Block title
Block content

Bediüzzaman ve Davası

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd, Peygamberlerin Efendisine, onun bütün âl ve sahabilerine ve Kıyamete kadar onların yoluna güzel bir biçimde uyanlara salat ve selâm olsun.

Daha önce İslâm düşüncesiyle Batı düşüncesi arasındaki mücadele konusunda yazılar yazmıştım. Orada, on dokuzuncu yüzyılın ortalarında çok geniş topraklar üzerine yayılmış hür bir devlete sahip olmalarına rağmen Osmanlı Türklerinin maruz kaldıkları durumun şu olduğunu belirtmiştim:

Asırların geçmesi ve çağların ilerlemesiyle onlar kendine güven ruhunu yitirdi­ler. Kim olduklarını unuttular.  İlk dönemlerin hamiyet ve kahramanlığından, kuv­vetli iman ve sarsılmaz tevekkülden pek bir şey kalmadı. Çünkü her şeyden önce âlimler ve dinî liderler, toplum ve ülkeyi ilmî ve fikrî açıdan yönlendirmede zaafa düştüler. Bütün bunların yanısıra, -Allah'ın koruduğu istisnalar dışında- padişahlar din ve hilafet adını kendi özel çıkarları ve şahsî emellerini gerçekleştirmek için kul­landılar. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, o sırada Batı medeniyeti yeni bir ruh, taze bir enerjiyle boy gösteriyor büyük bir cesaret ve yeni ümitlerle her geçen gün yeni atılımlar gerçekleştiriyordu. Söz konusu medeniyet, fikir ve uygulama alanında Tür­kiye'de Ziya Gökalp ve Mustafa Kemal gibi kimseleri kendisine temsilci olarak buldu. Bunlardan birincisi, Batılı fikrî münevverliğin öncüleri arasında yerini aldı. Bu zat, 1900 yılında Osmanlı Devletinin yıkılacağını ve büyük bir ıztıraba maruz kala­cağını sezerek bunu dile getirdi. Mustafa Kemal ise, yönetimi eline geçirir geçirmez Hilafeti lağvetti ve ülkede laikliği ilan etti. İş o noktaya vardı ki Türkiye, asırlardan beri kendisine öz benliğini sağlayan ve bağrında mânevî gıdasıyla beslendiği İslâmî karekterini yitirdi.

Fakat şu nokta Allah'ın bu âlemdeki bir kanunu ve tarihî bir gerçektir: İslâm Ta­rihini derinlemesine tetkik eden kişi, ıslah ve tecdid alanında bir boşluk ve gedik gö­remez. Yine hiçbir dönem yoktur ki, sapık cereyanlara karşı koyacak, etrafı istila etme istidadi gösteren bozgunculuğu göğüsleyecek, hakkın sesini yükseltecek, za­lim güçlere ve fesat unsurlarına meydan okuyacak ve düşüncelerde yeni pencere ve ufuklar açacak bir kimse Allah'ın izniyla ortaya çıkmış olmasın. İslâm'ın durumu hep böyle olmuştur. Evet İslâm, sarsılmaz inanç esasları ve ebedî hakikatler üzerine kurulmuş olmanın yanısıra hayat dolu ve enerji yüklüdür. Onun bu canlılığı, asla kurumaz bir pınarı ve bitmez tükenmez bir madeni andırır. O, her zaman ve mekan için elverişlidir.  İnsanlık hayatının geçirdiği her aşama, gelip geçen her bir nesil, tarihin birbirini izleyen her bir dönem ve çağdaş her bir toplum için her türlü ihti­yaca cevap verecek ve hiçbir dönemin gerisinde kalmayacak özellikleri taşıyor.

