Block title
Block content

Bediüzzaman Said Nursi'nin Eserleri Risale-i Nur Gözüyle Marifet

 

"Risale-i Nur ilim vasıtasıyla hakikate ulaşmıştır"

GİRİŞ

İnsanın derinliklerinde yer alan marifet gerçeği, onun varoluşundan beri vardır ve yapı taşıyla birlikte tesis edilmiştir. İster indirilen vahiy düzeyinde olsun, ister beşerî teemmül ve tefekkür düzeyinde olsun, insanın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Marifet teriminden bahsetmek insanın cevherinden bahsetmek demektir. Haliyle bu değerdeki ve güçteki bir sözcük, hadsiz hadise ve sözcükler manzumesini kendine bağlar ve kuvvetlice onlardan etkilenir.

Araştırmacının Marifet sözcüğünü konu edinme fikri, İmam Müceddid (Allah kabrini pür nur etsin ) Bediüzzaman Said Nursi'nin eserleri olan Risale-i Nur'un çeşitli yerlerinde serpilmiş vaziyette bulunan marifet teriminin zenginliğini gördükten sonra oluşmuştur. Konu hakkındaki birikimin olanca çoğalması, araştırmacıda, bunun sanıldığından daha büyük bir mesele olduğunun yakinini oluşturdu. Bu yüzden, konunun hakkını teslim etmek için, daha geniş bir zamana ve daha kapsamlı bir yazının kaleme alınmasının gerektiğine inandı.. İmam Nursi, Risale-i Nur'daki üslup ve metodunu her zaman Kur'an-ı Kerime dayamıştır. Tekrarla ıstılahların ilham nurundan iktibas edildiğini, müstakil ve ledüni bir ilim olduğunu dile getirir. Bediüzzaman meselelere çoğunlukla bir işaret etmekle yetinir. Meselelerin anlaşılması, çoğu zaman, derin bir tefekkür ve dikkatli incelemeler gerektirir. Dr. Muhsin Abdül Hamid bir eserinde bu konuya temas ederken, şöyle der:

" Risale- i Nur'un üslubu oldukça yumuşak ve naziktir. Bazen gönülden esen bir meltem, hoş bir sızıntıdır. Bazen de anlaşılması zor derin tefekkürler gerektiren, fıtri, mantıki ve ilmi bir üslup sergiler. Bu üslup, mahkemede müdafaa pozisyonunda iken, öyle sert bir tavra dönüşür ki, kıyıyı tokatlayan denizin dehşetli dalgasının heybetine dönüşür."

Özel dil ve ıstılahlarına uyulmadığı taktirde, mefhumlar gayelerinden değişik manalar sergiler. Nursi üslubunda Kur'an'dan iktibas ettiği ibare ve fikirlere şiddetle önem vermiştir. İslamî olmayan, yabancı menşeli kaynaklara dayalı mefhum ve ıstılahları ise, Kur'anî bir dil manzumesinin duvarıyla çevreler. Marifet sözcüğünü, karşılıklı etkileşimler içerisinde bulunan, mana, mefhum ve olaylar ağı zımnında arz eder. Tarihi akışını, güncel gerçeğini ve gelecekteki ufuklarını birlikte ele alır. Dalalet batağında boğulan muhalif ve fasit fikirlerle de sıcak münakaşalara girmiştir Üstad Nursi.

Marifet gerçeğini, yenilenme odağında, en önemli olaylardan biri addeden, Bediüzzaman Said Nursi Milletin dengesinin tekrar sağlanması ve hurafe tozlarıyla örtülen gerçeklerin yeniden parlaması, ancak Marifet ile mümkün olduğunu vurgular. Gücünü bu noktaya teksif etmiş ve yeniden tesisine çalışmıştır. Bediüzzaman bu konuya temasla der ki:

"Beni eski asırlarla mübarezeye sevk eden, asırlar boyu güçlenen vehim ve hayallerle çatışmaya yönlendiren tek şey, hakkın toprak altında neşvü nema bulup yeşillenmesi itikat ve yakinidir. O toprak altına gömülmüştür. Onun hamileri, zayif ve az olsalar bile, muhakkak bir gün zafere ulaşacaklardır. İtikadım ve yakinim var ki, dünya bütün kıtalarıyla teslim olur İslama. Evet İslamiyet hakikat ve marifet arşına yükselecektir. Emarelerde bunu göstermektedir."

Evet. Bizim dünya rahatımızın ve yabancıların ahiret saadetinin elimizden alınmasının tek sebebi, su-i fehim ile, İslam güneşinin küsufa uğraması, sathi görüşler sebebiyle, İslamiyet'in ilim gerçeğine ters tevehhüm edilmesidir. Feya Aceba! Kul seyidine nasıl düşman olur. Oğul babaya nasıl ters düşebilir!.. İslamiyet ilmin seyidi, rehberi ve bütün ilimlerin reisi ve babasıdır. Ne yazık ki, bu yanlış anlaşılmalar ile... Batıl hükmünü şimdiye kadar icra etti. Şüpheleri kalplere enjekte etti.

Bütün bunlardan sonra - fırsat el verdiğince- Risale-i Nurda zikredilen marifet mefhumu hakkında genel bir bakış dokusu nescetmek mümkündür. Marifet konusunu şümullü bir eksen üzerinde şu şekilde toplamamız mümkündür.

Marifetin tarifi

İmani Marifet

Marifetin aslı

Marifetin hususiyetleri

(Marifet sahibi olan) İnsanın cami 'toplayıcı' olması

Marifetin gayeleri

Marifetin imkanı

Marifetin kısımları

Marifetin kaynak ve yolları:

Birinci: Vahiy

Peygamberlere ihtiyaç

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin nübüvvetinin tasdikine deliller.

Kur'an-ı Kerim : Kur'an'ın tarifi, Kur'an'ın i'cazı, Kur'an'ın marifetteki yolu,

Kur'an ile İslami ilimler, Kur'an ile felsefe).

İkinci: Kainat : ( Kur'an ile kainat ilimleri)

Üçüncü: Akıl

Dördüncü: İlham

Son

Marifetin Tarifi:

'Üstad Bediüzzaman Said Nursi marifetin tarifinde en çok üç konu üzerinde durmuştur:

Gökyüzünde, yerde ve bütün kainatta görünen ilimlerin marifeti insanda, insan nevinde, fert ve toplum olarak, zahiri ve Batıni ve insanın mahiyetinde muzmer bütün ilimlerin marifeti. Ayrıca,  Allah'ın  varlığına,  rububiyetine  ve  yaratmadaki  şuununa  bağlı  İlahi marifet.

Bütün bunlar, birbiri ile iç içedir ve birbiriyle tekamül eder. Başka bir deyişle, gerçek marifet, Allah'ı bilmenin dışına çıkmaz. Oda marifet-i imaniyyedir. Diğer bütün marifetler de katiyetle bunun içine girer. İnsanın marifeti, kainatın marifeti, hayatın marifeti, bunların hepsi gerçek marifete birer vesiledir.

Marifet-i imaniyye:

Üstad Nursi'nin ıstılahlarına göre marifet, soyut bir hayal ve havada uçuşan manasız bir sözcük değildir. Tersine Allah-u Teala'ya izafet edildiğinde, özel manasıyla, kendi kendine kaim bir ıstılaha dönüşür. Bakın Bediüzzaman bu mevzuda ne diyor:

"Bil ki! Hilkatin en yüce gayesi, fıtrat-ı insaniyyenin en büyük neticesi, iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en yüksek mertebesi ve beşeriyetin en yüce makamı, marifetullahtır. Ve bil ki! Cin ve insan en büyük saadeti ve en büyük nimeti, bu marifetten doğan muhabbetullahtır. Ve Ruh-u beşerin en safi süruru ve kalbinin en temiz neşesi, bu muhabbetten tereşşuh eden lezzet-i ruhaniyedir."

