Block title
Block content

Bediüzzaman'ın Düşüncesinde Dil Yönüyle İ'caz-ı Kur'an

 

Bediüzzaman’ın düşüncesinde dil yönüyle i’câz-ı Kur’ân

Bediüzzaman’ı yakından tanıdıktan sonra, selef ve halef uleması arasında onun bir benzerini bulabilmek için çok çalıştım ve sonunda anladım ki, ulemadan hiç biri­sini Bediüzzaman’a benzetmek, onun bir benzerini bulmak çok güç. Çünkü Bediüz­zaman, bu ümmetin selef âlimlerinin içinde, onlara nazaran ne sadece ‘en faziletli’si ne de sadece ‘en ileri marifet sahibi’ olanıdır. İslâm tarihi boyunca nice mütefekkir­ler, mücahidler, âlimler ve fakihler vardır ki, dünya durdukça onlar şerefle ve ihti­ramla anılacaklardır. Ancak Bediüzzaman, umumî ve husûsî hatlarıyla bütün hayatı açısından, sahip olduğu ilim, maarif ve geniş muhakeme melekesi, cihadı ve dâvâsı açısından tek başına bir ümmettir. Geçmiş İslâmî kültürü bütünüyle kavramış, yaşa­dığı asrın tüm yeniliklerini kucaklamış; geçmişin mirasını inkar etmeksizin, mevcut yeniliklerden gafil olmaksızın eskiyle yeniyi gayet uyumlu bir şekilde kendisinde toplamıştır.

İnsanın zihninde ister istemez, Bediüzzaman’ın marifet (bilgi) yönünden tek yönlü olduğu, sınırlı bir ilimde genişlemesine bir ıttılâa (kapasiteye) sahip bulunduğu düşüncesi belirebilir. Zira o, bir cihad, dâvâ ve irşad adamıdır. Cihadında ve dâvâ­sında kullanabileceği bir ilmi elde etmeye ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç ise tefsir, hadis ve fıkıh gibi İslâmî ve şer’î ilimlerle karşılanabilecektir. Ortaya koyduğu ilmi eserleri dikkatle gözden geçiren bir kimse, sahip olunması gerekli ilimler açısından böyle bir vehmi terkedecektir. Çünkü o, ulûm-u şerîadaki derinliğinin yanısıra modern ilim­lerde de geniş bir kapasiteye sahiptir.

Bediüzzaman’ın sahip olduğu geniş maariften birisi, Arap dilindeki birikimi, sarf, nahiv ve belâğat yönlerinden derin bilgisi, bu dilin lügatını, edebiyatını, nesrini, şi­irini ve benzerlerini çok iyi kavramış olmasıdır. Sarf ve nahivden bahsetse zamanı­nın Mibrad’ıdır. Lügattan söz etse, asrının Halil’idir. Arap belâğatından ve İ’câz-ı Kur’ân’dan bahsetse, ulemanın Cürcânî’si, beliğlerin Sekkâkî’sidir.

Bu tebliği, Bediüzzaman hakkında yeterli bilgi ve materyal elde edememe kor­kusu ve endişesi içinde yazmaya çalıştım. Bu yüzden de, kemiyet ve keyfiyet ağır­lığı taşıyan bir tebliğ sunabilme açısından itmi’nan sahibi olabilmek için, nahiv, lügat ve belâğat gibi lügat-ı Arabiyyenin dallarından herbirini şamil bir araştırma yapmaya mecbur kaldım. Böylelikle, en başta hayatıyla ilgili konulardan bahsettim; ta ki ele aldığı konular panel için sunulmaya layık olsun. Tebliğin sonunda ise şu ibareye yer verdim:

“Bir mülahaza: Bu tebliğ gerektiğinde değiştirilebilir.” Bu ibare, tebliğdeki bahis­lerde ve taleblerde bazı değişiklikler yapılabileceğine dair en uygun bir senettir. Hiç şüphesiz, Bediüzzaman’ın sahip olduğu belâğat, sarf ve nahiv ilimleri hakkında, bu dallardan her bir dal ile alakalı uzun uzun bahisler kaleme almak yeterli değildir. En uygun olanı, Bediüzzaman’ın belâğat yönünü incelemektir. Hatta böyle bir ko­nuda ilmi bir risale yazan kişinin, bu çalışması kendisine master ve doktora ünvanı kazandırabilir.

1. BÖLÜM

Bediüzzaman’a göre dil yönüyle i’câz-ı Kur’ân

Bediüzzaman Said Nursî, büyük bir inayet eseri olarak, 1882’den 1888’e kadar süren Arapça tedrisatıyla ilmi hayatına başlamıştır. Bu esnada sadece sarf-nahiv okumuyordu. Bunu, onunla tanınmış Fethullah Efendi arasında geçen şu konuşma­dan anlayabiliriz:

Molla Fethullah, Molla Said’e:

“Geçen sene Suyutî (yani bu zatın "Kitabü’l-Behceti’l-Mardiyye fî Şerhi’l-Elfiyye" isimli kitabını) okuyordunuz. Bu sene Molla Cami’yi mi okuyorsunuz?”

Molla Said şöyle cevap verir:

“ ‘Cami’yi bitirdim.”