İşte bu görevli şahsiyetlerden birisi de, 19. yüzyılın ikinci yarısında Bediüzzaman Said Nursî adıyla Türkiye'nin ufuklarından doğan zattır. Bu zat, Türkiye'nin bir aşa­madan diğer bir aşamaya geçiş yaptığı nazik bir dönemde yaşadı. O, ince duygu­lara sahip, zeki ve kavrayışlı bir zattı. Ülkesini istila edecek tehlikeyi önceden sezdi. O sırada ülkeyi baştan başa sarmış ve topluma yayılmış cehalet, tenbellik, okur ya­zarlığın azlığı gibi hastalıklar ve daha önemlisi asırlardan beri Müslüman Türk toplu­munun ruhunu dolduran din gayreti ve iman şulesinin sönmeye yüz tutması onu derinden yaraladı. Cahilliği yok etmek ve dinî ilimleri yaymak için büyük bir gay­retle kolları sıvadı. Bu amaçla ebedî, hayat ve enerji dolu, problem ve meseleleri çözen, muammaları keşfeden, her zaman ve mekanın ihtiyaçlarına cevap vermeye elverişli bir kitap olarak Kur'ân-ı Kerimi inceden inceyearaştırmaya koyuldu. Dini ilimlerin yanısıra, tarih, felsefe, geometri, astronomi ve diğer yeni ilimlerde de de­rin bir vukufiyete sahipti. Kısaca o, klasik ve modern ilimleri kendisinde toplamıştı.

O parmakla gösteriliyor ve döneminin âlimlerinden büyük bir saygı görüyordu. Kendisini ders ve irşada vermişti. Memleketin içinde bulunduğu durum, yaşadığı geçiş dönemi ve fırtına halinde esen değişim rüzgârları, memleketi durmadan ve acımasızca istila eden Batı medeniyeti seli karşısında ilmî inzivasından çıkıp, makale ve nutuklarıyla siyaset ve hükümet adamlarına seslendi. Yazı ve konuşmalarında akıllı düşmanın, Osmanlı Devletinde modern kanunu ilan ettirmekle sinsice kurduğu planlara dikkat çekti, İslâm'da hürriyetin gerçek anlamını açıkladı ve Osmanlı Dev­letinin yöneticilerinden, ülkede Şeriatı tatbik ve icra etmelerini istedi.

Birinci Dünya Savaşına bizzat katıldı. Kafkas Cephesinde Ruslara karşı yapılan savaşta güzel bir imtihan verdi. Çarpışmalar sırasında esir düştü. Rusya'da iki sene esir olarak yaşadı. Daha sonra birbir güçlük ve sıkıntıyla ülkesine döndü.

Bu kahramanlık ve fedâkârlıkları karşısında siyasîler kendisine hayran kaldılar. Mustafa Kemal 1922 senesinde Ankara'ya gelmesi için ısrar etti. Ankara'ya vardı­ğında onu tren istasyonunda büyük bir törenle karşıladı. Fakat çok geçmeden Ke­mal Atatürk'ün yapmaya başladığı inkılapların farkına vardı. Bunun üzerine bir be­yanname hazırlayarak parlemento üyelerine sundu. Bu beyannamesinde İslâmın emirlerine uymaya teşvik etti ve ruhlarındaki gizli iman parıltısını yeniden harekete geçirmeye çalıştı. Altmış kadar milletvekili bundan etkilenerek namaza başladı. Be­diüzzaman Tabiat Risalesi'nde, Ankara'ya yaptığı bu yoculuğuna değiniyor ve gör­dükleri karşısında teessüf ve üzüntüsünü şöyle dile getiriyor:

"Rumî 1338'de Ankara'ya gittim. İslâm ordusunun Yunan'a galebesinden ne­ş'e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için gayet dessasane çalıştığını gördüm. ‘Eyvah!' dedim. Bu ejderha imanın erkanına ilişecek. O vakit "Gökleri ve yeri yaratan Allah'tan mı şüphe ediyorsunuz?"şu âyet-i kerime bedâhet derecesinde Vahdâniyeti ifhâm ettiği cihetle ondan istimdât edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur'ân-ı Hak­îmden alınan kuvvetli bir bürhanı, Arabî Risâlesinde yazdım."3

