Block title
Block content

Bediüzzaman'ın Düşünce Sisteminde Tevhid

 

Kur’ân-ı Kerîm, muhataplarını bir yandan tevhid akidesine davet ederken, diğer yandan da çeşitli dinlerden nakiller yapıyor; nâzil olduğu zamanda mevcut olan millet, medeniyet ve mezhepleri sorguluyor, bâtıl ve bozuk olduklarını delillerle is­pat ediyor ve bütün bunların semâvî dinlerle mukayeselerini yapıyor.

İnsanlık tarihindeki fikir mücadelelerine bakıldığında, ulûhiyyet dâvası, insanların düşüncesini ilk günlerden beri meşgul etmiştir ve bu dâvanın hakkâniyetinin ispatı ve sübûtu için de, melek ve insanlardan seçilmiş resullerin semâ ile arz arasındaki elçilik görevleri hiçbir zaman kesintiye uğramamıştır. Cenab-ı Hak bu hakikati şöyle beyan eder:

“Allah meleklerden de, insanlardan da elçiler seçer.”2

İslâm peygam­beri olan Efendimiz Muhammed’in (a.s.m.) dünyamıza teşrifleriyle ve ona gönderi­len aklî ve kevnî varlık âlemini aydınlatan Kur’ân-ı Kerimin nüzûlüyle bu elçilik gö­revi sona ermiştir.

Bu açıdan bütün peygamberlerin risalet görevi, tevhid akidesine karşı akılları ve kalbleri uyarmak ve muhatapların iç dünyalarına onu yerleştirmektir. Tevhid akidesi fıtrat inancıdır ve Allah insanları o inanç üzerine yaratmıştır. Cenab-ı Hak şöyle bu­yuruyor:

“Yüzünü hak din olan İslâma çevir. O fıtrat dini ki, Allah insanları o din üzerine yartmıştır. Allah yaratışını değiştirecek değildir; siz de Allah’ın yarattığını değiştirmeyin. İşte dosdoğru din budur; lâkin insanların çoğu bilmez.”3

Vahdâniyet-i İlâhiye, İlâhî vahye dayalı bütün semâvî risaletlerin ilk ve öncelikli tavsiyesidir. İslâmiyetin de, Cenab-ı Hakkı zıttan ve nidden tenzihle beraber ilk esa­sını teşkil eder.

Bu İlâhî sistem, âlemlerin Rabbinden Rasûl-i Emîne vahiy ile gelmiş ve Müslü­manlar tarafından iz’an ve teslimiyetle kabul edilmiş bir sistemdir. Efendimiz Mu­hammed’in (a.s.m.) risaletiyle peygamberlik sona erdiği için, ondan sonra gelen Müslümanların bizzat kendi hayatlarında zuhur eden ve dinin temel yapısına uyma­yan her şey, İslam alimleri tarafından iki ana sahada itinayla tashihten geçirilmiştir. Bu sahalardan biri imânî yükümlülük, diğeri ise amelî yükümlülüktür.

İslâm dininin Müslümanın hayatına taalluk eden yönleri şunlardır: Akaid, şeriat ve ahlâk. Akaid, mü’mini şeriata götüren bir esastır. Şeriat da, akaid ile hassasiyet kesb etmiş kalbin İlâhî emirleri yaşamak üzere kabullenmesidir. Ahlak ise, bu ikisinin bir meyvesidir. İşte bunun üzerine insanlık peygamberinin veciz sözü gelir:

“Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”4

Düşünce üzerinde araştırma yapan İslâm alimleri tarihin ilk günlerine kadar uza­narak bu gerçekleri kaydetmişler; halefleri de onların çizgisini daima takip etmiş­lerdir. İlmiyle âmil Risale-i Nur Külliyatı’nın sahibi de çeşitli akımların tesirsiz kılın­ması ve tevhid hakikatlerinin tecellisi için aynı çizgiyi takip edenlerdendir. Risale-i Nur’da cevaplarını bulan bazı akımlar ise şunlar: Dehrîler ve yandaşları, tabiatçılar, sâibeler, berâhimeler, Müslümanların yaşamış oldukları Fars diyarında tesirlerini his­settiren Seneviyeler, Müslümanlarla iç içe yaşayan ehl-i teslis, Yahudiler ve diğer­leri...

Bediüzzaman Said Nursî, müessir düşünceleriyle, kuvvetli ve sağlam delilleriyle bu dinin birçok önemli meseleleri üzerine himaye kanadını germiş, Risale-i Nur Kül­liyatında o meseleleri kevnî şeriat ile Kur’ân şeriatını birbirine bağlamak suretiyle araştırmış, incelemiş ve fevkalâde vukufiyetle onları tahlil etmiş, beşerin istifadesine sunmuştur.

Evet, Bediüzzaman bütün insanlığa hitaben şöyle der:

“Hakikat ilmini, hakikî hikmeti istersen, Cenab-ı Hakkın marifetini kazan. Çünkü, bütün hakaik-ı mevcudat, ism-i Hakkın şuââtı ve esmâsının tezâhürâtı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar.”5

Bediüzzaman kendisine mahsus usûlü (metodolojisi) olan alimlerden olduğu ve Sofestâilerin yanlış prensiplerinden tamamen uzakta bulunduğu ortadadır. Bediüz­zaman’ın Risale-i Nur’da ehemmiyetle üzerinde durduğu bir mesele vardır ki, bu­rada ona değinmeden geçemeyeceğim: “İnsan unsuru”. Bu Kur’ân-ı Kerîmin’in de asıl maksadıdır.

Evet, Kur’ân insandan bahseden veya insana hitap eden bir mükâlemedir. Bu hakikate Bediüzzaman da işaret etmektedir. İnsan, dünyanın bir çekirdeği hükmün­dedir ve Risale-i Nur da bütün meseleleriyle ona müteveccihtir. Zira insan için, uh­revî emellerini kazanmak herşeyden ehemmiyetli, kaybetmesi de herşeyden tehli­kelidir.6

Bu önemli mesele, metoda taalluk eden bir husûsiyettir ve her semâvî risaletin de gayelerinden biridir. Ulûhiyet meselesi İslâmiyetin diğer her meselesi gibi sa­dece teorik açıdan ele alınacak bir mesele değildir. Yâni, teorik olarak inananların bütün aklî sorularına muknî cevaplar vermek, muhalifleri delillerle susturmak veya onların şüphe îrad etmelerini bertaraf etmek ulûhiyet davası için tek ve yegane he­def değildir. Bunun da ötesinde birinci derecede bu davanın canlı hale getirilmesi ve ona hayattar bir şahsiyet kazandırılması gerekir ki, Resulullah’a (a.s.m.) gelen İlâhî mesajı, kavlen ve amelen kabul etmiş, müsbet bir ümmetin kimliğini ifade edebilsin; teorik ilke ve kurallar da hissedilebilir, hareketli birer canlı suretini alabil­sin. İşte bunun için Bediüzzaman, Müslümanların maruz kaldığı tehlikelerin sebebini, onların iman şuurundan uzak kalmaları olduğunu belirtir. Bu da delilsiz bir iddiadan ibaret değildir. Zira Risale-i Nur’u okuyanlar bilirler ki, herhangi bir okuyucu, ora­daki meselelerin tahlilinde şu gerçeği çok iyi anlar: Kur’ân’daki muhkemât, kâinat ve insanın mahiyetiyle kopmaz bağlarla bağlanmıştır.