Nursi, bu metinde insanın İslami hayatının yapısında marifetin yerini tayin etmiştir. Ayrıca bu metin zımni olarak insanın şu dört kazancına da değinmiştir:

-  Varlığına mana kazandıran bir gaye

-  Kainatta kendisine verilen layık bir mevki

-  Manevi ihtiyaçlarını karşılayan huzur ve saadet. 

Bu dört nesne insanın fıtratında odaklanmıştır. Gerçek kaynağı ise, Kur'andır. Gücünü Allah'ın ipine bağlanarak temin eder. Marifet ile ilgili metinde, İmam Nursi (İmandaki marifet) sözcüğünün sınırını tahdit etmek mümkün değildir der. Buna şahit olarak şu hadiseyi sunabiliriz.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Hz. Harise'ye "Ey Harise nasıl oldun?" sorusu üzerine Harise şu cevabı verir: "Vallahi şimdi hakiki mümin oldum." Bunun üzerine peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur : "Her hakkın bir hakikatı vardır. Senin imanının hakikatı nedir?" Hz. Harise: "Ben nefsimi dünyadan çektim. Geceyi ihya ettim. Gündüzleri aç kaldım. Şimdi sanki Rabbimin arşını seyrediyorum. Cenneti ve ehlininin birbirlerini ziyaret ettiklerini görüyorum. Cehennem ehlinin feryad ve figanlarını duyar gibi oluyorum." der. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine ona şunu söyler: "Madem gördün, onu bırakma." Bunun akabinde Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: "Herkim, Allah'ın iman ile kalbini nurlandıran bir kimseyi görmek isterse, bu zata baksın." buyurur. Harise daha sonra Peygamber Efendimize "Ya Resullallah! Şehit olabilmem için bana dua et." diyerek şehit olmak ister. Peygamberimiz (s.a.v) de dua eder. Cihada çağrılır. İlk ata binen Harise olur ve Allah yolunda şehit düşer. (Tefsirul Razi, 130/1).

 Marifet ıstılahını destekleyici olarak Bediüzzaman Said Nursi şöyle der:

"Allah'dan masivaya bakış mana-i harfiyle olmalıdır. Ve Allah hesabına bakmalıdır. Kainata, mana-i ismiyle bakmak yanlıştır. Her şeyin iki yüzü vardır. Biri hakka bakar, diğeri kainata. Kainata bakan yüzü mana-i harfi, Allah'a bakan yüzü de mana-i ismi olması lazım gelir. Mesela; nimete mün'imi hakiki cihetiyle bakılması lazımdır. Vasıta ve sebeplere de kudretin birer aynası olarak görülmesi lazımdır. Nazar ve niyet, eşyanın mahiyetini değiştirir. Seyyiatı hesanata kalb eder. İksirin toprağı altına çevirdiği gibi. Niyet adi hareketleri ve adetleri ibadete çevirir. Nazar kainat ilmini ilahi marifete çevirir. Esbab hesabına bakmak cahilliktir. Allah hesabına bakmak ise marifet-i İlahiyedir." (Mesnevi- Nuriye, 105)

Marifetin, en küçük bir zerreden en büyük varlığa uzanan şümullü ve geniş manası dolayısıyla, ona müstakil islami bir hüviyet kazanmasına sebep olmuştur.

 Marifetin aslı:

"Kur'an-ı Kerim, ilk olayı anlattığında, yaratma ve yaratılma mefhumları çerçevesinde, vücud ve marifetten söz etmiştir. Yani yaratma hadisesinden hemen sonra marifet gelmektedir. İmam Nursi "O Âdem'e isimleri öğretti" ayetinin tefsirinde, her çeşit kemalatı tazammun eden bir fıtratta, her çeşit yüksek değerli cihaz ve hissiyatlarla, bütün mevcudatın temessül ettiği bir vicdana sahip kıldı. Bütün bunlardan sonra eşyanın hakikatlerini anlaması için bütün isimleri ona öğretti. (işaratül icaz, 241)

Marifetin Hususiyetleri

Bu hususiyetlerin bazıları şöyledir:

1-   (Kelimat 290)

2-     Bu isimler Halık-ı Zülcelalın marifeti için gereken sıfatlar ihtiva eder. O bütün mevcudatta tecellileri vardır. Allah'ın fiilleri çerçevesine dahil olmuştur.

3-     Bir yüzü de insanî kemale bakar. Bunu da Üstad şöyle açıklar ( Beşer, fıtraten şu kainatın Halıkına karşı hadsi bir muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünkü fıtrat-ı beşeriyede cemale karşı bir muhabbet ve kemale karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal ve ihsan derecatına göre o muhabbet tezayüd eder, aşkın en münteha derecesine kadar gider. Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde kainat kadar bir aşk yerleşir.

"Evet, kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve-i hazfıza, bu kütüphane hükmünde binler kitap kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki, kalb- i insan, kainatı içine alabilir ve o kadar muhabbet taşıyabilir." (Lem'alar s.62)

Üstad Bediüzzaman Said Nursi bu konuda ayrıca şöyle der:

"İnsan küçük bir alem olduğu gibi, alem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hulasasıdır. İnsanda bulunan nümunelerin büyük asılları, insan-ı ekberde bizzarure bulunacaktır. Mesela, nasıl ki insanda kuvve-i hafızanın vücudu, alemde Levh-i Mahfuzun ve vücuduna kati delildir." (On Üçüncü Lem'a, s. 86)

İnsandaki genişliği dile getirirken "Camiiyet-i tamme" ibaresiyle ifade ederek şöyle der:

"Evet Zat-ı Hayy-ı Kayyum, bu kainatta insanı irade etmiş ve kainatı onun için yaratmış denilebilir. Çünkü insan, camiiyet-i tamme ile bütün esma-i İlahiyeyi anlar, zevk eder. Hususan rızıktaki zevk cihetiyle pekçok Esma-i Hüsnayı anlar. Halbuki melaikeler onları o zevk ile bilemezler." (Otuzuncu Lem'a, 345).

İnsanın manevi yapısını inceleyen Bediüzzaman Said Nursi, onu latifelere ayırmıştır. Bir eserinde bunu şöyle ifade eder:

"Ben kendimce görüyorum ki, insanın mâhiyet-i câmiasında ve istidad-ı hayatiyesinde çok letâif var, onlardan on tanesi iştihar etmiş. Hattâ hükemâ ve ulemâ-yı zâhirî dahi, o Letâif-i Aşerenin pencereleri veyahut nümuneleri olan havass-ı hamse-i zâhirî, havass-ı hamse-i bâtına diye o Letâif-i Aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar. Hattâ avam ve havas beyninde taaruf etmiş olan insanın letâif-i aşeresi, ehl-i tarikın letâif-i aşeresiyle münasebettardır. Meselâ, vicdan, âsab, his, akıl, hevâ, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letâifi; kalp, ruh ve sırra ilâve edilse Letâif-i Aşereyi başka bir surette gösterir. Daha bu letâiften başka sâika, şâika ve hiss-i kablel'l-vuku gibi çok letâif var. Bu meseleye dair hakikat yazılsa, çok uzun olur, vaktim de kısa olduğundan kısa kesmeye mecbur oldum." Hem der ki:

"Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür. Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a'mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder."