İşte Bediüzzaman bu şartları gözleriyle gördü. Hatta ateşinde kavruldu ve böyle bir ortamı değiştirmek için aktif bir rol oynadı. Fakat o, şu iki noktadan akranların­dan farklılık arzediyor:

Birincisi: Uzun yıllar süren cihadı, Kur'ân ilimleriyle meşbu' bulunması, bu ilim­lere hizmet etmesi ve neşrine çalışmasının yanısıra, Türkiye'yi istila etmiş malum durumlar karşısında onun zengin düşüncesi, olaylara nüfuz edici bakış açısı ve isa­betli görüşüdür. O, hadise ve şartları inceden inceye değerlendirir, derinliklerine iner, zaaf noktalarını tesbit eder, İslâm'ın şen ve mamur bahçesini kurutan, ateşin ekinleri mahvettiği gibi yeşil yapraklarını da yakıp kül eden azgın fırtınaların ve ka­vurucu rüzgarların eseceği gedikleri çok iyi bilirdi. Bu nedenle o problemlerin can damarına parmak basmıştır. Hiç kuşkusuz o, can alıcı zayıf noktaların başında "kavmiyetçilik" adına neşr ve inşa edilen yanlış düşünceyi ve tahripkâr hareketi gö­rüyordu. Çünkü, İslâm dünyasındaki her kavmiyetçilik hareketi, kendi nizamı için bir felsefe edinmiş ve zamanla bu, inanç derecesine yükselmiştir. Bu inanç, İslâm'a adeta kafa tutmuş ve insanlık hayatının daha önce İslâm'ın hakimiyet ve egemenliği tarafından doldurulan alanları istila etmeye kalkışmıştır. Yine bu hareket, inançlara, ahlâka, duygulara, sevgi ve nefret, dostluk ve düşmanlık hislerine, heyecan ve hamiyete, kısaca semavî dinlerin sahip olduğu ve kendinden bir parça saydığı bütün unsur ve eczaların alternatiflerini içermeye kalkışmıştır. Bu nedenle, bu durum, id­dia, muhteva ve tesire sahip bulunan bütün hareketler son Semâvî dinin mensupları ve onun şuurlu ve inançlı davetçileri olan Müslümanların nezdinde sürekli olarak çekingenlikle karşılanmış ve hatta tehlikeli telakki edilmişlerdir. Müslümanlar, bunu dinlerine bir rakip olarak gördüklerinden hemen söz konusu cereyanlarla mücade­leye başlamışlardır. Çünkü söz konusu cereyanların doğuşu ve yayılışı sonuç olarak İslâm birliğini barçalayacak tehlikeler doğuracak din düşmanlığı ve sapıklığın yayıl­masına sebep olacaktır. Bu nedenle, bu tür hareketlere karşı koyup engellemek mü'minlerin gözünde en birinci görevdir.

İşte, Türkiye, İran ve Afganistan gibi bölgelerde baş gösteren kavmiyetçi ve bölgeci hareketler adı geçen tehlikeli akımlardandır. Dinî hamiyet taşıyanlar, gerçek ilim sahipleri ve samimi dindarlar bütün bu gibi yerlerde bu tür hareketlerle müca­dele etmişlerdir. Onların parolası da, bütün bu ırkçılık ve bölgecilik putunu kırmak ve İlâhî gerçeği ilân etmektir:

"Hakikaten bu bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbini­zim. Öyleyse Bana kuluk edin."4

İşte Üstad Bediüzzaman var gücüyle bu kavmiyetçilik hareketine karşı mücadele etmiş, o güçlü ifadeleri ve keskin delilleriyle bu hastalığa mübtela olanları uyarmış ve sakındırmıştır.  Nitekim bu hastalığın pençesine düşmüş bir Türk kardeşini, milli­yetinin İslâm ile özdeşleştiğini hatırlatarak şu şekilde uyarmıştır:

"Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyetle imtizac etmiş, ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen mahvsın! Bütün senin mazideki mefahirin, İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefahir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbin­den silme!"5