Yukarıda da belirtildiği gibi, Bediüzzaman’ın muhatabı insandır ve ona şöyle der: “Hakikat ilmini, hakikî hikmeti istersen, Cenab-ı Hakkın marifetini kazan.” 7 Bedi­üzzaman Kur’ânî delillerin eşsiz olduğuna da işaret eder. Evet, vahdâniyet hakkın­daki Kur’ânî deliller, onun dışındaki bütün mezhep ve düşüncelerin delillerinde daha sağlam ve daha metindir. Zirâ birliği hakkında getirdiği deliller fıtrattan ve tecrübe­nin tâ kendisinden gelmektedir-ki, bu marifet-i İlâhiyenin bir vesilesidir. Kur’ân-ı Kerim’in fıtrî meselelere mebni bu istidlâl yolu, insanlığı ulûhiyetin birliğine götü­rür.8 Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

”Gerçekten bu Kur’ân, yolun en doğru­suna iletir ve güzel işler yapan mü’minlere, büyük bir mükâfâtı hak ettiklerini müj­deler.”9

İşte Risale-i Nur’dan sağlanan istifadenin hem doğru ve hem de sürekli olması­nın sebebi, kaynağı olan Kur’ân’a dayandığındandır. Bu makamda Bediüzzaman şöyle der: “Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’ân’ın bâhir bir burhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem’a-i İ’cazı mânevîsi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuâı ve o mâden-i hakikattan mülhem ve feyzinden gelen bir tecüme-i mânevi­yesidir.” 10 Bediüzzaman Yirmi İkinci Sözde kâinattan getirdiği cüzî ve küllî deliller­den ve aklî burhanlardan oluşan tevhid hakkında on iki burhanı işlemektedir ki, bü­tün bunların hepsini tevhid denizinden bir katre saymaktadır.11 Yine bundan ön­ceki On Altıncı Sözde nefisten bahsediyor ve ona Kur’ân-ı Kerîmin feyzinden çıkan dört şua ile tevhid hakikatini, kâinatın yaratılışını ve namazın aslının bir miraç ve onu Yaratıcının kullarına bir rahmeti olduğunu ispat ediyor.12

Otuz Üçüncü Söz'de13 olduğu gibi yine Sözler kitabında vahdâniyet ve ehâdi­yetten bahsediyor; imân hakikatlerine açılan pencereler şeklinde imanı güçlendir­mek için vahdâniyet ve ehâdiyet işâretlerini, remizlerini ve delillerini imân hakikat­lerine açılan pencerelerde peşi peşine sıralıyor-Lem’alarda da olduğu gibi...

Yine Mektubat isimli kitapta14 Tevhid hakikatinden, Allah’a imân, marifetullah ve muhabbetullahın ehemmiyetinden, fıtratın kabul edeceği ve nefsin istikamet bu­lacağı şekilde bahsediyor.15

Tevhid ilmi,-İbni Haldun’un da ifade ettiği gibi-fıkıh İlminin mukabil vechindeki İlâyiyâttır.16 Akaid-i imâniye hakkında yapılan araştırma ve tartışmalar ise, Tevhid İlminin yapısını oluşturur. Zîra, Cenab-ı Hakkın birliğine olan itikad, İslâmiyete gir­menin bir şehâdeti olduğu gibi, âhirette de bir kurtuluş senedir. Burada tevhid ve vahdâniyet-i İlâhiyenin mânâ ve tarifini aklî ve şer’î delillerle de teyid ederek açık­lamak gerekir.

Tevhidin mânâsı:

Tevhîd, bir felek ile o feleğe ait mutlak lafzın dairesinde oluşan herhengi bir mânâdır ki, ikisini de asılda ve iştikakta birleştiren aralarında bir bağ bulunması ha­sebiyle bu mânâ oluşmuştur. Lügatçılara göre Vahhade’nin mastarı olan Tevhid ke­limesinin bu mânâsına göre şöyle diyebiliriz: “Vahhadtüllahe” Allah’ı birledim. Yâni, Onun bir olduğuna ve nazîri ve benzeri olmayan zâtı, sıfatları ve fiilleriyle münferid ve tek bir ferd olduğuna itikad ettim. Allah’ın sıfatlarından olan Vâhid’in mânâsı ise, Onun ikincisi bulunmayan ve tevhid ve vahdâniyet sahibi olan ve icad ve tedbirde de münferid ve tek olan demektir.

Hülâsa, bir olan Allah’a imân etmek olan tevhîdin kısaca mânâsı şudur: Allah ev­had ve mütevahhiddir, yâni vahdâniyet ve tevhid sahibidir. Ve halk ve tedbirde de münferid ve tekdir.17

Kelâm âlimlerince tevhîdin mânâsı: Allah Teâlanın zâtında, sıfatlarında ve fiille­rinde bir olduğuna itikâd etmektir. Yâni, kul ibadetlerini bir olan Mabuduna karşı yapar, yalnız Ona tahsis eder, yalnız Onun ibadete lâyık olduğuna inanır ve hiç bir ibadetinde bir başkasını Ona şirk koşmaz. Zâtında hiç bir yönden inkisâmı ne fiilen, ne vehmen ve ne de farzetmek suretiyle kabul etmez. Hiçbir sıfatını hiçbir varlığın sıfatlarına benzetmez. Aynı cins sıfatında taaddüd kabul etmez, yâni Allah’ın (c.c.) iki ayrı kudretinin olduğunu kabul etmez. Yüce fiillerine iştirak ve ortaklığı sokmaz; yâni, ne istiklâl ve ne de başka bir şey sebebiyle hiçbir kimsenin hiçbir fiilde tesiri yoktur. Bütün fiiller hayır olsun, şer olsun yaratma ve icad etme cihetiyle Ona ait­tir. Varlıkların elinde ise sâdece kesb vardır. Kesb ise teklifin, sevap ve ikabın esası­dır. Bu tarif de beş kemmiyeti nefyeder18 ki, onlar da şunlardır:

Birincisi: Zâtında düşünülen kemmiyet. Yâni, Cenab-ı Hakk'ın zâtının cüzlerden terkip edilmiş olduğunu nefyetmek.

İkincisi: Zâtından ayrı düşünülen kemmiyet. Yâni, başka bir ilâhın varlığını kabul etmemek ve yüce zâtına benzeyen başka bir zâtın bulunduğunu nefyetmek. Zâtının bir olması inancı bu iki kemmiyeti nefyeder.

Üçüncüsü: Sıfatlarında düşünülen kemmiyet. Herhangi bir sıfatının taaddüdünü nefyetmek. Cenab-ı Hakkın bir cins sıfatından iki veya daha fazla yoktur-her biri var edip yok edebilecek iki kudret, iki irade ve iki ilim gibi...

Dördüncüsü: Sıfatlarından ayrı düşünülen kemmiyet. Yâni, başka varlıklarda Kendisinin yüce sıfatlarına benzeyen sıfatların varlığını nefyetmek-Kendisinden başka diğer varlıklarda var edecek ve yok edecek kudret sıfatının bulunması, müm­künâtı tahsis edecek irade sıfatının bulunması ve herşeyi kaplayan muhît bir ilminin bulunması gibi (hâşa ve kellâ).

Beşincisi: Fiillerinden ayrı düşünülen kemmiyet. Yâni, Cenab-ı Hak kabiliyet ve güç vermeksizin bizzat yaratma ve icad etme fiillerine sahip olan başka kimselerin varlığını nefyetmek.19 Yüce iradesiyle dilemedikçe hiçbir kimse hiçbir fiili yapa­mayacağına inanmak.

