Block title
Block content

Bediüzzaman Said Nursi'de Marifetullah Ufukları

 

Başlangıçta "mârifet" kavramının; "Bir şeyi (varlığı) tefekkür ve inceleme yolla­rıyla idrak etmek" anlamını taşıdığını bilmemiz iyi olur. Bir çok mütehassıs alimin görüşü şöyledir:

- Mârifet, bir şeyin kendi zâtıyla alakalı olup, o şeyin özellikleriyle ilgili olan her şeyi  bilmektir.

- Mârifet, çoğunlukla idrak ettikten sonra kalpten kaybolan bilgiler için kullanılır. Bir kişi, o şeyi idrak ettiğinde veya onun kendisinde kaim olan sıfatlarla onu tavsif ettiğinde "Mârifet sahibi oldu." denir. Onun bu sıfatlarla muttasıf olduğunu gördü­ğünde ve bildiğinde yine o şey hakkanda "mârifet sahibi oldu" denir.

- Mârifet, bilinen şeyleri diğerlerinden ayırd etmeyi ifade eder.

- Mârifet, bir şeyi, onun dışındakilerden ayrı olarak bütün yönleriyle belirleyen bir ilimdir.

- Muhakkikler nazarında mârifet, bir şeyin mûcib ve muktezâlarıyla bilmeyi ge­rektiren bir ilimdir. Sadece ilme sahip olmayı "mârifet" olarak isimlendirmezler. Al­lah'ı ve Ona ulaştıran yolları bilmeyen kişi, mârifet sahibi olarak vasıflandırılmaz. Bu özelliği taşıyan kimse ise, kendisini Allah ile beraber hisseder ve mârifet ile Onu mü­şahede eder.

Bunların nazarında ârif: Allah'ı isimleriyle, sıfatlarıyla ve fiilleriyle bilen; sonra bü­tün davranışlarıyla Allah'ı tasdik eden; sonra bütün kusurları ve arzularıyla Ona yö­nelen; sonra kötü ahlâkından ve günahlarından sıyrılan; sonra bütün kirlerinden, paslarından ve  hatalarından arınan kişidir.

Mârifet lafzı; idrak, yakînî bilgi, tezekkür, isbat, kat'i delil ve bu alandaki diğer kavramlarla çok sıkı bağlara sahip bilgi problemlerinin tamamını içine alacak şekilde kullanılmaktadır.

Konunun uzmanlarınca çok iyi bilinen bir gerçek, i'tikâdî ve felsefî mezheblerin gayet vâzıh olarak, bilgi metodlarından hareketle doğmuş olmalarıdır.

Batı düşünce yapısını derin ve geniş olarak inceleyecek olursak, kendimizi, marifet konusunda sadece bir nazariyenin değil, birçok nazariyenin karşısında; marifet yolunda temel iki kaynak olarak değerlendirilen akıl ve hissin faaliyetlerin­den doğan onlarca mezheb ve anlayışın önünde buluruz.

Bediüzzaman Said Nursî, hayatı anlamayı geliştiren ve insanı terakkî ettiren her türlü çareye ulaştıracak gücü sağlayan bir öndere alabildiğine ihtiyaç duyulduğu çok çetin bir dönemde ortaya çıkmıştı. Durum zikrettiğimiz şekilde olunca, Bediüzza­man şu gerçeği idrak etmişti: İslâm varlık âleminde, müstakil bir yerdedir ve hayat Batı tarzından farklı bir konuma sahiptir.

Batı düşünce yapısında, Avrupaî aklın, yani beşerî aklın doğurduğu çok sayıda nazariye ve anlayışın bulunduğu üzerinde ısrarla durur. Bunlardan bazıları, pragma­tizm, romantizm, marksizm, pozitivizm, laiksizm, sosyalizm, liberalizm, demokrasi şeklinde sürer gider.

Bilmemiz gereken bir diğer nokta; bu nazariye ve fikirler, Batı aklının dinden uzak bir hayat tarzını kendisine  seçme gayretlerinin neticesi olarak ortaya çıkmış­lardır.

Batı düşüncesindeki bilgi nazariyesine hakim olan tasavvur, kaynakları akıl veya duygular, veyahut her ikisi birden olan bir bilgi üzerine kurulu tasavvurdur.