Marifetin kemali, bundan doğan kalbi itminan Bediüzzaman Said Nursi'nin ifadesiyle şöyle özetleyebiliriz,

"Hem iman yalnız ilim ile değil; imanda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlimle gelen mesâil-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis, ve hâkezâ, letâif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa noksandır."

Marifetin kemali, insanın manevi ihtiyaçlarını karşılaması buudunda saklıdır. İmam Nursi'nin satırlarının arkasında şu manayı görürüz. İnsanın bünyesinde bulunan, geniş ufuklu, derin, ve gizli bir tarafı vardır... Bunun için bütün bunlara hitap edebilecek müstakil insanî bir metodun olabileceğini düşünemiyoruz. Ancak tabii ve cami bir yapıya sahip sadece "İhata" ıstılahı bunları içine alabilir. Mesela Ruh , Nursi'nin ifadesine göre bir latifedir. Ayet-i kerimede de ifade edildiği üzere

"Sana Ruh hakkında soru sorarlar, de ki ruh Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir." (İsra, 85).

Hal böyle iken diğer latifeler nasıl olacak?. İhata bu makamda zaruri şartların biridir!! Ruh Allah c.c'ün emrindendir. Kur'an- Kerim de Allah'ın emrindendir.

"İşte böylece sana da emrimizle bir ruh (Kur'an'ı) vahyettik..."(Şura 52)

Nursi (r.a.) Kur'an-ı Kerim bazen suya benzetilir!!! Oluk oluk akan faydalı su ve sıcak ruh, insanın her bir cüzüne girer ve onu hayat ile ıslatır. Bu cümlelerden olarak, Kur'an-ı Kerim Rabbanî tabiatıyla, insan latifelerini besleyip tatmin eden tek unsurdur. Çünkü her bir latife kendisine gereken gıdayı ancak buradan alabilecektir.

Kemalin diğer bir veçhesi de insanı diğer hayvanlardan ayırmasıdır. İnsan mazi ile alakadar olduğu gibi gelecek ile de alakadardır. Enfüsi ve afaki idraki küllidir. Eşyanın inşasındaki zahiri sebeplerin tertibini keşfeder. Fakat takındığı cihazlar ile, en temel ve aslî vazifesi olan tesbih ve tahmid yerine getirmekle mahlukatın en üstüne çıkar.

4- İnsan ebed için yaratılmıştır. Bediüzzaman Said Nursi bu konuyu şöyle izah eder:

"Senin lâtifelerin içinde öyle bir lâtife var ki, ebedden ve Ebedî Zattan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve lâtifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîmin emrine mutî olan o sultanına itaat et, kurtul."(17.Lem'a, 1.nota).

"Ve ona ihsanlar eden Zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mu'cize-i kudret-i Samedâniye ve bir acûbe-i hilkat." (11. Şua - 7. Mesele).

Marifet bir teklif ve teşriftir (şereflendirmektir):

Marifet, -hikmet nazarıyla ve rahmet gözlüğüyle bakıldığında- insan hayatında geniş bir boyut ve eşsiz bir değer kazanır.

"Evet, hiç mümkün müdür ki, insan, umum mevcudat içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da, insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam masnuatıyla kendini tanıttırsa, mukabilinde insan iman ile Onu tanımazsa; hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse, mukabilinde insan ibadetle kendini Ona sevdirmese; hem bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse, mukabilinde insan şükür ve hamdle Ona hürmet etmese, cezasız kalsın, başıboş bırakılsın, o izzet, gayret sahibi Zât-ı Zülcelâl bir dar-ı mücazat hazırlamasın?"

"Hem hiç mümkün müdür ki, o Rahmân-ı Rahîmin kendini tanıttırmasına mukabil, iman ile tanımakla; ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle; ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü'minlere bir dar-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin?" (10 söz. 2, Hakikat).

Marifetin Gayeleri

Nursi, marifeti, Kur'an-ı Kerimde zikredildiği üzere imanî manasıyla ibraz eder. İnsanı üstün istidatlarıyla, şerefli bir mahluk olması hasebiyle ele alır. Neticesinde Allah'a karşı ubudiyetin tahakkuku yönünde, marifetin derin ve nihaî gayesi belirir. Bu gaye sayesinde insan gerçek varlığını kazanır. Adem aleyhisselam'ın kıssası ile maziye uzanır. İlmi varlığıyla da - zahiren madum olsa bile - yakinî olarak gelecek ile bağlantı kurar. 

Marifetin Kısımları

Bediüzzaman Said Nursi, Marifetin kaynağını, Telahuk-u Efkar ile bilgi birikimi cihetlerine dayanarak iki kısma ayırır ve şöyle der:

"1- Birisinde telâhuk-u efkâr tesir eder. Belki ona mütevakkıftır. Nasıl ki, maddiyatta büyük bir taşı kaldırmak için teavün lâzımdır.

2- Kısm-ı diğerîde, esas itibarıyla telâhuk ve teavün tesirsizdir. Bin de, bir de birdir. Nasıl ki, hariçte bir uçurum üzerinde atlamak veyahut bir dar yerde geçmekte küll ve küll-ü vahid birdir. Teavün fayda vermez.

Bu kıyasa binaen fünunun bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi teavüne muhtaçtır. Bunların ekserisi, ulûm-u maddiyedendir. Diğer bir kısmı ikinci misale benzer. Tekemmülü def'î, yahut def'î gibi olur. Bu ise, ağlebi mâneviyat veya ulûm-u İlâhiyedendir. Lâkin, eğer çendan telâhuku efkâr bu kısm-ı sâninin mahiyetini tağyir ve tekmil ve tezyid edemezse de, burhanların mesleklerine vuzuh ve zuhur ve kuvvet verir."

Diğer cihetten, marifeti; nazarî, zarurî ve kisbî kısımlarına ayırır. Bu makamda İslami bakışın ehemmiyetine teklifin bir maksudu olması cihetiyle işaret eder ve der ki:

"Hem de harikulâdenin izharı tasdik-i nübüvvet içindir. Tasdik ise, zahir olan mucizatıyla, ekmel-i vecihle hâsıl olabilir. Eğer hâcetten fazla harika olsa, ya abestir veya sırr-ı teklife münafidir. Zira, teklif, nazarî olan şeyde bir imtihandır. Bedihiyat veya bedahete yakın olan şeylerde, ednâ, âlâ ile müsavi olabilir. Veyahut cereyan-ı hikmetin sırrına teslim ve itaate muhaliftir. Halbuki, Peygamberler herkesten ziyade ubudiyet ve teslime mükelleftirler."

Marifetin Kaynağı ve Yolları:

Birinci Vahiy:

"Gayet kuvvetli bir tezahüratla, vahiylerin hakikati, âlem-i gaybın her tarafında, her zamanda hükmediyor. Kâinatın ve mahlûkatın şehadetlerinden çok kuvvetli bir şehadet-i vücud ve tevhid, Allâmü'l-Guyûbdan vahiy ve ilham hakikatleriyle geliyor. Kendini ve vücud ve vahdetini, yalnız masnularının şehadetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir. Ve kelâmının mânâsı Onu bildirdiği gibi, tekellümü dahi Onu sıfatıyla bildiriyor.