Bütün bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi, yüce zâtının birliği Kendisi için vâciptir, zorunludur. Bunun mânâsı da: Cenab-ı Hak inkisam olabilen terkip olmuş bir cisim değildir. Yüce varlığından başka ilâh yoktur. Sıfatları tekdir, yâni aynı cins sıfattan iki adet yoktur. Yüce sıfatlarına benzeyen başka bir sıfat bulunmamaktadır. Fiille­rinde birlik vardır, yâni yüce fiillerine benzeyen fiillere sahip bir kimse yoktur.

Başka bir tarifle, zâtının birliği, zâtında ve zâtından ayrı düşünülen kemmiyeti nefyeder. Sıfatlarının birliği, sıfatlarında ve sıfatlarından ayrı düşünülen kemmiyeti nefyeder. Fiillerinin birliği, fiilerinden ayrı, benzer başka fiillerin var olduğu düşün­cesini nefyeder.

Şeriat dilinde tevhidin mânâsı: Tevhid, imândır. Yâni, Allah Taâlanın varlığı ve birliği hakkında şek ve şüphenin ulaşamayacağı sarsılmaz bir itikaddır. Hiç birşey Ona misil ve denk değildir. O herşeyi işiten ve herşeyi görendir. Yâni, yüce zâtına lâyık sonsuz kemâlât sahibi ve her türlü noksandan da münezzeh olması yüce zâtı için vâciptir ve zorunludur.

Bu tarif, yukarıda üzerinde durduğumuz lügat tarifiyle bağlantılıdır.

Bütün bu açıklamalardan sonra, Tevhid ilminden kasdedilen şeyin şu olduğu or­taya çıkıyor: Kur’ân-ı Kerim ve sahih olan sünnet-i seniyyeden hareketle tevhid inancını müdafaa etmektir. Bu da hakiki tevhidi anlamaya ve onu müdafaa etmeye şamildir.

Birincisi: Akaid meselelerini nakil ve akıl yoluyla ispat etmek.

İkincisi de: Mütehayyir ve muhalif olanların şüphe ve delillerini reddetmek­tir. 20

Tevhid ilminin gayesi hakkında ise şunları söyleyebiliriz:

1. Akâidi ve akâidle ilgili dinî meseleri açıklamak.

2. Ve bunları müdafaa etmek ve şuyu bulmuş her türlü şirkten kurtulmak için düşmanca ortaya atılmış aleyhteki şüphe ve delilleri çürütmek.

3. Fıtrat ve tevhid inancı olan İslâmiyetin selâmeti için kof olan itikadları yok etmek.

Bu sebeple insanlık âleminde tevhidin yeri ve ehemmiyeti, cesetteki kalp gibidir ki, İslâm şeriatıyla kevnî şeriatı birbirine bağlar. 21

Tevhidin bu mânâsını ilân eden ve bu mânâya delâlet eden kelime ise, Kelime-i Tevhiddir: Lâ ilâhe illallah.

Bu makamda Bediüzzaman, “ism-i azam noktasında tevhidin ispatına muhtasar bir işerette” şöyle diyor:

“Birinci Kelime: Lâ ilâhe illalah’da bir tevihid-i ulûhiyet ve mâbudiyet vardır. Şu mertebenin geyet kuvvetli bir burhanına şöyle işaret ederiz ki:

“Şu kâinat yüzünde, hususan zeminin sayfasında, gayet muntazam bir faali­yet görünüyor. Ve gayet hikmetli bir hallâkıyet müşahede ediyoruz. Ve gayet intizamlı bir fettâhiyet, yani yerşeye lâyık bir şekil açmak ve suret vermek, ay­nelyakîn görüyoruz...”22

Bu iman anahtarlarının mânâsına gelince: Allah’tan başka asla hak ma’bud yok­tur. Böyle bir inanç İslâmiyetin esasıdır. Bunun köşe taşları ise şunlardır: Bu mânâ ne zaman kalbe yerleşir, nefis de ona teslim olursa, insanı, kâinatın efendisi, efen­dimiz Muhummed’in (a.s.m.) risaletine imân etmeye ve peygamberliğine şehadet getirmeye götürür.

Ve ne zaman Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliğine iman kalbe yerleşir, nefis de ondan râzı olursa, insanı Cenab-ı Hakkın meleklerine, kitaplarına, peygam­berlerine ve ahiret gününe ve bütün bunlar hakkındaki sahih naslara iman etmeye ve yine kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine iman etmeye götürür-ki, bütün bunlarla iman hakiki kemâlini bulur.

Bunun için Bediüzzaman bütün insanlığa hitaben şöyle der:

“Misak-ı ezeliye ile peyman ve yeminimiz olan imân, bu menşur-u mukaddeste yazılmıştır. Evet, âb-ı hayat olan İslâmiyet ise,, bu kelimenin aynülhayatından nebean eder.”23

Sonra şöyle diyor: “Vicdanın esrarengiz olan nutk-u beliğanesini cemiyet-i kâinata karşı vekâleten inşad eden hatib-i fasîhi ve kâinata Hakim-i Ezel’i ilân eden imânın mü­belliğ-i beliği olan lisanın elinde bir menşur-u lâyezâlîdir...” Ve açıklıyor: “Cem-i zarrat-ı kâinat, birer birer zât ve sıfât ve sair vücuh ile gayr-i mahdude olan imkânat mabeyninde mütereddid iken, bir ciheti takib, hayretbahşâ mesâlihi intac etmekle Sâni’in vücub-u vücuduna şehadetle avalim-i gaybiyenin enmuzeci olan lâtife-i Rabbâniyeden ilân-ı Sâni’ eden itikadın misbahını ışıklandırıyorlar...”

“Kalbinde nokta-i istimdad, noka-i istinad ile vicdan-ı beşer Sânii unutmamak­tadır. Eğer çendan dimağ ta’til-i eşgal etse de, vicdan edemez. İki vazife-i mü­himme ile meşguldür. Şöyle ki: Vicdana müracaat olunsa, kalb gibi kalbdeki ukde-i hayatiye olan mârifet-i Sâni’ dahi, cesed gibi istidadât-ı gayr-i mahdude-i insaniye ile mütenasib olan âmâl ve müyul-ü müteşa’ibeye neşr-i hayat eder. İşte nokta-i is­timdad.

“Hem de bununla beraber kavga ve müzahametin meydanı olan dağdağa-i ha­yata peyderpey hücum gösteren âlemin binler musibet ve mezâhimlere karşı ye­gâne nokta-i istinad mârifet-i Sâni’dir... Evet, herşeyi hikmet ve intizama gören Sâni’-i Hakîm’e itikad etmezse ve ale’l-amyâ tesadüfe havale ederse ve o beliy­yata karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse, tevahhuş ve dehşet ve te­lâş ve havfdan mürekkeb bir halet-i cehennem-nümûn ve ciğerşikâfta kaldığından eşref ve ahsen-i mahlûk olan insan, herşeyden daha perişan olduğundan nizam-ı kâmil-i kâinatın hakikatına muhalif oluyor. İşte nota-i istinad... Evet, melce’ yal­nız mârifet-i Sâni’dir...