Bu tasavvur şekli modern asrın doğurduğu bir netice değil, Hz. İsâ'nın doğu­mundan önceki zamanlara dayanan eski asırlardaki putperest ve inkarcı düşüncenin mahsûlüdür. Bunlar iki temel nazariye üzerine kaimdir; Helenistik Yunan düşünce­sindeki akıl ve duygu nazariyesi ve Gunûsî düşüncede İşrâk nazariyesi.

Batı düşüncesi halen, eski Yunan ve Roma'nın hakimiyetindeki fikir ve inanç kökleriyle övünmektedir. Ve Batı düşüncesinde realist tecrübeci bir felsefe ortaya çıkmıştır.

Tecrübeciler, duyularla algılanarak elde edilen bilgiyi yok sayarlar. Bunlara göre eşyâ (varlıklar) nazar yoluyla ve aklın idrak etmesiyle gerçekte var olarak kabul edilirler. John Look şöyle der:

"Aklî fikirler vücûda -yani varlığa- dair bir delil ol­maz, zira bunlar vücûd suretlerinden mücerreddirler."

"Amelî" Pragmatistler ise, mârifeti amelî yönelişler için bir araç olarak görürler. Onlara göre, fikirlerimizden her birisi amele yönelik mücerred bir plandan ibarettir.

Durum-uzmanların belirttikleri gibi-tecrübecilerin, realistlerin ve pragmatist­lerin aklın rolünü inkâr etmelerine, metafizik ve gaybî konulara düşmanlık besleme­lerine, mârifet yoluna bir vesile olması itibarıyle tecrübî ilme büyük bir değer at­fetmelerine kadar varmıştır.

Akılcılar, realist tecrübecileri nakzeder mahiyette, aklın alanı haricinde  bir haki­katin varlığını kabul etmemişler, mârifetin kaynağını doğrudan akıl olarak belirlemiş­lerdir.

Böylelikle, "tabiat alanını",  alem-i şahâdeti, tabiat ötesi alanı, alem-i gaybı, ah­lâk ve değerler alanını içine alacak kadar genişlikteki bir sahaya doğru aklî yöneliş­lerin alabildiğine arttığı gözlemlenmiştir. Amelî hayata maddî açıdan yönelişler de diğer yandan artmış, hayatta çalışmadaki gaye lezzet ve menfaat haline gelmiştir. Bu sebeple bir araştırmacının, Bediüzzaman Said Nursî'deki mârifet anlayışına-Fa­rabî, İbn Sina ve diğer aklî düşünce savunucularının nazariyelerinden bir nazariye gibi değil, insanın hayatında davranışlarına tesirleri bulunan temel bir mesele ola­rak-özellikle ihtimam göstermesi zarurîdir.

Bediüzzaman, Sözler isimli eserinde şöyle der:

"Şu acib âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sahibi, şu musanna sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalı­yız, onu tanımalıyız. Çünkü, anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren odur. Onu tanı­mazsak kim bize medet verecek?"2

Bediüzzaman'ın düşüncesinde mârifet, Allah'a imanın sağladığı meyvelerden bir meyve, dinde istikamet üzere bulunmanın neticelerinden bir netice şeklinde değer­lendirilir.

Bediüzzaman Said Nursî'nin düşüncesinde mârifetullah, kalbin safiyetini, nefisle mücâdeleyi ortaya çıkarır; ta ki, hisler ve aklın beraberce ulaştıramadığı bir arınma mertebesine vâsıl eder.

Hiç şüphesiz, iman-ı billah ancak mârifet-i Ma'bûd üzerine bina edilmesi ve ku­rulmasıyla yakînî, hakîkî ve sâdık bir hal alabilir.

Kulun derecesiyle, Rabbine olan mârifeti arasında bir doğru orantı olduğu açıkça görülmektedir. İman, kalbin istikrara kavuştuğu, tereddüde düşmeden ve Rabbini aramak için dolaşmaya gerek duymadan mutmain olduğu bir tasdiktir.  Kalb bu şekilde mutmain olduğunda, tevhid üzerinde istikrara kavuştuğunda, Onu kendi Rabbi, kendinin de Onun kulu olduğunu kesin kabullenerek Allah'tan başka ilah olmadığını itiraf ettiğinde sadece ve sadece Ona kulluk eder. Bu bağlılığın içinde, Rabbine olan ubûdiyetiyle Ona teslim olmak vardır.

