Block title
Block content

Bediüzzaman ve İslam Davası

 

İstanbul'da müceddid bir dâvâ adamı, etbâına ve talebelerine sunduğu risaleler­den oluşan "Risâle-i Nur" ile eşsiz eserler ortaya koyan İslâm mütefekkiri Bediüz­zaman Said Nursî hakkında bir sempozyum düzenlendi.

Katılımcılar onun müteaddid yönleri hakkında çeşitli yorumlarda bulundular. Bunlardan bazıları yaradılıştaki Hâlık'ın âyetlerine kalbini sonuna kadar açmış bir sûfî olarak onu ele aldı. Bazıları onu, ilm-i kelâma katkıda bulunan, bu ilmi kuru mantık ifadelerinden alıp, îmanın tazeliğine ulaştıran bir kelâm âlimi olarak takdim etti.. Bazıları ondan, keşifve ifade bakımından üstün san'at yönleri bulunan bir edîb ola­rak bahsetti. Bazıları da onu, İslâma yöneltilen hücumlara karşı dimdik ayakta duran ve insanların inançlarını himaye etmeye çalışan bir hareket adamı olarak tanımladı...

Hakikatte Bediüzzaman bu özelliklerin tamamına sahiptir.

Bediüzzaman hayatı boyunca bir mücadeleyi ısrarla sürdürmüş ve risâlelerinden birisinde kendi konumunu şöyle dile getirmiştir; İlm-i kelâmın delillerinden istinbât edilen ma'rifetullah, ma'rifet-i kâmile değildir. İtmi'nân-ı kalbî sağlamaz.

Bu ma'rifet ne zaman ki Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân'ın metodu üzerine kurulursa, işte o zaman ma'rifet-i tâmme gerçekleşir ve kalpte itmi'nân-ı kâmil sağlanmış olur.

Ma'rifet-i Kur'âniye karşısında sûfilerin dayandığı ma'rifet yolu nâkıs ve sonuçsuz bir yoldur. Zira-İbn Arabî gibi-Vahdet-i Vücûd taraftarları "Lâ mevcûde illâ hû" demektedirler.

Allah (Sübhanehû ve Teâlâ) önünde huzûr-u kalbîye ulaşabilmek için kâinatın in­karı noktasına varmışlardır.

Doğrudan Kur'ân-ı Kerim'den nemâlanan ma'rifet ise, kâinatı ademe garket­meksizin, onu nisyan-ı mutlaka mahkum etmeksizin, bilakis ihmal ve abesiyetten kurtarıp Allah (Sübhanehû ve Teâlâ) yolunda istihdam eden, her bir şeyi ma'rifet-i İlâhîyi aksettiren bir ayna kılan, her bir şeyde ma'rifet-i İlâhîye bir pencere açan devamlı bir huzûr-u kalbî sağlamaktadır.

Bağdat Üniversitesi'nde Tefsir ve İslâm Düşüncesi dalı öğretim üyesi olan Dr. Muhsin Abdülhamid'e göre Bediüzzaman ma'rifet metodlarından yeni bir tarzı be­nimsemiştir. Bu metod doğrudan okunan Kur'ân'a, görünen Kur'ân olan kâinata ve konuşan Kur'ân olan Resûlüllah'a dayanan bir metoddur.

Mesneviyyü'l-Arabî

Kitâbetin bir ana kaynağı vardır. O da kıraattır. Biz buna kültür de diyebiliriz. Yazarın kültür birikimine, deneyimlerine, his ve yeteneklerden elde ettiği nasibine göre kitabet yönünü ortaya kor.

Her şeyin bir istisnası olsa da, genelde bütün kitaplar bu kuralı tasdik eder mahi­yettedir.

Bazan kişi öyle bir kelam okur ki, onun bu âlemden birisinin ortaya koymadığını açıkça hisseder. Bu sözü söyleyenin kitâbette uzman olmadığını öğrendiğinde adeta dehşete kapılır. Aslında yazarlık yoluyla geçim sağlamamaları bir yana, yaşamlarını bu doğrultuda da sürdürmezler.

Bu söylediğimiz hususla ilgili bir örnek verelim. Sûfîlerden Muhammed b. Ab­dülcebbâr en-Neferî, inci ve cevher misâl hakikatlerden bahsederken, bunları bir yere kaydetme yoluna gitmemişti. Talebelerinin önünde söylediği sözleri dileyenle­rin yazabileceğini söylemişti.

Bir diğer misâl: Said Nursî'nin söylediği her söz cevâhirdi; ne varki çok azı müstesna asla yazmamıştı. Daha ziyade müridleri ve talebelerine söylediği risâleler­den ibaretti.

Ehl-i tasavvuf ve müceddidlerin geride bıraktıkları kaynaklara baktığımızda, bu gibi kahramanların gerçek mânâda kahraman olarak anlaşılmadığını şaşkınlık içinde görmekteyiz.

Örneğin, talebelerine yönelik mektuplar şeklinde büyük müceddid Bediüzzaman tarafından yazılan Risâle-i Nur eserini ele alın.