“Akıl görmezse de fıtrat görüyor... Vicdan nezzardır, kalb pencerisidir.” 24

Tevhid hakikatleri konusunda Bediüzzaman’ın fikirlerini okuyanlar, onun, fıtrat ve tevhid hakikatleriyle akıl ve kalbi ikaz ederek insanlığı yenilediğini görecektir. Bediüzzaman’nın Birinci Sözden ta son söze kadar bu imânî açıklamalarının gölge­sinde kainata bakan insan, kendisini kâinatın ortasında merkezî bir nokta olduğunu hissedecek ve insana hitap eden ve insanı anlatan Kur’ân’ın niçin insanı muhatap aldığını anlayacaktır. Evet, tilâvet olunan kitabullaha (yani Kur’ân-ı Kerîme) ve mü­şahede edilen kitabullaha (yani kâinat kitabına) onun gösterdiği ışıkla bakan insan bu hakikati mutlaka idrak edecektir. İşte bunun için, Risale-i Nur Külliyatının tama­mında, fıtrat ve tevhid hakikatleri dikkatle incelenip araştırıldığı zaman, ışık göz için neyi ifade ediyorsa bu risaleler de akıl için aynı şeyi ifade ediyor diye hükmede­cektir.

Bediüzzaman Risale-i Nur’u tarif ederken de açıkladığı gibi, Risale-i Nur Kur’ân’ın bir burhânıdır. Diğer telifatlar gibi müellifinin malumatından ve çeşitli ilim ve fenlerden çıkmış değildir. Kur’ân-ı Kerîmden başka kaynağı yok. Kur’ân’dan baş­ka hiç bir üstadı yok. Kur’ân’dan başka hiç birşeye müracaat etmiyor, ancak Kur’­ân’a müracaat ediyor. Telifi esnasında müellifin yanında başka hiç bir kitap bulun­muyordu. Onlar doğrudan doğruya Kur’ân-ı Kerîm’in feyzinden mülhemdir. Ve Kur’ân semâsından, âyetlerinin yıldızlarından inzal olmuştur.25

Bu hakikati İkinci Şuânın Üçüncü Makamında açık bir şekilde görebiliriz:

“Vahdâniyetin tahakkukuna ve vücuduna delâlet eden deliller ve alâmetler ve hüccetler had ve hesâba gelmez. Onlardan binler burhanlar Üçüncü Makamda yalnız üç küllî hüccetlerin icmalen beyanıyla iktifa edildi.

o Birinci alâmet ve hüccet ki, vahdehu kelimesi onun neticesidir.

o İkinci alâmet ve hüccet ki, lâ şerîke lehu kelimesini intac ediyor.

o Üçüncü alâmet ve hüccet ki, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ona işaret ediyor.”

A. Birinci alâmet ve hüccette şöyle bir hakikate işâret ediyor:

“Herşede bir vahdet var. Vahdet ise, bir vâhide delâlet ve işaret eder. Evet, vâhid bir eser, bil­bedahe vâhid bir sâniden sudur eder. Bir, elbette birden gelir. Herşeyde bir birlik bulunduğundan, elbette birtek zâtın eseri ve san’atı olduğunu gösterir.”

Sonra aklı nurla birleştirerek bu mücmel hakikati şu şekilde açıyor: “Evet bu kâ­inat bin birlikler perdeli içinde sarılı bir gül goncası gibidir... Yani, kâinatın içinde iş­leyen hikmeti bir ve inayeti bir ve tanzimatı bir ve iaşesi bir ve muhtaçlarının imda­dına koşan rahmet bir ve o rahmetin bir şerbetçisi olan yağmur bir... İşte âlemin bu kadar birlikleri ve vahdetleri güneş gibi zâhir birtek Vâhid-i Ehade işaret ve delâlet eden bir hüccet-i bâhiredir.26

“Hem kâinat unsurlarının ve nevilerinin herbirisi bir olmasıyla beraber, zeminin yüzünü ihata etmesi ve birbirinin içine girmesi ve münasebettarâne ve belki mu­avenetkârâne birleşmesi, elbette mâlik ve sâhip ve sânilerinin bir olmasına bir alâ­met-i zâhiredir.”27

Risale-i Nur birçok yerinde bu mânâyı açıklamaktadır. Meselâ bir yerinde şöyle diyor:

“Evet, vahdet de, ferdiyet de, herşeyin o Zât-ı Vâhide intisabıyla olur ve Ona istinad eder. Ve bu istinad ve intisap ise, o şey için hadsiz bir kuvvet, bir kudret hükmüne geçebilir. O vakit küçük birşey, o intisap ve istinad kuvvetiyle, binler derece kuvvet-i şahsiyesinin fekinde işler görebilir, neticeler verebilir.”28

“Herşeyin evveline ve âhirine baktığımızda; hususan zîhayat nev’inde görüyo­ruz ki: Başlangıçları, asılları, kökleri, hem meyveleri ve neticeleri öyle bir tarzda­dır ki, güya tohumları, asılları birer tarife, birer program şeklinde, bütün o mev­cudun cihazatını tazammun ediyor. Ve neticesinde ve meyvesinde, yine bütün o zîhayatın mânâsı süzülüp onda tecemmu eder, tarihçe-i hayatını ona bırakır. Güya onun aslı olan çekirdeği, desâtir-i icadiyesinin bir mecmuasıdır. Ve meyvesi ve semeresi ise, evâmir-i icadiyesinin bir fihristesi hükmünde görüyoruz...” 29

“İşte, bütün mevcudat, böyle evveline dikkat ettikçe, bir ilmin tarifenâmesi; ve âhirine dikkat ettikçe, bir Sâniin plânı ve beyannamesi; ve zâhirine baktıkça, bir Fâil-i Muhtarın ve Mürîdin gayet san’atlı ve tenasüplü bir hulle-i san’atı; ve bâtı­nına baktıkça, bir Kadîrin gayet muntazam bir makinesini müşahede ediyo­ruz.” 30

“Herşeyde bir vahdet var. Vahdet ise, bir vâhide delâlet ve işaret eder. Sultan-ı Ezelî Ferd ve Ehad olduğundan herbir şey kâinat kadar bir kuvvete dayanır ve herbir şeye karşı bütün eşya-faraza, eğer ihtiyaç olsa-o Kumandan-ı Ferdin kuvveti hükmüne geçebilir. Eğer ferdiyet olmazsa, herbir şey bütün bu kuvveti kaybeder, hiç hükmüne sukut eder, neticeleri dahi hiçe iner.”31

İşte bunlar hiç şüphesiz açıkça gösteriyor ki, bütün varlıklar vahdetten vücuda gelmiş ve herbiri, doğurmamış ve doğurulmamış olan ve hiçbir şey Kendisinin dengi olmayan Vâhid, Ehad, Ferd ve Samed’in kullarıdır ve Ona karşı kulluk vazife­lerini eda ediyorlar.

B. Vahdâniyet ve tevhid hakikatine delâlet eden delil ve hüccetlerden İkinci Alâmet ve hüccet ki, “bütün kâinatta, zerrelerden tâ yıldızlara kadar herşeyde ku­sursuz bir intizam-ı ekmel ve noksansız bir insicam-ı ecmel ve zulümsüz bir mizan-ı âdilin bulunmasıdır.