Bediüzzaman'ın düşüncesinde mârifet yolunun başlangıcı şöyledir:

"Tevhid-i hakîkidir ki, her şey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rubûbiyye­tini ve nakş-ı kalemini görmekle, doğrudan doğruya her şeyden Onun nuruna karşı bir pencere açıp, Onun birliğine ve her şey Onun dest-i kudretinden çıktı­ğına ve Ulûhiyetinde ve Rubûbiyetinde ve mülkünde hiçbir veçhile, hiçbir şeriki ve muîni olmadığına, şuhûda yakın bir yakîn ile tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir."3

"Bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu, mârifetullahtır ve onun üss'ül-esâsı da iman-ı billahtır."4

O halde Bediüzzaman'ın düşüncesindeki mârifet, İslâmdan hareketle ortaya çık­maktadır. Hal böyle olunca, bizler şöyle diyebiliriz: Onun kaynakları üç boyuta sa­hiptir: Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma inen "vahiy", Allah'ın insana bah­şettiği "akıl", ilmin verilerine dayanın "tecrübe".

Nahl sûresinde Allah-u Teâlâ şöyle buyurur;

"Allah sizi annelerinizin karnından, hiç bir şey bilmez olduğunuz halde çıkardı ve şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi."5

Bu âyet-i kerimeyi dikkatlice ele alacak olursak; Kur'ân insanı mârifete ulaştıra­cak idraki açan merhaleleri belirlemektedir. Buna göre insan evvela işitme kudretini kullanır, sonra görme ve müşahede etmeye yönelir, daha sonra da kalp ve akla ulaşır.

Ulema konuyla ilgili şu açıklamayı yapmaktadır:

Mârifete yönelik insan idrakinde iki temel merhale vardır:

Birinci merhale, hissî merhale. Bu insanın gördüğü ve mülahaza ettiği konuları akla nakletmek için hislerinden yararlandığı objektif âlemle bağlantılıdır.

İkinci merhale, aklî merhale. Bununla hissen idrak ettiklerini düzenleyerek birbi­rinden ayırır ve bunlardan birer netice çıkarır.

Açıkça görülecektir ki, Bediüzzaman Said Nursî, bizlerin bütün mârifet edevâtına sahip olduğumuz ve bunları mârifetullah için kullanmamız gerektiği görüşündedir.

Bediüzzaman 26. Söz'de şöyle der:

"Hakikat ilmini, hakiki hikmeti istersen; Cenâb-ı Hakkın mârifetini kazan. Çünkü bütün hakâik-ı mevcudât, İsm-i Hakk'ın şuââtı ve esmâsının tezâhürâtı  ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar."6

20. Mektup'da ise şöyle der:

"Kat'iyyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi İmân-ı Billahtır. Ve insaniyetin ve beşeriyetin en büyük makamı, imân-ı billah içindeki Mârifetullahtır."7

Bediüzzaman'ın ifadelerine dikkatlice eğilecek olursak, onun akıl, his ve kalbi kullanma tasavvurunu ve bu yolun mü'min insanı mârifetullaha kolaylıkla ulaştırabi­leceğini kavrayabiliriz.

Bu tasavvur çerçevesinde, birçok İslâm düşünürünün mârifet meselesini açıkla­yabilme gayretlerinin olduğu açıkça görülecektir.

İslâm düşünürlerinden çoğu mârifetin hislerin, aklın, basîretin ve vahyin üzerinde kâim olduğu görüşünde birleşirler. Meselâ Kindî, mârifet-i hissî, aklî ve basarîden bahseder ve basîrete dayalı mârifeti en yüksek mârifet derecesi olarak kabul eder. Çünkü bu, nübüvvet ve vahiy tarikiyle gelmiştir.

Farabî'ye göre akıl insanın en mümeyyiz kuvvesidir. Bu yüzden mârifet mese­lesini aklın üzerine tahkîm eder. Hislerle algılananlardan akıl ile kavranılabilenlere tedrici olarak hareket eder ve faal akla ulaşır. Bu faal akıl, nefs ve cisimle bağlantılı diğer akıllardan ayrıdır. Mârifet ise ancak, haricî kainatta söz sahibi olan faal aklın yardımıyla tamam olabilir.