Evet, yüz bin peygamberlerin (aleyhimüsselâm) tevatürleriyle ve ihbaratlarının vahy-i İlâhîye mazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve nev-i beşerden ekseriyet-i mutlakanın tasdik-gerdesi ve rehberi ve muktedası ve vahyin semereleri ve vahy-i meşhud olan kütüb-ü mukaddese ve suhuf-u semâviyenin delâil ve mucizatlarıyla, hakikat-i vahyin tahakkuku ve sübutu bedahet derecesine geldiğini bildi."

Peygamberlere Olan İhtiyaçlar:

Hem hayatın sırr-ı mahiyeti, peygamberlere iman rüknüne bakıp remzen ispat eder. Evet, madem kâinat, hayat için yaratılmış ve hayat dahi Hayy-ı Kayyûm-u Ezelînin bir cilve-i âzamıdır, bir nakş-ı ekmelidir, bir san'at-ı ecmelidir. Madem hayat-ı sermediye, resullerin gönderilmesiyle ve kitapların indirilmesiyle kendini gösterir.

"Evet, eğer kitaplar ve peygamberler olmazsa, o hayat-ı ezeliye bilinmez. Nasıl ki bir adamın söylemesiyle diri ve hayattar olduğu anlaşılır; öyle de, bu kâinatın perdesi altında olan âlem-i gaybın arkasında söyleyen, konuşan, emir ve nehyedip hitap eden bir Zâtın kelimâtını, hitâbâtını gösterecek, peygamberler ve ellerinde nâzil olan kitaplardır."

"Elbette kâinattaki hayat, kat'î bir surette Hayy-ı Ezelînin vücûb-u vücuduna kat'î şehadet ettiği gibi; o hayat-ı Ezeliyenin şuââtı, celevâtı, münâsebâtı olan "irsâl-i rusül" ve "inzâl-i kütüb" rükünlerine bakar, remzen ispat eder. Ve bilhassa risalet-i Muhammediye (a.s.m.) ve vahy-i Kur'ânî hayatın ruhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücudu gibi hakkaniyetleri kat'îdir denilebilir." (30. Lema,5. remiz)

"Fikrin evveli amelin âhiri, amelin evveli fikrin âhiri" olan kaidesinin zımnındaki sırr-ı aciptir. Şöyle:

Nur-u nazarla ilel-i müterettibe-i müteselsilenin meyanında olan terettübü keşfederek umum kemalât-ı insaniyenin tohumu hükmünde olan mürekkebatı, besaite tahlil ve ircâ etmekle hâsıl olan kabiliyet-i ilim ve terkip dedikleri kavanîn-i cariyeyi istimal edip, san'atıyla tabiatı muhakât olan kabiliyet-i san'attan nazarının kusurunu ve evhamın müzahameti ve sevk-i insaniyetin adem-i kifayeti cihetiyle bir mürşid-i nebîye ihtiyaç gösteriyor-tâ, âlemdeki nizam-ı ekmelin muvazenesi muhafaza olunsun."

Peygamberimizin (s.a.v) nübüvvetinin doğruluğuna deliller:

Birincisi: Bu zâtta (a.s.m.) hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi, bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması; ve 2 3 âyetlerinin sarahatiyle, bir parmağının işaretiyle kamer iki parça olması; ve bir avucuyla a'dasının ordusuna attığı az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları; ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan suyu kifayet derecesinde içirmesi gibi, nakl-i kat'î ile ve bir kısmı tevatürle yüzer mucizatın onun elinde zâhir olmasıdır. Bu mucizattan, üç yüzden ziyade bir kısmı, On Dokuzuncu Mektup olan Mucizat-ı Ahmediye (a.s.m.) namındaki harika ve kerametli bir risalede kat'î delilleriyle beraber beyan edildiğinden, onları ona havale ederek dedi ki:

"Bu kadar ahlâk-ı hasene ve kemâlâtla beraber bu kadar mucizat-ı bâhiresi bulunan bir zât (a.s.m.) elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kabil değil."

İkincisi: Elinde, bu kâinat Sahibinin bir fermanı bulunduğu ve o fermanı her asırda üç yüz milyondan ziyade insanların kabul ve tasdik ettikleri ve o ferman olan Kur'ân-ı Azîmüşşanın, yedi vecihle harika olmasıdır. Ve bu Kur'ân'ın, kırk vecihle mucize olduğu ve Kâinat Hâlıkının sözü bulunduğu, kuvvetli delilleriyle beraber Yirmi Beşinci Söz ve Mucizat-ı Kur'âniye namlarındaki; Risale-i Nur'un bir güneşi olan meşhur bir risalede tafsilen beyan edilmesinden, onu, ona havale ederek dedi:

"Böyle ayn-ı hak ve hakikat bir fermanın tercümanı ve tebliğ edicisi bir zâtta (a.s.m.), fermana cinayet ve ferman sahibine hıyanet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz."

Üçüncüsü: O zat (a.s.m.) öyle bir şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubudiyet ve bir dua ve bir davet ve bir imanla meydana çıkmış ki, onların ne misli var ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünkü, ümmî bir zatta (a.s.m.) zuhur eden o şeriat, on dört asrı ve nev-i beşerin humsunu, âdilâne ve hakkaniyet üzere ve müdakkikane hadsiz kanunlarıyla idare etmesi, emsal kabul etmez.

Hem, ümmî bir zâtın (a.s.m.) ef'âl ve akvâl ve ahvâlinden çıkan İslâmiyet, her asırda, üç yüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffîsi ve nefislerinin mürebbîsi ve müzekkîsi ve ruhlarının medâr-ı inkişafı ve maden-i terakkiyatı olması cihetiyle, misli olamaz ve olamamış.

Hem, dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envâında en ileri olması; ve herkesten ziyade takvâda bulunması ve Allah'tan korkması; ve fevkalâde daimî mücahedat ve dağdağalar içinde tam tamına ubudiyetin en ince esrarına kadar müraat etmesi; ve hiç kimseyi taklit etmeyerek ve tam mânâsıyla ve müptediyâne fakat en mükemmel olarak, hem iptidâ ve intihâyı birleştirerek yapması, elbette misli görülmez ve görünmemiş. Hem binler dua ve münâcâtlarından Cevşenü'l-Kebîr ile, öyle bir marifet-i Rabbâniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i mârifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkârla beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münâcâtın başında Cevşenü'l-Kebîr'in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyan edildiği yere bakan adam, "Cevşen'in dahi misli yoktur" diyecek.

Hem, tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki, büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amcası ona şiddetli adâvet ettikleri halde, zerre miktar bir eser-i tereddüt, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi ispat eder ki, tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz. Hem, imanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve harika bir yakîn ve mucizâne bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî itikad taşımış ki, o zamanın hükümranı olan bütün efkâr ve akideleri ve hükemanın hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve münkir oldukları halde onun ne yakînine, ne itikadına, ne itimadına, ne itminanına hiçbir şüphe, hiçbir tereddüt, hiçbir zaaf, hiçbir vesvese vermemesi ve mâneviyatta ve meratib-i imaniyede terakki eden başta Sahabeler ve bütün ehl-i velâyet, onun, her vakit, mertebe-i imanından feyz almaları ve onu en yüksek derecede bulmaları, bilbedahe gösterir ki, imanı dahi emsalsizdir. İşte, böyle emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve harika bir ubudiyet ve fevkalâde bir dua ve cihan-pesendâne bir dâvet ve mucizâne bir iman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.