“Evet, kemâl-i intizam, insicam-ı mizan ise, yalnız vahdetle olabilir. Müteaddit eller birtek işe karışırsa, karıştırır.”32

Bu makamda Bediüzzaman insanlığa hitaben bu mücmel hakikati genişletiyor. Sanki insan küçültülmüş bir kâinat, kâinat da büyü­tülmüş bir insan... Şöyle diyor:

“Sen gel, bu intizamın haşmetine bak ki, bu kâinatı gayet mükemmel öyle bir saray yapmış ki, herbir taşı bir saray kadar san’atlı. Ve gayet muhteşem öyle bir şehir etmiş ki, hadsiz olan vâridat ve sarfiyatı ve nihayetsiz kıymettar malları ve erzakı, bir perde-i gaybdan kemâl-i intizamla, vakti vaktine, umulmadığı yerler­den geliyor. Ve gayet mânidar öyle mu’cizâne bir kitaba çevirmiş ki, herbir harfi yüz satır ve herbir satırı yüz sayfa ve her sayfası yüz bab ve her babı yüz kitap kadar mânâları ifade eder. Hem bütün babları, sayfaları, satırları, kelimeleri, harf­leri birbirine bakar, birbirine işaret ederler.”

Ve yine diyor ki:

“Hem sen gel, bu intizam ve nezafet içindeki bu mizanın kemâl-i adaletine bak ki, bin derece büyütmekle ancak görülebilen küçücük ve incecik mahlûkları ve hu­veynâtı ve bin defa küre-i arzdan büyük olan yıldızları ve güneşleri, o mizanın ve o terazinin vezniyle ve ölçüsüyle tartılır ve onlara lâzım olan herşeyleri noksan­sız verilir. Ve o küçücük mahlûklar, o fevkalâde büyük masnularla beraber, o mi­zan-ı adâlet karşısında omuz omuzadırlar. Halbuki, o büyüklerden öyleleri var ki, eğer bir saniye kadar muvazenesini kaybetse, muvazene-i âlemi bozacak ve bir kıyameti koparacak kadar bir tesir yapabilir.” 33

Bu izahlardan da anlaşıldığı gibi, Bediüzzaman, insanı kâinat sergilerindeki alâ­met ve hüccetler üzerinde seyahat ettiriyor ve İslâmiyetin davet ettiği ve bozul­mamış fıtratların kabul ettiği bu âyet ve alâmetlerin müşâhedesinden hasıl olan bir imanla vicdanları tezkiye ve tathire sevk ediyor. Her şeyi kaplayan bu ibdâ ve bu insicâm-ı mu’ciz-gündüzün ortasında güneşin ışığından daha parlak olan-vahdâniyet ve tevhidi ispat eden kat’î bir hüccet ve açık bir burhandır.

Sonra şöyle diyor:

“Mevcudat iki vecihle icad ediliyor:

“Biri ibdâ’ ve ihtirâ’ tabir edilen hiçden icaddır.

“Diğeri, inşa ve terkip tabir edilen, mevcut olan anâsır ve eşyadan toplamak suretiyle ona vücut vermektir.” 34

Daha sonra her ikisini de şöyle açıklıyor:

“Eğer cilve-i ferdiyete ve sırr-ı ehadiyete göre olsa, hadsiz derece bir suhulet, belki vücub derecesinde bir kolaylık olur. Eğer ferdiyete verilmezse, hadsiz de­rece müşkül ve gayr-ı mâkul, belki imtinâ derecesinde bir suûbet olacak.”

Ve insanlığa seslenerek şöyle diyor:

“Halbuki, kâinattaki mevcudat, nihayet derecede külfetsiz olarak ve suhuletle ve kolaylıkla, gayet mükemmel bir surette vücuda gelmeleri, cilve-i ferdiyeti bilbe­dâhe gösteriyor ve herşey doğrudan doğruya Zât-ı Ferd-i Zülcelâlin san’atı ol­duğunu ispat ediyor.” 35

Bediüzzaman’ın izah ettiği bu Vahdâniyet ve tevhid hakikatine delâlet eden delil ve hüccetlerden İkinci Alâmet ve Hücceti dikkatle inceleyenler, onun bir dairenin merkezinde durduğunu ve insanları kurtuluşa, doğru yola ve güzel ahlaka sevk et­tiğini görecektir. Bediüzzaman, tevhid delilleri hakkında Kur’ân-ı Kerimin bir nok­sanlık bırakmadığını kemâl-i vuzuhla izah eder ve bütün insanlığa umumi bir hitap olan şu âyet-i Kerime de bunu tazammun ettiğini belirtir:

“Ey insanlar! Sizi ve siz­den öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki takvâya erişesiniz. O Rabbiniz ki, yeryüzünü size bir döşek, gökyüzünü bir kubbe yaptı. Gökten de size bir su indirip onunla türlü meyvelerden ve mahsullerden size rızık çıkardı. Öyleyse bile bile Allah’a eş ve ortak koşmayın.”36

Bediüzzaman İşârâtü’l-İ’câz tefsirinde bu âyet-i kerimenin başında bulunan nidâ edatı olan "yâ eyyuhâ"yı açıklarken şu önemli noktalara işaret ediyor:

“Kur’ân-ı Kerimde kesretle zikredilen "yâ eyyuhâ" ile edilen hitab ve nida, üç vecihle ve üç edatla te’kid edilmiştir.

“Birisi: İkazı ifade eden ve ikaz için kullanılan "yâ" harfidir.

“İkincisi: Alâmetleri aramakla birşeyi bulmak için kullanılan "eyyu" kelimesidir-ki, Türkçede hangi kelimesiyle tercüme edilir.

“Üçüncüsü: Gafletten ayılmak için kullanılan "hâ" harfidir. Bu te’kidlerden anla­şılır ki, burada şu tarz ile yapılan nida ve hitab, çok faydalara ve nüktelere işaret­tir:

“İnsanlara ibadetin teklifinden hâsıl olan meşakkatin, hitab-i İlâhîye mazhari­yetten neş’et eden zevk ve lezzetle tahfif edilmesidir.

“İnsanın gaibane olan aşağı mertebesinden, huzurun yüksek makamına çık­ması ancak ibadet vâsıtasıyla olduğuna işarettir ki, ibadette kul ile Allah arasında vasıta yoktur."

“Muhatabın üç cihetten ibadete mükellef olduğuna işarettir:

1. Kalbiyle teslim ve inkiyada,

2. Aklıyla iman ve tevhide,

3. Kalbiyle amel ve ibadete mükelleftir.” 37

Bediüzzaman burada insanda yerleşmesi istenen meseleleri fıtrat ve tevhid yolu olan vesilelerle irtibatlandırmıştır. Sadüddin-i Taftazânî’nin de dediği gibi: “İlim elde etmenin üç sebebi, yani vesilesi vardır: Havass-ı selîme, doğru haber ve akıl.” 38 İşitme ve görme duyguları ve kalp ve akıl, bütün bunlar doğru haber olan Kur’ân-ı Kerîmin hitap mahalleri ve dünyada teklifin, ahirette de mesuliyetin sahalarıdır. İn­sanın maddî yapısı ile ruhânî yapısı iç içe girift şekildedir. İnsanın da kimliği, ancak şahsiyetinin bu maddî ve rûhânî yapılarıyla yardımlaşmaları ve kollektif çalışmalarıyla kemâle erer. Böyle bir yardımlaşmanın sonucunda da o insanda aklî istikrar, kalbî itminan ve irâdî hareket bulunur ki, bu da şahsiyetin ve itikadın kemâle ermesi­dir. 39

Bu hususta Şehristânî’nin şöyle bir sözü var: “Allah Taâla dinini bütün yaratılan­ların örnek bir modeli olan insan üzerine tesis etmiştir.” 40 Bunun mânâsı da şu­dur: Tevhid inancı insanın çeşitli kuvveleriyle irtibatı ve alış-verişi vardır.