"Şu devlet-i İslâmiye yirmi otuz milyon iken, bütün Avrupa'nın büyük devletle­rine karşı hayatını ve mevcudiyetini muhafaza ettiren, şu devletin ordusundaki Nûr-u Kur'ân'dan gelen şu fikirdir: ‘Ben ölsem şehidim, kalsam gaziyim.' Kemal-i şevk ile ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek istikbal etmiş. Daima Avrupa'yı titret­miş. Acaba dünyada basit fikirli, safi kalbli olan neferatın ruhunda şöyle ulvî fedâ­kârlığa sebebiyet verecek, hangi şey gösterilebilir? Hangi hamiyet onun yerine ikame edilebilir? Ve hayatını ve bütün dünyasını severek ona feda ettirebilir?"6

Üstad, bu hareketin herhangi bir ülke veya topluma fayda getirecek bir esasa dayanmadığını biliyordu. Yine o çok iyi anlamıştı ki bu hareket, bu ümmeti tarihinin kaydettiği cinayetleri geride bırakacak milli bir cinayettir.  Hatta dünya tarihinde bi­linen bütün yıkıcı hareketlerden daha büyük bir tahrip ve yıkım cereyanıdır.  Milleti yok oluşa ve toplumu intihara sürükleme yolunda kurulmuş uğursuz ve öldürücü bir tuzaktır. Hiç kuşkusuz kavmiyetçilik yeryüzünün her tarafında köhnemiş, tahtaları kırılıp dökülmüş, çivileri sökülmüş, dalgalarla boğuşmakta ve batması kaçınılmaz olan bir gemiden farksızdır. Hal böyleyken, batması mukadder olan bu uğursuz gemiye sığınmaları Müslümanlar için asla doğru olamaz. Kaldı ki önlerinde bütün birinsanlığı içine alacak ve hepsini sahil-i selâmete çıkaracak kurtuluş gemisi tüm ihti­şamiyle durmaktadır.

Üstad'ın ikinci mümtaz özelliği: Türkiye'nin şartlarına uygun yeni bir davet me­todunu ihtiyar etmiş olması. O, Şeyh Said hareketi bastırılıp dinlerine karşı hamiyetli Müslümanlar malları ve canlarıyla büyük bir kayba uğrayıp, kendisi de çekildiği inzi­vagahından alınarak sürgüne gönderildikten sonra davetinde yeni ufuklar açmak ve etkili mücadele stratejilerini belirlemek için kafa yordu. Nitekim henüzisyan başla­madan merhum Şeyh Said'e böyle bir ortamda isyan metodunu tercih etmemesini öğütlemişti. Çünkü böyle durumlarda, zarar gören yine gayretli dindarlardan baş­kası olamazdı. Buna rağmen Üstad memleketinden alınıp sürgün edildi. Vefatına kadar dasürgünden sürgüne gönderildi. Fakat o yılmadı. Türkiye'de ve Batı me­deniyetinin büyüsüyle kendini kaybetmiş nesiller arasında İslâmî düşüncenin yeniden yerleşmesi, dinî ruhun canlanması, Hz. Muhammmed'in (a.s.m.) evrensel nübüvve­tine güvenin yeniden te'sis edilmesi ve bütün zaman ve mekânlara elverişli İslâmın pak şeriatına imanın bir kez daha tazelenmesi için  var gücüyle gayret sarfetti. Bu amaçla gönlünden birer parça ve nefesinden birer esinti taşıyan ve iman meş'alesini ve dinî gayreti tutuşturan risalelerini kaleme alarak Türk toplumuna fert fert grup grup ulaştırmaya çalıştı. O, bu metoduyla İmam Ahmed bin Abdulahad es-Ser­hendî'den esinlenmiş gibidir. Nitekim o da, bu etkili davet metodunu tercih etmiş, bunda son derece başarılı olmuş, tarihin mecrasını değiştirmiş ve genel bir irtidada doğru hızla koşan ülkesinin yönünü bu acı istikametten çekip Şeriat-ı Muhammedi­yeye ve dininin hükümlerini tatbike yöneltmişti.