Dördüncüsü: Enbiyaların (aleyhimüsselâm) icmâı, nasıl ki vücud ve vahdâniyet-i İlâhiyeye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu zâtın (a.s.m.) doğruluğuna ve risaletine gayet sağlam bir şehadettir. Çünkü enbiya aleyhimüsselâmın doğruluklarına ve peygamber olmalarına medar olan ne kadar kudsî sıfatlar ve mucizeler ve vazifeler varsa, o zatta (a.s.m.) en ileride olduğu tarihçe musaddaktır. Demek onlar, nasıl ki, lisan-ı kal ile Tevrat, İncil, Zebur ve suhuflarında bu zâtın (a.s.m.) geleceğini haber verip insanlara beşaret vermişler-ki, kütüb-ü mukaddesenin o beşaretli işârâtından yirmiden fazla ve pek zâhir bir kısmı, On Dokuzuncu Mektup'ta güzelce beyan ve ispat edilmiş-öyle de, lisan-ı halleriyle, yani nübüvvetleriyle ve mucizeleriyle, kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu zâtı tasdik edip dâvâsını imza ediyorlar. Ve lisan-ı kal ve icmâ ile vahdâniyete delâlet ettikleri gibi, lisan-ı hal ile ve ittifak ile de, bu zâtın sadıkıyetine şehadet ediyorlar diye anladı.

Beşincisi: Bu zâtın düsturlarıyla ve terbiyesi ve tebaiyetiyle ve arkasından gitmeleriyle hakka hakikate, kemâlâta, kerâmâta, keşfiyata, müşahedata yetişen binlerce evliya, vahdâniyete delâlet ettikleri gibi, üstadları olan bu zâtın sadıkıyetine ve risaletine icmâ ve ittifakla şehadet ediyorlar. Ve âlem-i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını nur-u velâyetle müşahede etmeleri; ve umumunu, nur-u iman ile, ya ilmelyakîn veya aynelyakîn veya hakkalyakîn suretinde itikad ve tasdik etmeleri, üstadları olan bu zâtın derece-i hakkaniyet ve sadıkıyetini güneş gibi gösterdiğini gördü.

Altıncısı: Bu zâtın, ümmîliğiyle beraber, getirdiği hakaik-i kudsiye ve ihtirâ ettiği ulûm-u âliye ve keşfettiği mârifet-i İlâhiyenin dersiyle ve talimiyle mertebe-i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar asfiya-yı müdakkikîn ve sıddîkîn-i muhakkikîn ve dâhi hükema-i mü'minîn bu zâtın üssül'esas dâvâsı olan vahdâniyeti kuvvetli burhanlarıyla bil'ittifak ispat ve tasdik ettikleri gibi, bu muallim-i ekberin ve bu üstad-ı âzamın hakkaniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifakla şehadetleri, gündüz gibi bir hüccet-i risaleti ve sadıkıyetidir. Meselâ, Risale-i Nur, yüz parçasıyla, bu zâtın sadakatının birtek burhanıdır.

Yedincisi: Âl ve Ashâb namında ve nev-i beşerin enbiyadan sonra feraset ve dirayet ve kemâlâtla en meşhuru ve en muhterem ve en namdarı ve dindar ve keskin nazarlı taife-i azîmesi, kemâl-i merakla ve gayet dikkat ve nihayet ciddiyetle bu zâtın bütün gizli ve âşikâr hallerini ve fikirlerini, vaziyetlerini taharrî ve teftiş ve tetkik etmeleri neticesinde, bu zâtın dünyada en sadık ve en yüksek ve en haklı ve hakikatli olduğuna ittifakla ve icmâ ile sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli imanları, güneşin ziyasına delâlet eden gündüz gibi bir delildir diye anladı.

Sekizincisi: Bu kâinat, nasıl ki kendini icad ve idare ve tertip eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi, bir kitap gibi, bir sergi gibi, bir temâşâgâh gibi tasarruf eden Sâniine ve Kâtibine ve Nakkaşına delâlet eder. Öyle de, kâinatın hilkatindeki makasıd-ı İlâhiyeyi bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbânî hikmetlerini talim edecek ve vazifedarâne harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcudatın kemâlâtını ilân edecek ve o kitab-ı kebîrin mânâlarını ifade edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşaf, bir muhakkik üstad, bir sadık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiği cihetiyle, elbette bu vazifeleri herkesten ziyade yapan bu zâtın hakkaniyetine ve bu kâinat Hâlıkının en yüksek ve sadık bir memuru olduğuna şehadet ettiğini bildi.

Dokuzuncusu: Madem bu san'atlı ve hikmetli masnuatıyla kendi hünerlerini ve san'atkârlığının kemâlâtını teşhir etmek; ve bu süslü ziynetli nihayetsiz mahlûkatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek; ve bu lezzetli ve kıymetli hesapsız nimetleriyle kendine teşekkür ve hamd ettirmek; ve bu şefkatli ve himayetli umumî terbiye ve iaşe ile, hattâ ağızların en ince zevklerini ve iştahların her nev'ini tatmin edecek bir surette ihzar edilen Rabbânî it'amlar ve ziyafetlerle kendi rubûbiyetine karşı minnettarâne ve müteşekkirâne ve perestişkârâne ibadet ettirmek; ve mevsimlerin tebdili ve gece-gündüzün tahvili ve ihtilâfı gibi azametli ve haşmetli tasarrufat ve icraat ve dehşetli ve hikmetli faaliyet ve hallâkıyetle kendi ulûhiyetini izhar ederek, o ulûhiyetine karşı iman ve teslim ve inkıyad ve itaat ettirmek; ve her vakit iyiliği ve iyileri himaye, fenalığı ve fenaları izale ve semâvî tokatlarla zalimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkaniyet ve adaletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var. Elbette ve herhalde, o gaybî Zâtın yanında en sevgili mahlûku ve en doğru abdi ve onun mezkûr maksatlarına tam hizmet ederek, hilkat-i kâinatın tılsımını ve muammâsını hall ve keşfeden ve daima o Hâlıkının namına hareket eden ve Ondan istimdat eden ve muvaffakiyet isteyen ve Onun tarafından imdada ve tevfike mazhar olan ve Muhammed-i Kureyşî denilen bu zât (a.s.m.) olacak." (7. Şua)

Bu deliller Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in nübüvvetinin sıdkına delalet eden delillerin sadece bir kaçıdır.

Burada Bediüzzaman Said Nursi nübüvvete konunun maksadı siyakında zekice bir yaklaşımda bulunmaktadır. Bu gibi meseleleri ele alırken, marifet cihetindeki muvazeneyi pek güzel bir şekilde kurar. Çünkü mu'cize mefhumu , zahiri maddî adetlerin üstüne çıkıp, bu adetleri bozmaktır. Bu nübüvvetin sadece bir yönüdür. En önemli yönü ise, "Tam bir rehber" olduğunu göstermektir. Bu yönü ele alırken Bediüzzaman Said Nursi, zahiriyyun grubunun itikadını mualece edip tashih etmektedir. Bediüzzaman Said Nursi bu konuda bakın ne diyor:

"Hem de zahiriyyunun efkârını teşviş eden ve hayalâtını intizamdan çıkaran sıdk-ı enbiyanın delâili yalnız harikulâdelerde münhasır olduklarını itikad etmeleridir. Hem de Peygamberimizin cümle hali veya ekseriyeti, harika olmak itibar etmeleridir. Bu ise, vücut müsaade etmediği için, mütehayyelâtları intizam bulamıyor. Halbuki, böyle itikad, sırr-ı hikmet İlâhiyeden ve hilkat-i âlemde cârî olan kavanîn-i İlâhiyeye Peygamberlerin teslim ve ittibâlarından gaflet, pek büyük bir gafletin neticesidir. Evet, Peygamberimizin herbir hal ve hareketi, sıdkına delâlet ve hakka temessüküne şehadet etmekle beraber; Peygamber de âdâtullaha ittiba ve inkıyad ediyor..."