İbn Sina'da mârifet görüşü, fıtrat, fikir mârifeti ve kat'î mârifet üzerine kurulu­dur. Mârifet derecelerinin en üstünde kat'î mârifet bulunur.

İbn Rüşd'e göre aklın bâriz bir yeri vardır. Ancak İbn Rüşd madde ve sûretten mürekkep cisimlerin idrak edilmesinde hislere ayrı bir rol vermiştir. Akıl ise eşyanın mahiyetlerini ve aklın kabul ettiği mücerred yönlerini idrak eder.

Gazalî, ne hissin, ne de aklın bizleri hakîkî marifete ulaştırabileceği, bunun ancak kalp yoluyla gelebileceği görüşündedir.

Ebu'l-Hasen el-Eş'arî de sarahaten şöyle ilan eder; Akıl hak ettiği yere konulma­lıdır. Mârifetin kaynağı vahiy ve nübüvvettir.

İbn Teymiye "Dürrü Teâruz'ul-Akl ve'n-Nakl" isimli eserinde, sahîh mârifet-i ak­liyye üzerinde durarak, bunun İslâm'ın çağırdığı mârifet dairesinin dışında bulunma­dığını savunur.

Bediüzzaman Said Nursî'ye gelecek olursak; onun risalelerindeki mârifet, in­sanda bulunan havâs (hisler), akıl, basîret ve Allah'dan gelen vahiydeki hakikatler üzerine kuruludur.

Bu mârifet, beşeri nefsin kendi zatındaki derinliklerinden çıkmaz, Resûlüllahın (a.s.m.) vahy-i semavîden duyduğu ilk hitap olan "İkra'-Oku" kelimesinde temessül eden gayretlerle kendini gösterir. Bu gayreti müstakillen bir insan ikâme edemez. Ancak Allah'ın ismiyle bu gerçekleşebilir. Bu gayret mebde'leriyle, vesileleriyle  ve gayeleriyle Allah tarafından ihsan edilmiştir.

İnsan tabiat yoluyla buna ulaşamaz. İlk illet olan feyiz yoluyla da sadır olmaz. Ancak Allah'ın bizzat kendisi onu yaratır; yardımdan mücerred gayet zayıf olan beşerî gayrete destekçi olur.

Bediüzzaman Said Nursî'nin düşüncesindeki mârifet konusunu araştıran bir kişi, onun ısrarla mârifetullah üzerinde durduğunu görür. Çünkü bu hayatın zarûretlerin­den birisidir ve onsuz saadet olmaz.

17. Lem'anın Onuncu Notasında Bediüzzaman şöyle der:

"Cenâb-ı Hakkın nur-u mârifetine yetişmek ve bakmak ve âyât ve şahidlerin ayinelerinde cilvelerini görmek ve berâhin ve deliller mesâmâtıyla temaşa etmek iktiza ediyor ki; senin üstünden geçen, kalbine gelen ve aklına görünen her bir nuru tenkid parmaklarıyla yoklama ve tereddüd eliyle tenkid etme! Sana ışıkla­nan bir nuru tutmak için elini uzatma; belki gaflet esbabından tecerrüd et, onlara müteveccih ol, dur. Çünkü ben müşahede ettim ki, mârifetullahın şahidleri, bür­hanları üç çeşittir."

"Bir kısmı su gibidir; görünür, hissedilir. Lakin parmaklarla tutulmaz. Bu kı­sımda hayalâttan tecerrüd etmek, külliyetle ona dalmak gerekir."

"İkinci kısım hava gibidir; hissedilir, fakat ne görünür, ne de tutulur. Ona karşı sen, yüzün, ağzın, ruhunla o rahmet nesîmine karşı teveccüh et, kendini muka­bil tut, tenkid elini uzatma, tutamazsın."

"Üçüncü kısım ise, nur gibidir; görünür, fakat ne hissedilir, ne de tutulur. Öyle ise kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona tevcih et, bekle; belki kendi kendine gelir."8

Bediüzzaman'ın zikrettiği bu hakikatleri teemmül eden kişi, insanın kendi başına mârifeti bulamayacağını, ona ancak Allah'ın vermesiyle kavuşabileceğini anlayacak­tır. Buna göre Allah insana bedihî hakikatler veya ulûm-u zarûriyye alanında bir to­hum verir. Bu tohumun neşv ü nemâ bulmasında, Allah‘dan meded ummak etmek için şart olan beşerî gayret arkadaşlık edecektir.