Onun risaleleri açıkça gösteriyor ki, o şartlar ve ortamda İslâm dünyasının, özel­likle de Türk milletinin, dine, Hz. Muhammed'in (a.s.m.) ebedî risaletine ve İslâm şeriatına güveni yeniden sağlayacak büyük âlimlere ihtiyacı vardı. Üstad bu hallere bakarak için için acı çekiyor, kalbi parçalanıyor ve bu duruma ağlıyordu. Bu çırpını­şıyla o,Müslüman Türk milletini, Türkiye'de baş gösteren ve ülkenin dört bir yanını istila etmeye başlayan itikadî, fikrî ve kültürel irtidat ve çöküşten muhafaza etmiştir. Bu manevî çark ediş ve fikrî irtidat Osmanlı Devletinin yıkılışından ve siyasî çöküşten dedaha tehlikeli, daha hassas ve daha derinden yaralayıcıydı.

Kendisine ve risalelerine ilgi ve hayranlık duyanlar, sözkonusu risaleleri, hükü­metten gelebilecek büyük tehlikeye rağmen köy köy, kasaba kasaba yayıp neşretti­ler. Bu risaleler İslâm dinine güveni yeniden sağlamada bu dinin insanlık kervanına ayak uydurmaya, hatta ona önderlik etmeye elverişli olduğunu isbatta büyük bir rol oynamıştır.

Allah, İslâm ve Müslümanlar adına Üstad'a en hayırlı mükâfatlar versin ve onu cennetlerine koysun.(Âmin)

____________________

 **  EBU'L HASEN EN-NEDVÎ

1911 yılında Hindistan'ın Raybereli kazasında doğdu. Babası Hindistan'ın meşhur âlimlerin­den Abdülhayy Hasenî'dir. Ebu'l-Hasen en-Nedvî, ilk İslâmî eğitimini Nedvetü'l-Ulemâ isimli İslâmî İlimler Akademisi'nde aldı. Daha sonra Lahor ve Deobend gibi ilim merkezlerinde ünlü âlimlerden dersler aldı. Henüz on yedi yaşındayken "İzâ Hebbet Rîhu'l-İmân" adlı ilk eserini verdi. Sonraki yıllarda Nedvetu'l-Ulemâ'da Arapça ve tefsir hocalığı yaptı. en-Nedve isimli ilmî derginin de edi­törlüğünü yapan Ebu'l-Hasen en-Nedvî dünyanın çeşitli üniversitelerinde ilmî konferanslar verdi. Arapça olarak vermiş olduğu pek çok eseri, okullarda ders kitabı olarak okutuldu. Bunların en ünlüleri "Muhtârât min Edebi'l-Arab", "Kısasu'n-Nebiyyîn li'l-Atfâl" ve "el-Kırâetu'r-Râşide"dir.

1957'de el-Mecmau'l-İslâmî el-İlmî'yi kurdu. Hindistan'da dâvet ve ıslah hareketlerine büyük katkısı oldu.

1959'da Nedvetu'l-Ulemâ'nın müdürlüğüne getirildi. el-Mecmau'l-İlmî el-Arabî, İslâm Dünyası Birliği, Medine İslâm Üniversitesi gibi pek çok İslâmî organizasyonda yönetim kurulu üyeliği yaptı.

Arapça ve Urduca 70'i aşkın eseri olan Ebu'l-Hasen en-Nedvî halen Dünya İslâm Edebiyatı Birliği'nin genel başkanlığını yapmaktadır.

2 İbrâhim Sûresi: 10.

3 Lem'alar, s. 167.

4 Enbiyâ Sûresi: 92.

5 Mektûbat,26. Mektûp, 3. Mebhas, Dördüncü Mesele, s. 367.

6 a.g.e. s. 370.

Yazar: EBU'L-HASEN EN-NEDVÎ | Okunma Sayısı: 4079 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
Yükleniyor...