Evet. Vahiy, hakikatlere ulaşmak için zaruri ve aslî bir kaynak teşkil eder. Nübüvvet ise, bu vahyi, örnek bir insan suretinde insanlara ulaştırıp tebliğ etmektir. Nursi, bu noktadan olarak, İslam'ın esaslarını, saptırıcı hücumlar karşı müdafaa etmiştir. Vahiy ele alırken Nursi, Kur'an-ı Kerimi kaynak olarak gösterir. Nübüvvet bahsinde de sünnet-i seniyyeyi gözler önüne serer. İşte dünyada mutlak olarak en doğru kaynak kitap ve sünnettir.. Nursi bu kaynakları, muhaliflere karşı meydan okurken keskin bir kılıç olarak kullanır.

 Kaynak ve Metod olarak Kur'an-ı Kerim:

 Kur'an'ın Tarifi:

Kur'ân, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi, ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi, ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri, ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşafı, ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahı, ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı, ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesi, ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi, ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası, ve Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı katıı, tercüman-ı sâtıı, ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi, ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyası, ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi, ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi, ve insana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi bir kitab-ı mukaddestir. ve hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefâ ve muhakkıkînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitab-ı semâvîdir." Bu tarifiyle, Üstad Bediüzzaman Said Nursi, Kur'an-ı Kerim'in insana sunduğu azametli marifetlere zihinleri teksif etmiştir. 

Kur'an'ın Mucizeleri:

Rabbanî hüviyeti dolayısıyla, Kur'an-ı Kerim en ehemmiyetli kaynak teşkil eder.. İ'cazi delilleri ile, insanı yakin derecesine ulaştıran manalarından değerli hakikatler oluşur. Bediüzzaman Said Nursi Kur'an'ın icazını şöyle dile getirir:

1-   Lisanının selaseti, lafzının fasahatı

2-   Gaybî ve kevni hakikatleri ve İlahî hakikatlerin gaybi sırlarını açıklayan Semavi ihbarat.

3-   Beş cihetle harika camiiyete sahip olması: Lafzı, manası, hükümleri, ilmi ve maksatları.

4-   Şamil ve muhit tazeliği ve gençliği, ins ve cinnin medar-ı ünsiyeti.

5-   Nakil ve haberleri, çok manalı bedi bir üslup ile sunması, Şahid-i hazır gibi, doğru haberleri nakletmesi,

6-   İslam dininin müessisi ve mutazammını

7-   Bütün bu altı feyizli membadan çıkan nurlar, karışarak, kuvvetli bir şuayı vücuda getirmesi.

 Kur'an'ın Marifetteki Yolu

Nursi (r.a)'ın bir hususiyeti de , Kur'an-ı Kerimi marifet konusunda mükemmel bir masdar olarak ittihaz etmesidir. Bununla kalmayıp, bu kaynağın bazı unsurlarını da şöyle serdeder:

1-   Marifeti yaygınlaştırıp, bütün tabakat-ı beşere hitap etmesi

2-   Temsil ve misal yolunu seçmesi. Temsil gözlüğüyle uzak hakikatleri yakınlaştırır.

"Felillâhilhamd, sırr-ı temsil dürbünüyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil cihetü'l-vahdetiyle, en dağınık meseleler toplattırıldı. Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaike kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr-ı temsil penceresiyle, hakaik-i gaybiyeye, esâsât-ı İslâmiyeye, şuhuda yakın bir yakîn-i imaniye hâsıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayal, hattâ nefis ve hevâ teslime mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslim-i silâha mecbur oldu."

Ben şahsen, İmam Nursi'nin temsil ile, okurlarını, şu ayet-i kerimenin azim şiarıyla selamladığını görür gibiyim:

"İşte biz, bu temsilleri insanlar için getiriyoruz, fakat onları ancak bilenler düşünüp anlayabilir." (Ankebut, 29/43)

Evet temsil, delillerle dolu Kur'ani bir ıstılahtır. Kur'an metodunda ve beyan usulünde bir eksen oluşturur. Ayrıca;

a- "Temsil" bütün yönlere ve boyutları hark edip sınırları aşarak hakikate eriştiren, onu yakınlaştıran, hiç bir engel ve sis bırakmayan bir gözlüktür.

b- "Temsil" bütün mevcudatı ve kainatı birbirine bağlayan bir ölçümdür. Bunların birleşmesinden ve reaksiyonundan oluşan incecik iplikler, onların kök, vücut ve kanunlarına bağlanır, ta sonunda Cenab-ı Allah'a erişir.

"Rahman olan Allah'ın yaratışında hiç bir uygunsuz göremezsin." (Mülk suresi - 3),

"Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök kesinlikle bozulup gitmişti." (Enbiya Suresi ;-22)

c- "Temsil", basamakları tek tek çıkmayı gerektiren ve merhaleleri atlamaktan hoşlanmayan beşeri fıtrata uygun bir merdivendir.. Kur'an-ı Kerim, basamakları takip ederek insanı marifet zirvesine ulaştırır ve evrensel hakikatlere eriştirir. Bunun için bazı alimler şöyle demişlerdir "Muhammed aleyhisselamın ümmetinden ibtidai bir mü'minin "La ilahe illallah" diyerek başladığı yer, bütün ömrünü kainatın mucidini bulmaya çalışmakla harcayan filozofun ulaştığı son noktadır".

d- "Temsil" alem-i şehaddetten alem-i gayba açılan bir penceredir. Bu iktibas, Allah-u Taala'nın mahlukata indirdiği, ve bilmelerine izin verdiği nurdur. Allah'ın kopmaz ipidir. Alem-i gayba ulaştıran yakin derecesidir. Bu dört unsur, ister ayrı ayrı, ister topluca olsun, Kur'an-ı Kerimin marifet konusundaki alamet-i farikasıdır.

Kur'an-ı Kerimdeki temsil, kati delillerin tamamlayıcısıdır. İşkal ve şüphe ise, insandadır. Bir ayet-i kerimede Cenab-ı Allah buyurur ki: ((Hakikaten biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür . Fakat tartışmaya en çok düşkün varlık insandır.)) (Kehf Suresi : 53)

İlm-i Kelam ve Tasavvuf:

Bediüzzaman Said Nursi bu konuyu şöyle izah eder:

"Evet, ilm-i kelâm vasıtasıyla kazanılan marifet-i İlâhiye, marifet-i kâmile ve huzur-u tam vermiyor. Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın tarzında olduğu vakit, hem marifet-i tammeyi verir, hem huzur­u etemmi kazandırır ki, inşaallah, Risale-i Nur'un bütün eczaları, o Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın cadde-i nuranîsinde birer elektrik lâmbası hizmetini görüyorlar. Hem, Muhyiddin-i Arabî'nin nazarına Fahreddin Râzî'nin ilm-i kelâm vasıtasıyla aldığı marifetullah ne kadar noksan görülüyor. Öyle de, tasavvuf mesleğiyle alınan marifet dahi, Kur'ân-ı Hakîmden doğrudan doğruya, verâset-i Nübüvvet sırrıyla alınan marifete nisbeten o kadar noksandır. Çünkü, Muhyiddin-i Arabî mesleği, huzur-u daimîyi kazanmak için Lâ mevcude illâ Hû deyip, kâinatın vücudunu inkâr edecek bir tarza kadar gelmiş. Ve sairleri ise, yine huzur-u daimîyi kazanmak için, Lâ meşhûde illâ Hû deyip kâinatı nisyan-ı mutlak altına almak gibi acip bir tarza girmişler. Kur'ân-ı Hakîmden alınan marifet ise, huzur-u daimîyi vermekle beraber, ne kâinatı mahkûm-u adem eder, ne de nisyan-ı mutlakta hapseder. Belki, başıbozukluktan çıkarıp Cenâb-ı Hak namına istihdam eder; herşey mir'ât-ı marifet olur. Sadi-i Şirazî'nin dediği gibi, (her şeyde Cenâb-ı Hakkın marifetine bir pencere açar.)  