Kur'ân ve sünnet üzerinde kafa yoran alimler, bu yolla Allah'ı mârifet-i hakikî ile bilirler. Aynı zamanda Allah'ı san'at eserleriyle tanırlar, kudret eserlerini idrak eder­ler, ibdâ' hakikatini bizzat görerek Onun azametini anlarlar. Bunun yanısıra, ince bir mârifet ve doğrudan bir ilimle Ondan hakikî anlamda korkarlar. İşte bu, ilm-i hakik­îye ve mârifet-i sâdıkaya ulaştıran yoldur.

Allah'ın yarattığı ve insana vedia olarak verdiği marifet araçlarının kullanılması, şeriat çerçevesinde dönmesi gerekir. Şeriat ise, marifete yönelik temel bir kaynak ve dayanaktır. Kur'ân-ı Kerim'den gelen her bir emir ve nehyin hazfedilmesi, fazla­lık izafeedilmesi, bilinmezden gelinmesi, değiştirilmesi, uzatılması, uygulanmasının geciktirilmesi veya öne alınması gayr-ı kabildir.

Bediüzzaman'ın tefekküründeki mârifet, uzun araştırmalara ve incelemelere ihti­yaç duyulan bir nazariye temeli üzerine kurulu değildir. Bilakis, kemiyet ve keyfi­yet, madde ve ruh, gaye ve sebep, dünya ve ahiret arasında dengeli bir temel üzerinde kaimdir. En'âm Sûresinde geçen şu ifadeye mutabık şekilde ifrat ve tefrit­ten uzaktır; "İşte bu benim dosdoğru yolumdur. Ona ittiba' edin."

Bediüzzaman, latif hisler, araştırmacı ve nizamperest akıl veya temiz vicdan arasında irtibat kurmaya çağırır.

Bediüzzaman Said Nursî, diğer felsefeciler ve kelâm alimleri gibi, en önemli gaye olarak itibar edilen mârifetullah sınırında kalmamış, ancak, mârifetullahın insan ve insaniyet hayatında görülen neticeleri üzerine eğilmiştir.

Sözler isimli eserinde şöyle der:

"Demek insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla her şey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu: Mârifetullahtır ve onun üssü'l-esası da İman-ı Billahtır."9

20. Mektup'ta ise (şöyle) demektedir:

"İnsaniyetin en alî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki mârifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı ni'meti, o mâri­fetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en halis sürur ve kalb-i in­san için en safî sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir. Evet, bütün hakiki saadet ve hâlis sürur ve şirin ne'met ve sâfilezzet, elbette mârifetullah ve muhabbetullahdadır."10 

Bu ifadeler, nesiller ve asırlar boyunca sürüp gelen İlâhi metoda yönelenlerin, azîm neticeleri ve parlak eserleri teşvik eden iman ve yakîn ile vahy-i İlahîye bağla­nanların kimler olduğunu da gösterir. İmân-ı Billah, ancak mârifetullah üzerine tesis ve bina edildiğinde  yakînî olabilir. Mârifet, Allah'a olan mensubiyetle kulun yaptığı fiillerden doğar ve bununla Rabbinin indinde övülmüş bir makama ulaşır.

Şüphesiz Allah'ın dinine yönelmek, böyle kimselere irtibat, hikmet, istikrar, ya­kîn, sebât, tevfîk, isabet ve istikamet açılarından kolaylık sağlayacaktır. Bu kimseler, sayılanların tamamını en açık tesirleri, en güvenilir neticeleriyle kendi gidişatlarında, ahlâklarında ve hayatlarınınher safhasında bulacaklardır.

Ehl-i mârifet nesiller ve asırlar boyunca, sülûk ettikleri yolun azîm neticelerini ve parlak eserlerini tatmışlardır. Allah dünyada ve ahirette onları mükafatlandırmıştır.