İşte, Kur’ân-ı Kerîm bu meseleyi, yani tevhid meselesini açıklarken, onun, şüp­heden uzak bir şekilde kalbe yerleşmesini sağlamak gayesiyle gerek aklın, gerekse işitme ve hatırlama duygularının yollarını aydınlatacak bütün delilleri kullanıyor.

Evet Kur’ân-ı Kerîmde Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“İlâhınız tek bir ilâhtır. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. O Rahmândır, Rahîmdir. Göklerin ve yerin yaratıl­masında, gecenin ve gündüzün değişmesinde, insanlara faydalı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten su indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde, her türlü canlıyı yeryüzüne yaymasında, rüzgârları sevk etme­sinde ve gökle yer arasında Allah’ın emrine boyun eğmiş bulutlarda, aklını kullanan bir topluluk için Allah’ın varlık ve birliğine, kudret ve rahmetine işaret eden nice deliller vardır.” 41

“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harap olup gi­derdi.” 42

Yine delil getirme sadedinde Kur’ân-ı Kerîm vicdana ve duygulara hitap eden bir üslupla o duyguları tevhide yönlendiriyor:

“O Allah ki, gökleri gördüğünüz gibi direksiz yükseltti, sonra Arş üzerinde hükmünü icrâ etti, güneşi ve ayı da emrine boyun eğdirdi. Onların hepsi, belirlenmiş bir vakte kadar akıp gider. Allah herşeyi yerli yerince tedbir ve idare eder ve âyetlerini size açıklar-tâ ki Rabbinize kavuşa­cağınızı kesin olarak bilesiniz.” 43

Yine Kur’ân-ı Kerîm tevhid meselesini delillendirirken nazarları kâinâtın melekû­tuna çeviriyor ve insanın hissiyatını onlarda müşahede edilen delillerle doyuruyor. İnsanın vahdaniyet ve kemâl-i kudret-i ilâhiye hakkında yakîn mertebesine yükse­lebilmesi için ona gördüğü, işittiği ve hissettiği vâkî delilleri gösteriyor. Meselâ Ce­nab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Kesin olarak iman edenler için yeryüzünde nice delil­ler vardır. Kendi nefislerinizde de böyle deliller vardır. Hâlâ görmez misiniz?” 44

Sonra, duyduğu, işittiği, kalp ve vicdanın idrak ettiği ve kalbin alâka duyduğu şeyler arasındaki bu bağın ve bu mükemmelliğin bir meyvesi olarak tezkîr, yâni hatırlatma merhalesi geliyor. İşte bu noktada Cenab-ı Hak fıtrat ve tevhide açılan bu pencereleri birbirine bağlıyor ve şöyle buyuruyor:

“Allah sizi annelerinizin kar­nından, hiçbir şey bilmez olduğunuz halde çıkardı ve şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalbler verdi.”45

Bu makamda İbn-i Kayyım şöyle diyor:

"Nasihat et­mek ve bir şeyin hakikatini göstermek, aklın kullanılmasını; belge de hatırlamayı ik­tiza eder. Düşünce ise, bütün bunların kapısı ve girişidir. İnsan düşündüğü zaman görür, gördüğü zaman da hatırlar.”46

Yaratıcı, yarattığı mahluka ihsan ettiği id­rak vesilelerini saydıktan sonra, bunların gerektirdiği sonuç olarak da “lealleküm teşkurûn” diyor, yani, “ola ki şükredersiniz.” Evet, nimet ile şükür arasında sıkı bir bağ vardır, bu sebepten dolayı da insan yaratıcısına şükretmelidir. Çünkü şükür in­sanı, Cenab-ı Hakka safi bir kalple ibadet etmeye götürür.

Burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Muhammed İkbâl’in de dediği gibi, Kur’ân-ı Kerîmin ana hedefi, insanın yaratıcısıyla ve kâinatla olan çeşitli ilişkile­rini idrak etmesi için onun şuurunu uyandırmaktır. 47 Burada Kur’ân metodunun ne kadar ehemmiyetli olduğu anlaşılıyor. Risale-i Nur’un da takip ettiği metod bu­dur. Mücerred ve câmid meseleleri tartışmıyor. Bilakis nefsî ve aklî, tabiî ve kevnî realiteden çıkmış meseleleri fıtrat ve tevhid üzerine bina ediyor. Bu makamda Be­diüzzaman şöyle der:

“İnsanda en şedit ve sarsılmaz ve aşk derecesinde bir arzu-yu beka var. Ve o matlabı vermek için, bütün kâinatı sırr-ı ferdiyetle kabzasında tutan ve bir menzili kapayıp öbür menzili açmak gibi kolay bir surette dünyayı kapayıp âhireti açabilir bir Zat, o arzu-yu bekâyı yerine getirebilir. Eğer ferdiyet olmazsa, onlar olmaz, akîm kalırlar. Ve vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden bir zât-ı Ferd ol­mazsa, o matlaplar yerine gelmez. Farazâ gelse de çok nâkıs olur.”48

Burada bu satırlar arasında geçen İbn-i Kayyım’ın, Muhammed İkbâl’in, Bediüz­zaman’ın görüşleri arasındaki tekâmül üzerinde biraz duralım. Cenab-ı Hak tarafın­dan peygamberlere gönderilen ve iman esasları bakımından hepsi de temelde bir olan semâvî kitapların en sonuncusu olması hasebiyle Kur’ân-ı Kerîmin ne dediğine bakalım. İşte hepsinin ortak noktaları şudur:

1. Tevhid-i İlâhî ve yaratmada Ferdâniyet-i Sübhâniye: Şerîki, ortağı yoktur.

2. İbadette tevhid-i İlâhî: Ondan başka ibâdete lâyık hak mabud yoktur.

3. Zatında, sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir varlığa benzememesi ve denk olma­ması. 49

Evet, burada insan fıtratıyla beraber kâinatın fıtrî yapısı, Yaratıcının sisteminde, Kur’ân’da buluşuyor. Ve bütün varlıklar, doğurmamış ve doğurulmamış ve hiçbir dengi bulunmayan Vâhid, Ehâd, Ferd ve Samed olan Yaratıcının birliğinden istim­dad ediyorlar.

C. Vahdâniyet ve tevhid hakikatine delâlet eden delil ve hüccetlerden Üçüncü Alâmet ve Hüccet ki, Bediüzzaman’ın işaret edip açıkladığı “Lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü” hakikatidir. Buradaki had ve hesaba gelmeyen tevhid işaretlerinde feyizler bulduk.