Bazı Sözlerde ulema-i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur'ân'dan alınan minhâc-ı hakikînin farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki: 

Meselâ, bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir, tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmaya ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de: 

Ulema-i ilm-i kelâm, esbabı, nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhaliyetiyle kesip, sonra Vâcibü'l-Vücudun vücudunu onunla ispat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur'ân-ı Hakîmin minhâc-ı hakikîsi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Herbir âyeti, birer asâ-yı Mûsâ gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor." we fi kullu şey'in lehu ayetün tedüllü ala ennehu vahidun " düsturunu herşeye okutturuyor. 

Hem iman yalnız ilim ile değil; imanda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlimle gelen mesâil-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis, ve hâkezâ, letâif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa noksandır. İşte, Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin Râzî'ye bu noktayı ihtar ediyor." (26. Mektup, 2.Mesele)

Üstad Nursi burada, ilm-i kelamda da olduğu gibi "Marifet" konusuna nakdi bir mütalaa ile yaklaşmıştır... İbn-i Arabi'nin, kendi alimlerinden (El-Razi)'ye yaptığı tenkit pozisyonunu giriş yapmıştır. İbn-i Arabi'nin, mutasavvuflara bir örnek teşkil ettiği cihetiyle ve mütekelliminden tamamen  farklı  bir yolun  temsilci  olması  dolayısıyla,  ona  nakdi  bir yol  ile yaklaşmıştır.

 Mütekellimin tarikatının yoksun kaldıkları iki esası ele almıştır:

■ Tam marifet

■ Kalbi itminan

Tasavvuf tarikatı, kalbi daimi bir huzur elde etmek için, kainatı inkar ve nisyanda aşırıya gittiklerini dile getirir Nursi. Bu tarikat ikinci esası yerine getirmekte büyük bir mesafe kat etmiş olsa da, marifette fakir kalmışlardır. Nursi (r.a) bu iki tarikatı tenkit ederken, vahiy projektörünü bunların üzerlerine tutarak, Kur'an-ı Kerimin güçlü cadde-i kübrasının yolunu onlara gösterir.

 Fıkıh:

Nursi, fıkıh tarihinin tarassudunda, nazar-ı ammenin sadece fıkıh kitaplarına temerküz ettiği ve zihinlerin Kur'an-ı Kerime (hayal dışında) intikal etmediği, dar görüşleriyle onun kudsiyetini ihata edemedikleri, bunun neticesinde de vicdanı ihmal edip, donukluğa alıştıklarını ifade eder ve şöyle devam eder : "Demek, şeriat kitapları, birer şeffaf cam mâhiyetinde olmak lâzım gelirken, mürur-u zamanla, mukallitlerin hatâsı yüzünden paslanıp hicap olmuşlardır. Evet bu kitaplar, Kur'ân'a tefsir olmak lâzımken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir." Zikrettiğimiz metinler, İslam tarihinde oluşan bütün ilimleri reddetmek manasına gelmiyor. Üstad Nursi çoğu zaman bu gibi konuları, ilm-i kelam alimleri ve tasavvuf erbabına havale etmiş, geniş mütalaa ve kati hüccet ve deliller ile münakaşaların yapılacağını ve faydalı olacağını dile getirmiştir.

 Kur'an ile Felsefe arasında:

Üstad Nursi felsefeyi, biri muzır, sakim felsefe, diğeri faydalı doğru felsefe olarak iki kısma ayırır. Üstad Nursi bu konuda şöyle buyurur:

"Risale-i Nur'un şiddetli tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise mutlak değildir. Belki muzır kısmınadır. Çünkü felsefenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemâlât-ı insaniyeye ve san'atın terakkiyatına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur'ân ile barışıktır. Belki Kur'ân'ın hikmetine hâdimdir, muaraza edemez. Bu kısma Risale-i Nur ilişmiyor.

 İkinci kısım felsefe, dalâlete ve ilhada ve tabiat bataklığına düşürmeye vesile olduğu gibi, sefahet ve lehviyat ile gaflet ve dalâleti netice verdiğinden ve sihir gibi harikalarıyla Kur'ân'ın mucizekâr hakikatleriyle muaraza ettiği için, Risale-i Nur ekser eczalarında mizanlarla ve kuvvetli ve burhanlı muvazenelerle, felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor; müstakim, menfaattar felsefeye ilişmiyor". (Emirdağ Lahikası 1)

"Evet, eski hikmetin hayrı az, hurafatı çok, ezhan istidatsız, efkâr taklitle mukayyed, cehil avamda hükümfermâ olduklarından, Selef bir derece hikmetten nehyettiler. Fakat şimdiki hikmet ona nispeten maddî cihetinde hayrı çok, yalanı az; efkâr dahi hür, mârifet hükümfermadır. Zaten her zamanın bir hükmü olmak gerektir." (Muhakemat 5. Mukaddime)

İmam Nursi bu sözleriyle akılcılığın en güzel örneğini sunmuş, Hakk ve hikmeti en yüksek gaye ve hedef olarak göstermiştir.

İkinci: Kainat

İnsanın önünde, arkasında, altında, üstünde, sağında ve solunda uzanan bu uçsuz bucaksız kainat, Bediüzzaman Said Nursi'nin gözünde, gerçek bir vücuda sahip olup, gayet dikkatlice, muntazam, kemal ve cemal içinde yaratılmıştır. Bu manada kainat "Görünen Kur'an"dır.. Kitab-ı Mastur (yazılan kitap; Kur'an-ı Kerim) ışığında okunduğunda tükenmez bir marifet kaynağı oluşturur. Kainat kitabı Kur'an kitabının delilli tefsiridir.