İnsan için, yaşadığı hâl ve istikbalinde, Rabbine imanından ve Ona olan mârife­tinden daha faydalı bir şey; ümmetin dinî ve dünyevî işlerinde ondan daha güvenilir bir durum yoktur. Çünkü bu yol onu hakka, hayra, doğru hedefe ve istikamete yönlendirir. Bu hal, Rabbinin rızâsını ve marziyyatını kazanmaya yöneltir. Her tara­fını itmi'nân ve sükûnet sarar. Vicdanını sebât surları çevreler ve fırtanalar onu asla etkilemez olur. Etrafı metanet rayihası sarar ve onu Allah'ın yardımına, fethine, desteğine, rahmetine, mağfiretine ve rızâsına ulaştırır.

Mârifetin hasıl olmasında imanın rolü büyüktür.

Gayet açıktır ki, mârifetullah, fıtrat cevherine ulaşma, taati ihtiva eden müte­kâmil bir metod çerçevesinde Allah'a yönelme ve Onun için çalışmayı sürekli kıla­cak çarelere tabi olma üzerine kâimdir.

Bilinmektedir ki, psikolojik bünye ancak hakkla yüz yüze gelmesi halinde irfana sahip olur. Zatî faziletler sadece amelî tecrübeler doğrultusunda ortaya çıkabilir ve terakkî edebilir.

Bediüzzaman Said Nursî şöyle der:

"Arş-ı kemâlât olan mârifet-i Sâniin miraclarının usûlü dörttür:

"Birincisi: Tasfiye ve işraka müesses olan muhakkikîn-i sofiyenin minhacıdır.

"İkincisi: İmkân ve hüdûsa mebnî olan mütekellimînin tarikidir. Bu iki asıl, filvaki Kur'ân'dan teşa'ub etmişlerdir. Lakin fikr-i beşer başka surete ifrağ ettiği için; tavîlüzzeyl ve müşkilleşmiştir.

"Üçüncüsü: Hükemanın mesleğidir. Üçü de taarruz-u evhamdan masûn değil­dirler.

"Dördüncüsü: Ki, belâgat-ı Kur'âniyenin ulüvv-ü rütbesini ilan eden ve istika­met cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mi­rac-ı Kur'ânî'dir."11

Akıldan hareketle yola çıkan ve Yunan düşüncesini kendilerine esas kabul eden İslâm düşünürlerine mukabil Bediüzzaman Said Nursî, i'câz-ı Kur'ânîyi kendisine rehber edinmiştir. Onun düşünce yapısındaki Kur'ânî mârifet metodu, Müslüman aklının bina ve teşkilini zuhura getirmesiyle beraber, aktif bir güce sahiptir.

Felsefe ve ekolleriyle Batı medeniyeti din ve aklı birbirinden ayırmış, aklı ve on­dan doğan ilimleri ulûm-u diniyenin haricine çıkarmıştır. Bediüzzaman ise mi'râc-ı Kur'âniye ile, aklı tekâmül ve tevâfuk çerçevesinde emrine amade kılmıştır.

____________________

**  Prof. Dr. AHMED ABDURRAHİM ES-SÂYİH

1937'de Mısır'ın Kano vilayetinde doğmuştur. Tahsilini Ezher Üniversitesinde tamamladı. Doktorasını yaptıktan sonra aynı üniversitenin Usûlü'd-Dîn Fakültesi İslâm Akaidi ve Felsefe bölümünde öğretim üyeliği görevinde bulundu. Bir süre Katar Üniversitesi Şeriat ve İslâmî İlimler Fakültesinde dersler verdi. Şimdi ise Ezher Üniversitesi öğretim üyesidir.

Mısır Yazarlar Birliği, Mısır Felsefe Cemiyeti ve Mısır Ehli Spor Kulübü üyelikleri vardır. Evli ve yedi çocuk babasıdır.

İslâm düşüncesi ve diğer konularda 35 kadar eseri bulunan es-Sâyih'in eserlerinden bazıları şunlardır: İslâm Medeniyetinin Felsefesi, İslâm Medeniyetinin Geleceği, Akkad ve Felsefesi. Bu kitaplar Mısır, Suudi Arabistan, Katar, Suriye ve Lübnan'da yayınlanmıştır.

2 Sözler, 260.

3 Sözler, 272.

4 Sözler, 294.

5 Nahl:78.

6 Sözler, 442.

7 Mektûbat, 204.

8 Lem'alar, 128.

9 Sözler, 294.

10 Mektûbat, 205.

11 Muhakemât, 107.

Paylaş
Yükleniyor...