“Evet, herşeyin yüzünde, cüz’î olsun küllî olsun, zerrattan tâ seyyarata kadar öyle bir sikke var ki, aynada güneşin cilvesi güneşi gösterdiği gibi, öyle de, o sikke aynası dahi, Şems-i Ezel ve Ebede işaret ederek vahdetine şehadet eder. O hadsiz sikkelerden pek çokları Siracü’n-Nurda tafsilen beyan edildiğinden, burada yalnız kısa bir işaretle üç tanesine bakacağız. Şöyle ki:"

“Mecmu-u kâinatın yüzüne, envâın birbirine karşı gösterdikleri teavün, tesa­nüd, teşabüh, tedahülden mürekkep geniş bir sikke-i vahdet konulduğu gibi, ze­minin yüzünde de, dört yüz bin hayvanî ve nebatî taifelerden mürekkep bir ordu-yu Sübhânînin ayrı ayrı erzak, esliha, elbise, talimat, terhisat cihetinde gayet intizamla, hiçbirini şaşırmayarak, vakti vaktine verilmesiyle koyduğu o sikke-i tevhid misilli, insanın yüzüne de, herbir yüzün umum yüzlere karşı birer alâmet-i fârika bulunmasıyla koyduğu sikke-i vahdâniyet gibi, herbir masnuun yüzünde, cüz’î olsun küllî olsun, birer sikke-i tevhid ve herbir mahlûkun başında, büyük ol­sun küçük olsun, az ve çok olsun, birer hâtem-i ehadiyet müşahede edilir. Ve bil­hassa zîhayat mahlûkların sikkeleri çok parlaktırlar. Belki, herbir zîhayat kendisi dahi, birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdet, birer mühr-ü ehadiyet, birer turra-i samediyettirler.”50

haricî ve batınî bütün varlığıyla...

Bediüzzaman işte bu makamda güçlü fikir ve delilleriyle tevhidin meyvelerini belirtiyor:

“Birinci Meyve: Tevhid ve vahdette cemâl-i İlâhî ve kemâl-i Rabbânî tezahür eder.

“İkinci Meyve: Tevhidle kâinatın kemâlâtı tahakkuk eder.

“Üçüncü Meyve: Bütün kemâlât-ı insaniye ve beşerin bütün ulvî maksatları tevhidle bağlıdır ve sırr-ı vahdetle vücut bulur.”51

Burada insanlığın fıtraten muhtaç olduğu iman hakikatlerinin tecellisi için Bediüz­zaman’ın tevhid hakikatine ne kadar ehemmiyet verdiği anlaşılıyor. “Nasıl bir memleketin anâsırı, memlekete muhit birer maddedir. Onların mâliki de bütün memlekete mâlik birtek zat olabilir. Öyle de, bütün memlekette intişar eden san’at­lar, birbirine benzediği ve birtek sikke izhar ettikleri için, bütün memleket yüzünde intişar eden masnular, herbir şeye hükmeden tek bir zâtın san’atları olduğunu gös­teriyorlar.52

Hizmet Rehberi’nde Bediüzzaman’ın dediği gibi, aradığımız hakiki tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir marifet değildir. Belki, ilm-i mantıkta tasavvura mukabil ve marifet-i tasavvuriyeden çok kıymettar ve burhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir.

“Ve tevhid-i hakiki öyle bir hüküm ve tasdik ve iz’an ve kabuldür ki, her bir şeyle Rabbini bulabilir.” 53

Bediüzzaman bir âyetin tefsirinde, bütün felsefecilerin ve kelâm âlimlerinin mesleklerini ihatalı delillerle açıklıyor. O âyet-i kerîme de şudur:

“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki takvâya erişesiniz. O Rabbiniz ki, yeryüzünü size bir döşek, gökyüzünü bir kubbe yaptı. Gökten de size bir su indirip onunla türlü meyvelerden ve mahsullerden size rızık çıkardı. Öyleyse bile bile Allah’a eş ve ortak koşmayın.”54

“Akâidî ve imanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle vicdanî ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır.”

Bu iki âyeti dikkatle inceleyenler göreceklerdir ki, buradaki İlâhî hitab önce Sâniin varlık ve birliğinin ispatıyla başlamaktadır.

“Birincisi: Tevhidin ispatı için kendi nefislerinden delil getirmiştir. Buna: "U'budû Rabbekumu'l-lezî halaqakum" (Bakara Sûresi, 21). Yani, ‘Sizi yaratan Rabbinize ibadet ediniz’ cümlesiyle işaret etmiştir.

“İkincisi: Baba ve dedelerinin hallerini açıklayarak delil getirmiştir. Buna: "Vellezîne min kablikum" (Bakara Sûresi, 21) Yâni, ‘Sizden öncekileri yaratan’ cümlesiyle işaret etmiştir.

“Üçüncüsü: Bütün yeryüzünde yaşayanların hallerini açıklayarak delil getir­miştir. Buna: "Ellezî ceale lekumu'l-arda firâşen." (Bakara Sûresi, 22) Yani, ‘O Rabbiniz ki, yeryüzünü size bir döşek yaptı’ cümlesiyle işaret etmiştir.

“Dördüncüsü: Göklerde olanların hallerini açıklayarak delil getirmiştir. Buna: "Ve's-semâe binâen" (Bakara Sûresi, 22) Yani, ‘O Rabbiniz ki, gökyüzün inşa etti ve size bir kubbe yaptı’ cümlesiyle işaret etmiştir.

“Beşincisi: Yer ile gökyüzü arasında cereyan eden halleri açıklayarak delil ge­tirmiştir. Buna da: "Ve enzele mine's-semâi mâen fe ahrece bihî mine's-semerâti rizkan lekum" (Bakara Sûresi, 22) Yani, ‘Gökten de size bir su indirip onunla türlü meyvelerden ve mahsullerden size rızık çıkardı’ cümlesiyle işaret etmiştir. Gökyüzü bir baba, yeryüzü de bir anne gibi. Gökyü­zünün sulbünden yeryüzünün ana rahmine yağmur iniyor ve oradan da-geçen alâmetlerde olduğu gibi-çeşitli şekillerde bitki ve yiyecek nevileri doğuyor.

“Bu beş delili zikrettikten sonra, bu delillerin iktiza ettiği matlup olan neticeyi beyan ediyor ve diyor: "velâ tec'alu lillâhi endâden ve entüm ta'lemûn" (Bakara Sûresi, 22) Yâni, ‘Öyleyse bile bile Al­lah’a eş ve ortak koşmayın.” 55

Burada, Bediüzzaman’ın, tevhid meselelerini delillendirmede izlediği Risale-i Nur metodunu hangi temel hakikatler üzerine bina ettiği anlaşılıyor. Kur’ân-ı Kerîmde de aynı şey görülüyor. Zira Risale-i Nur, Kur’ân’nın bir burhanı ve onun feyzinden çıkmış mânevî bir tercümesidir. İçindeki yüksek hakikatleri kalbe yerleştirmek, zi­hinde iz’an hasıl etmek, gönül rızasıyla onları kabul etmek ve bütün varlığıyla Ce­nab-ı Hakka itaat etmek gibi ulvî gayelere götürmek için insanın fıtrî yapısını uyar­maktadır.

“Miraç ve haşr-i cismânî gibi sırf akıldan çok uzak zannedilen Kur’ân hakikatle­rini en mütemerrid ve en muannid filozoflara ve zındıklara karşı güneş gibi ispat eden ve onların bir kısmını imana getiren Risale-i Nur eczaları...” 56

Nur Risaleleri, arkasında karanlık hedefleri bulunan aklî manevraların soğuk bir takım kağıt parçaları değil; aksine, fıtrat ve tevhide dayalı geniş imânî kültürü ihtivâ eden Sözler, Şualar, Mektubat ve İşârâtü’l-İ’câz gibi eserler, insanın duygularını ve fıtrî yapısını uyandıran tam bir fikir inkılâbı; ifrat, tefrit ve şatahat içinde, nefis ve hevâya tabi olan mezhep ve cereyanların da ilzam edici en güzel cevabıdır. Evet, bu risalelerin her biri gücünü İlâhî vahiyden alan birer nur hükmündedir.