Bu zatın Mesneviyyü'l-Arabî isimli bir eseri var. Aslında Mesnevî Mevlanâ Celâ­leddin Rûmî'nin eseridir. Bilindiği gibi mesnevî kelimesi, şiirde ikişer ikişer beyitler halinde yazılan bölümlere denmektedir. Rumî, Mesnevî'sinde yaklaşık yirmi bin be­yit kaleme almıştır. Sonra Bediüzzaman gelmiş, Arapça olarak yazdığı eserine Mes­neviyyü'l-Arabî ismini koymuştur. Her ne kadar bu kitap şiir şeklinde bir divan de­ğildir. Ancak, müceddid Üstâd kitabına böyle bir ismi özellikle seçmiştir.

Bu seçimiyle söylemek istediği şey acaba nedir?

Bana göre bu yolla, bu risâlesinin kalbe, akla, nefse ve ruha olan tesirine işaret etmek istemiştir.

İmanın tecdidi ve kalplerde iyice yer etmesi, kararmış ruhları yeniden aydınlat­ması açısından tıpkı Celâleddin Rûmî'nin fârisî olarak yazdığı eseri gibi etki yapmak­tadır.

Buradan hareketle Bediüzzaman, Celâleddîn Rûmî'nin ruhuna uygunluğu te'kid etmek, aynı zamanda onun "Mesnevî-i Rûmî"sinden ayırdetmek için eserine "Mesneviyyü'l-Arabî" ismini koymuştur. Hakikaten bu kitap, kitâbet sanatında çok mesafeler katetmiş yazarların dahi ulaşamayacağı seviyede bir belâğat örneğidir.

"Sözleriniyi anlaşılmıyor"

Bediüzzaman Said Nursî "İfade-i Merâm" başlığı altında şunları söylüyor:

"Bir bahçeye girsem iyisini intihâb ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem ‘Huz mâ safâ' derim. Muhatablarını da öyle arzu ederim. Derler:

‘Sözlerin iyi anlaşılmıyor?'

"Bilirim ki, kah minare başında, kah kuyu dibinde konuşuyorum. Neyliyeyim, zuhurat öyle. Şu kitapta mütekellim aciz kalbimdir. Muhatab asi nefsimdir. Müs­temi', müteharri-i hakikat bir Japondur. Temaşa eden bunu düşünmeli..."

Bu sözler, Bediüzzaman deryasından bizlere bazı kesitler sunmaktadır. O öyle bir denizdir ki, yüzeyi dalgalar ve fırtınalarla doludur. Ancak dibinde mücevherler ve inciler kaynar. Bu cevherler günyüzüne çıkabilmek için büyük gayrete, meşak­kate, fehme ve cihâda muhtaçtır.

Bazan onun üslubu bir bahar tatlılığı kadar inceleşir. Ve bazan keskin kış fırtına­ları gibi esip gürlemektedir. Bazan semâ ile birlikte okurları da ağlar; Ve bazan onun sözlerinde ortalık gül gülistan olur. Tıpkı yeryüzünde zamanın ve mevsimlerin peşpeşe gelmesi gibi birbirinden farklı bu haller ardarda dizilir.

Nasıl ki insanlar dört mevsime hükmedemiyorlarsa, onun ifadelerindeki bu tatlı akışta da bir tahakküm sözkonusu değildir.

Bediüzzaman Said Nursî şöyle der:

"İ'lem Eyyühel-Aziz! Çekirdek ağaç olmazdan evvel, yumurta kuş olmazdan evvel, habbe başak vermezden evvel binlerce imkân ve ihtimaller içerisinde ve binlerce sûret ve şekillere girmek kabiliyetinde iken; o eğri büğrü ihtimaller, yol­lar içinden çekilip doğru ve müstakim ve müntec bir şekle, bir vaziyete sevkedil­melerinden anlaşılır ki, o tohumlar, evvelce de Allâmü'l-Guyûb'un terbiye, tedvir, tedbiri altında imişler. Sanki o tohumların her birisi, kudret kitaplarından istinsah edilmiş küçük bir tezkeredir. Yahut bir fihristedir. İlm-i Ezelîden alınmıştır. Yahut kader kitaplarından yazılmış bazı düsturlardır."

____________________

**  AHMED BEHCET (Yazar)

Arap dünyasının tanınmış gazetecilerinden birisidir. Hukuk ve gazetecilik alanında ihtisasını yaptı. 1950'li yıllardan beri Mısır'ın en büyük gazetesi olan el-Ehram'da köşe yazarlığı yapmak­tadır. Günlük yazılarını gazetenin ikinci sayfasında "Dünya Kutusu" başlığını taşıyan köşesinde yayınlamaktadır. Aynı gazetenin Yazı İşleri Başkan Yardımcılığını da yürütmektedir. Mısır rad­yosunda günlük yorumlar yapmaktadır.

İlim ve sanat dalında Nobel ödülü sahibidir. Ahmet Behcet'in İslâmî, edebî ve sosyal hadisele­rin kritiği şeklinde 40 kitabı bulunmaktadır. Bu kitaplarından 4'ü, İngilizce, Fransızca, Türkçe, Hindçe, Sırpça ve Hırvatçaya tercüme edilmiştir.

Evli, iki çocuk babasıdır.

Yazar: AHMED BEHCET | Okunma Sayısı: 3941 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
Yükleniyor...