözleriyle keşfedebildiğimiz büyük hareket adamı Üstad Bediüzzaman budur. Aşık olduğu ve her yıl bütün ruhu ve varlığıyla kucağına sığındığı baharın şenliklerindeki bereket misali kendinden be­reket fışkıran; gaflete düçâr olmuş, düşmanları tarafından îmanlarının çalınması, kendi kültürüne yabancılaştırılması, hayat düsturlarının değiştirilmesi, sesinin yeniden gür bir şekilde yükselmemesi amacıyla plânlar kurulan mü'minlerin îmanlarını kurta­rabilmek için kaleme aldığı gayet parlak, nûrânî ve Kur'ânî risâlelerinde eşsiz sözleri bir kumandan misâli bölükler halinde sevkeden önder budur.

O halde diyebiliriz ki, Bediüzzaman'ın değişime yönelik kelâmî ve tecdidî (yenilikçi) metodu sadece muayyen bir zamanla bağlantılı, muayyen müşkilleri çö­zümlemeye dönük dönemlik bir metod değildir. Şüphesiz bu şumûllü metod, asrın diliyle, asrın hayat tarzıyla ve bu cahiliyet asrında cereyan eden asrın mücadelele­riyle uyumlu, İslâm ümmetinin hareket tarzı üzerinde gayet esaslı bir tavan teşkil etmektedir.

Geçmiş kelâmcıların ilmi, yazılan kitaplardakinden ibaretti. Ancak Bediüzzaman kitaplardan başlamış, daha sonra bunları aşarak kâinata, Kur'ân-ı Kerim'e ve Resû­lüllaha (a.s.m.) kadar ulaşmıştır. Buradan da ictimâî ve imânî hareket tarzına vasıl olarak, ifsada uğrayan insanların ıslahına çalışmıştır.

İşte mücerred ve tatbikî, mukayyed ve mutlak olarak iki ayrı ilim arasındaki bü­yük fark budur.

Allah-u Teala üstadımız Bediüzzaman Said Nursîye en geniş şekilde rahmet et­sin; sevabını bol eylesin; Onu en hayırlı bir şekilde mükafatlandırsın; Enbiyâ, mürse­lîn, şühedâ ve salihînle beraber haşretsin. Onlar gerçekten ne güzel dostturlar.

Esselâmü Aleyküm ve Rahmetüllâhi ve Berekâtühü.

____________________

** Prof. Dr. MUHSİN ABDÜLHAMİD

1937'de Kerkük'te doğdu. 1959'da Bağdat Üniversitesinden mezun olduktan sonra "Bir Müfessir olarak Âlusî" adlı çalışmasıyla masterini tamamladı. "Razi'nin Tefsir Anlayışı" ile ilgili olarak hazırladığı doktora teziyle 1972'de Kahire Üniversitesinde doktorasını tamamladı. Riyad ve Fas'ta bir süre öğretim üyeliği yaptı. Halen Bağdat Üniversitesi Eğitim Fakültesinde öğretim üyesidir.

Eserlerinden bazıları şunlardır:

1. İslâm Düşüncesinde Tecdid.
2. Tefsir Usûlü ve Kur'ân Tefsirinin Gelişimi.
3. İslâm Toplumunda Siyasî Muhalefet Hakkı.

Yazar: Prof. Dr. MUHSİN ABDÜLHAMİD | Okunma Sayısı: 4300 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
Yükleniyor...