(Nursi, pek çok yazısında, yüzlerce ilimin herbiri,insanı "Hakem" isminin tecellilerinin bir tecellisine ulaştırır. İnsaniyetin yararına bu kainata, tıp, eczacılık, kimya, mühendislik, ziraat, ticaret, iaşe ve gıda ilimleri ile bakılabilir. Evet. Yüzlerce ilmin her biri, bu kainatın muhtelif hikmet ve maslahatlar tahtında, muntazam ve eksiksiz olarak yaratıldığını dile getirir Üstad Bediüzzaman Said Nursi. Bu kainatta mucizeli ve ihatalı hikmetten kaynaklanan bedi nizam ve intizam en küçük ölçüleriyle, en küçük bir yaratıkta ve en küçük bir çekirdekte bile tecelli etitğini görürüz. İlim, gaye, sistem birimleri ve felsefeleri arasındaki ilişki, birbirinin tamamlayıcısı oluşudur. Bütün ilimler, müdebbir, Vahid ve Ehad bir Halık'ın vücuduna delalet eder. Vahdaniyet ise, bu ilimlerde muntazam olarak görünür. Bunun yanısıra bu ilimler Halık'ın marifetine, nizamının ve tabiatının keşfine götürür. Halık'ın marifeti yeryüzünde yürümeye , kainata ve nefislere (Afaki ve enfüsi) nazar etmeye sevkeder. Allah'dan hakkıyla korkanlar alimlerdir. İki göz sahibi herkese vahyin ehemmiyetini ve zaruretini kati surette gösterir. ) *

 Dipnot

(*) Nursi'ye göre Kur'anın icazı ışığında Marifetin Müslümanlığı, Dr. Ziyad El- Dağmin/ Çağdaş Müslüman. Sayı 83, 1997 Sayfa: 51

Nursi, Kur'an-ı Kerim ile kainat arasındaki sarsılmaz ilişkinin gerçek nümunesini keşfetmiş, batının ilerlemesine ve Müslümanların geri kalmasına sebep olan bu sırrı ortaya çıkarmıştır.

"Mazide nazarî olan birşey, müstakbelde bedihî olabilir. Şöyle tahakkuk etmiştir: Âlemde meylü'l-istikmal vardır.2 Onunla hilkat-i âlem, kanun-u tekâmüle tâbidir. İnsan ise, âlemin semerat ve eczasından olduğundan, onda dahi meylü'l-istikmalden bir meylü't-terakki mevcuttur. Bu meyil ise telâhuk-u efkârdan istimdatla neşv ü nema bulur. Telâhuk-u efkâr ise, tekemmül-ü mebâdiyle inbisat eder. Tekemmül-ü mebâdi ise, fünun-u ekvânın tohumlarını sulb-ü hilkatten zamanın terbiye gerdesi bir zemine ilka ile telkih eder. O tohumlar ise tedricî tecrübelerle büyür ve neşvünema bulur." (Muhakemat, 2. Mukaddeme).

Bunun için "kalbin ziyası ulum-u diniyyedir. Aklın nuru ulum-u medeniyedir. Bunların imtizacıyla hakikat tecelli eder." der Bediüzzaman Said Nursi bir eserinde.

"İşte bu nükte içindir ki, herkesin kalbinde derinden derine bir din-i hakkı aramak meyli çıkmış. Herşeyden evvel, ölüm idamına karşı din-i haktaki bir hakikati arıyor ki kendini kurtarsın. Şimdiki hal-i âlem bu hakikate şehadet eder... Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette burhan-ı aklîye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur'ân hükmedecek." (Hutba-i Şamiye, 1. Kelime). Böyle bir kaynak olduğu halde, Müslüman diyarında ilmin düşüşü Nursi'yi olanca üzmüştür. Bunun sebebini, Kur'an-ı Kerimle su-i teamülden ve su-i fehimden kaynaklandığını dile getirir. Bunun için, " cahil dost düşman kadar zarar verebilir" fehvasını ifade eder. Zahire göre hükmedenler (arzın küre şeklinde olduğu gibi), gözlerini kapamakla gündüzü geceye çevirdiklerini zannederler. Zanlarınca, arzın küre şeklinde olduğuna hükmetmek, dini meselelere muhalif düşer ve dine zarar verir..

Bediüzzaman Said Nursi, vahiy metinlerinde ve sünne-i müşerrefede (Öküz ve Balık hadisleri gibi) metinlerin müteşabihat kısımlarında yanlış yorumlar yapanları tenkit etmiştir.

Müslümanları içindeki duruma düşüren engelleri keşfetme siyakında, mecaz konusunu şöyle ele alır : "Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılâp eder, hurâfata kapı açar. Şöyle ki: "Mecâzat ve teşbihat, ne vakit cehlin yesâr-ı muzlimanesi, ilmin yemin-i nurânîsinden kaçırıp gasp etse veyahut mecazla teşbih bir uzun ömür sürseler, hakikate inkılâp ederek, taravet ve zülâlinden boş olup, şarap iken serap; ve nazenîn ve hasnâ iken acuze-i şemtâ ve kocakarı olur." (Muhakemat 5. Mukaddeme).

Üçüncü Akıl: Risale-i Nur'da, aklı methedilmekte ve Allah-u Taala'nın bir ayeti olduğunu, insanı diğer varlıklardan ayıran bir alamet-i farika olduğunu ifade edilmektedir.

"Hem de İslâmiyeti daima tecellî ve inbisat-ı efkâr nisbetinde hakaiki inkişaf ettiren, yalnız İslâmiyetin hakikat üzerinde olan teessüs ve burhanla takallüdü ve akılla meşvereti ve taht-ı hakikat üstünde bulunması ve ezelden ebede müteselsil olan hikmetin desâtirine mutabakat ve muhakâtıdır. Acaba görülmüyor: Âyâtın ekser fevatih ve havâtiminden nev-i beşeri vicdana havale ve aklın istişaresine hamlettiriyor. Diyor: 2 ve 3 ve 4 ve 5 ve 6 ve 7 ve 8 ve 9 ve 10 ve 11. Ben dahi derim

Dördüncü: İlham "Sâdık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi mükâleme-i Rabbâniyedir; fakat iki fark vardır.

Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri melâike vasıtasıyla; ve ilhamın ekseri vasıtasız olmasıdır. Mesela, nasıl ki, bir padişahın iki suretle konuşması ve emirleri var.

İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, sâfidir, havassa hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir. Melâike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi, çeşit çeşit, hem pek çok envâlarıyla, denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbâniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor." (7. Şua)

İmam Nursi, insanda, marifetin kaynağını teşkil eden ve ilhamla teamül eden fıtri istidatlar olduğunu ifade eder. Akıl, hissiyat ve latifeler insanın teamül cihazlarıdır. İlhamı, kimi alimler hades olarak tarif ederler. Hades, anlamadaki sürat-i intikaldir. İnsandaki duygular, zahiri ve batıni beş hissiyat ile sınırlı değildir. Bunların alem-i gayba açılan çok pencereleri vardır. Ve bilinmeyen çok hissiyat mevcuttur. Bunun için " Akıl kendini atıl bir duruma getirse ve görevini ihmal etse de, Vicdan Halık'ını unutmaz. Hatta kendini inkar etse bile, Vicdan Halık'ını görür, Onu düşünür ve Ona teveccüh eder".

Hatime

Araştırmacının, İmam Nursi ile Marifet konusundaki mütevazi sehayatini özetlersek, Risale-i Nur, Marifet hakkında mütekamil bir bakışa, eksiksiz bir nazariyeye sahip olduğu ortaya çıkar.. Üstad Nursi bu sırları, Kur'an-ı Kerime istinadıyla elde etmiştir.

Tebliğ konusu olan Marifet bahsi, derin ve geniş bir yelpazeye sahiptir. Buradaki kısa açıklamalar, daha geniş ufuklar açtığından, yeni sırların keşfine sebep olmuştur. Cenab-ı Allah'tan bize bu sırların keşfini ve bu yolun takibini kolaylaştırmasını dileriz. 

Araştırmacı şu tavsiyeleri dile getirmeyi temenni eder:

Risale-i Nur'un, açık tefsiri için, ıstılah ve mefhumlarının, metin ve kaidelerinin bahşettiği üstün faydalara ulaşabilmek için ve onu yeniden keşfedip, tafsili olarak ele almayı, bize kolaylaştırması için Cenab-ı Allah'a dua ile niyaz ederiz.

Paylaş
Yükleniyor...