Hülasa bu ilmin faydası, akaid-i îmâniyeyi geniş aklî delillerle ispat etmek ve muhaliflerin ve hasımların şüphelerini, yine aklî deliller vasıtasıyla def etmek, batılla karışık fikirlerini çürütmektir. Daha da ötesi, imanı taklid mertebesinden yakîn (şüphesizlik) mertebesine çıkarmak; insan seciyesine güzel ahlâkı yerleştirmek ve gizli-açık her türlü hallerinde ona Cenab-ı Hakk'ın murakabesi altında olduğunu his­settirmektir. Adudu’d-Dîn el-Îcî’nin de bahsettiği gibi, bu ilmin faydalarını şu beş maddede özetleyebiliriz:

1. Taklitten kurtulup yakîn zirvesine ulaşmak. Cenab-ı Hak bu hususta şöyle bu­yuruyor: “Allah sizden îmân edenleri yüceltsin ve kendilerine ilim verilmiş olanlara yüksek dereceler versin. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” 57

2. Doğru yolu bulmak isteyenleri delile dayalı izahlarla irşad etmek, muannid in­kârcıları delillerle ilzam etmek ve batıl mezhep ve akımlara mensup olan ehl-i bida­nın bozuk fikirlerini reddetmek.

3. Düşmanların delillerine karşı dinî esasları sarsıntıdan korumak.

4. Şer’î ilimleri onun üzerine bina etmek-zîra şer’î ilimlerin esası tevhid ilmidir ve oradan beslenir.

5. İnanç ve niyeti sağlam ve saf hale getirmek-zira bu ikisi sayesinde ameller kabule mazhar olurlar. Bütün bunların neticesi de iki cihan saadetine kavuşmak­tır. 58

Bediüzzaman ilmiyle bizi istifadeye medar kılmıştır. Eserleri, hayatın çeşitli safa­hatında yaşayan insanların yollarını iman nuruyla aydınlatmaktadır. İnşaallah bu, ne­silden nesile kıyamete kadar böyle devam edip gidecektir.

____________________

** Doç. Dr. SÂMÎ AFÎFÎ HİCÂZÎ

1949’da Mısır’ın Menufiyye şehrinde doğdu. Ezher Üniversitesi Usuluddin Fakültesinde Akaid ve Felsefe Bölümünde öğretim üyesidir. Aynı zamanda Mısır Felsefe Cemiyeti üyesidir.

Evli ve üç çocuk babasıdır. Birçok eseri yayınlanmıştır.

Eserlerinden bazıları şunlardır:

1. John Lock’un Bilgi Teorisini Tenkit. 2. Kelâm İlmine Giriş. 3. İnanç ve Ahlâk İlişkisi.

2 Hac Sûresi, 22:75.

3 Rum Sûresi, 30:30.

4 Müsnedü Ahmed İbni Hanbel, 2:181; Sünenü’l-Beyhakî, 7:192.

5 Bediüzzaman, Sözler, s. 442; Dr. Ahmed Sâyıh, el-İmamu Saîdü’n-Nursî Ve Eseruhu Fî Tersîhı’l-Îmân.

6 Bediüzzaman, Mürşid-ü Ehli’l-Kur’ân.

7 A.g.e.

8 A.g.e.

9 İsrâ Sûresi, 17:9.

10 Şualar, s. 576-577.

11 Sözler, s. 260.

12 A.g.e. s. 177.

13 A.g.e. s. 609.

14 Bediüzzaman, Mektubat. 211.

15 Bediüzzaman, Şualar s. 129.

16 İbn-i Haldun, el-Mukaddeme, s.436, 1981 dördüncü baskı.

17 İbni Manzûr, Lisânü’l-Arab, Vahade maddesi, s. 4781, Dârü’l-Maârif; el-Kâmûsu’l-Muhîd, c. 1, s. 344, Dârü’l-Fikr-Beyrut.

Bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, Mabud kelimesi tahsis edildiğinde Allah Taâla olur ki, O hak Mabuddur. Şâyet mutlak mânada kullanılırsa, hak veya bâtıl bütün mabudlara şâmil olur. Başına marife eki olan elif lâm gelirse (el-ma’bûd) hak ma’bûd olan İlâh demektir. Şeyhü’l-İslâm İbrâhîm el-Bîcûrî, Tuhfetü’l-Mürîd alâ Cevhereti’t-Tevhîd, s. 10.

18 El-Cevhere’nin üzerindeki el-Bîcûrî’nin haşiyesi, s. 35. ilk baskı H. 1310.

19 A.g.e.

20 Dr. Sâmî Afîfî Hicâzî, Medhalün li Dirâseti İlmi’l-Kelâm, s. 37, İlk baskı-1988.

21 A.g.e.

22 Bediüzzaman, Mektubat, s. 211.

23 Bediüzzaman, Muhakemat, s.103.

24 A.g.e.

25 Bediüzzaman, Şualar, s. 576-577.

26 Bediüzzaman, Şualar, s. 24.

27 A.g.e.

28 Bediüzzaman, Lem’alar, s. 305.

29 Bediüzzaman, Mektubat, s. 212.

30 A.g.e.

31 Bediüzzaman, Lem’alar, s. 305.

32 Bediüzzaman, Şualar, s. 24.

33 A.g.e.

34 Bediüzzaman, Lem’alar, s. 306.

35 A.g.e.

36 Bakara Sûresi, 2:21-22.

37 Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz, s. 157-158.

38 Sa’düddin Taftazânî, el-Akâidü’n-Nesefiyye, s. 11, Karaşi-Pakistan.

39 Dr. Sâmî Hicâzî, el-İstidlhâlü’l-Kur’ânî Menhecühü ve Mümeyyizâtüh.

40 Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, s. 45, tahkik: Dr. Bedrân.

41 Bakara Sûresi, 2:163-164.

42 Enbiyâ Sûresi, 21:22.

43 Ra’d Sûresi, 13:2.

44 Zâriyât Sûresi, 51:20-21.

45 Nahl Sûresi, 16:78.

46 İbnü’l-Kayyım, Miftâhu Dâri’s-Saâde, c. I, s. 214.

47 Muhammed İkbal, Tecdîdü’l-Fikri’d-Dînî, s. 15.

48 Bediüzzaman, Lem’alar, s. 310.

49 Prof. Dr. Muhyiddin es-Sâfî, Bi’l-İştiraki fî’l-Akîde ve’l-Ahlâk, s. 12, 192. baskı.

50 Bediüzzaman, Şualar, s. 27.

51 A.g.e.

52 Bediüzzaman, Sözler, s. 266.

53 Bediüzzaman, Şualar, s. 129.

54 Bakara Sûresi, 2:21-22.

55 bkz. Fahruddin er-Râzi, Acâibü’l-Kur’ân, s. 26, İlk baskı 1982, tahkik: Abdulkâdir Ahmed Atâ; Dr. Ab­dulaziz ed-Derdîr, et-Tefsîru’l-Mevdû’î, s. 26, ilk baskı 1982

56 Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası I, s. 47.

57 Mücâdele Sûresi, 58:11.

58 Adudu’d-Dîn el-Îcî, el-Mevâkıf, s. 8; bkz. et-Tehâvünî, Keşşâfu Istılâhâti’l-Ulûm ve’l-Fünûn; İmam-ı Gazâlî, el-Münkızu Mine’d-Dalâl, s. 90, tahkik: Dr. Abdulhalim Mahmud.

Paylaş
Yükleniyor...