Molla Fethullah hangi kitabı sorduysa “bitirdim” cevabını alınca hayrete düşer. Bu kadar kitabı kısa bir zaman içinde bitirmesini aklına sığıştıramaz. Bunun üzerine genç Said’i imtihan eder. Ancak bütün sorularına gayet ikna edici cevaplar alınca şaşkınlığı daha da artar.

Bu örnek, Bediüzzaman’ın sarf, nahiv ve belâğat yönlerinden Arap diliyle ne kadar insicamlı olduğu, hatta Arapçayı ne kadar çok sevdiğini açıkça gösterir. Çünkü o, Kur’ân’daki halavetten, Arapçanın üsluplarındaki güzellikten büyük zevk alır ve bu dilin, Allahü Tealânın rızasını kavuşmada vasıta olan ibadetlerin dili oldu­ğuna inanır.

Risale-i Nur Külliyatını yakından inceleyen bir kimse, bu eserde Kur’ân-ı Kerim’­deki i’câz-ı lügavîye (dil yönüyle i’câz) dair gayet geniş ve doyurucu bir şekilde yer verildiğini görecektir. Hiç şüphesiz bu hal, mezkur eserin lügavî (dil) yönünden me­tanetini, Arapça konusundaki ihtisasını ve ince nazarını gösterir. Bu ciheti tam an­lamıyla anlatmak epey uzun yer ve zaman alır. Ben sadece konuyla alakalı bazı ör­nekler vermekle yetineceğim.

Hakkında bir re’y (görüş), tercîh ve mufassal içtihad bulunan konuların özellikle­rine temas edelim.

Kur’ân-ı Kerim’deki Arap harfleri

Bediüzzaman, Allah-u Teala’nın Kur’ân-ı Kerim’deki her bir Arap harfine bir sırr-ı i’câzî yüklediği ve bunu sadece ihtisas ve ma’rifet sahiplerinin idrak edebileceği düşüncesindedir. Ayet-i kerimelerden örnekler vererek bu konuyu açıklık getirir.

- Sûrelerin başında yer alan huruf-u hecâî hakkındaki görüşleri.

Bediüzzaman, huruf-u mukattaa hakkında, Allah’ın, harfleri bazı sûrelere bir açı­lış yaptığını, her birisine nazil olduğu asrın en fasih ve beliğ söz söyleyenleri âciz bırakacak şekilde lügavî ve manevî olarak sayısız i’câz yüklediğini beyan eder.

Bakara sûresinin ilk âyeti olan "Elif Lâm Mîm" kelamı hakkındaki yorumunda Bediüzzaman şunları zikreder:

“Evvelen; "Elif Lâm Mîm" sûrelerin başında yer alan diğer kardeşleriyle beraber hurûf-u hecanın yarısını teşkil etmektedir. Ki, bu harfler bütün kelimelerin temel unsur­larıdır. Aynı zamanda, sûrelerin başında yer alan bu müfred harflerin sayısı 78’dir. Eğer mükerrer olanları bir kenara bırakırsak geriye 14 harf kalacaktır. Bunlar; Elif, lâm, mîm, sâd, kêf, hê, yâ, tı, sin, hâ, kâf, nûn, ayn.”2

Bediüzzaman birbirine zıt zıfatlara sahip olan harflerin olması halinde bunlara “Ezvâc” (ikil), sıfat olarak zıddı olmayan harflere “Evtâr” (tekil) deyimini kullanmıştır.

Bediüzzaman, Kur’ân-ı Kerim’deki i’câz-ı harfî hususunda başka isbat yolları de­nemiştir. İşte bunlardan bazıları:

“Mânâdan soyulmuş, şu hece harflerinin zikri, muârızları hüccetsiz bırakmaya işarettir. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, şu mânâsız harflerin lisan-ı haliyle ilan ediyor ki: ‘Ben sizden beliğ mânâları, hükümleri, hakikatleri ifade eden yüksek hutbeleri ve nutukları istemiyorum. Yalnız şu ta’dât ettiğim harflerden bir nazire yapınız, velev iftira ve hikâyelerden ibaret bile olursa olsun!’ ”3

“Harfleri ta’dât ile hecelemek, yeni kıraata ve kitabete başlayan mübtedilere mahsustur. Bundan anlaşılıyor ki: Kur’ân, ümmî bir kavme ve mübtedi bir muhite muallimlik yapıyor.”4

Harflerdeki İntizam

Bediüzzaman, kelimat-ı Kur’âniyedeki hecâ harflerinin nazmını, Kur’ân lafzındaki fesahat esbabından birisi olarak görür ve buna bir örnek olarak Âl-i İmrân sûresi 154. âyetini örnek olarak gösterir. Bu âyette Cenab-ı hak şöyle buyurmaktadır:

“Sonra Allah, bu kederin ardından size bir emniyet, bir uyku verdi de, içinizden ihlas ile iman etmiş olanları o uyku sarıverdi... Allah, gönüllerde saklı olanı hakkıyla bilir.”

Bu âyetteki Arap harflerinin i’câzı konusunda Bediüzzaman aşağıdaki açıklama­ları yapmaktadır:

“İşte şu âyette bütün hurûf-u hecâ mevcuttur. Bak ki, sakil, ağır bütün aksam-ı huruf, beraber olduğu halde selasetini bozmamış. Belki, bir revnak ve muhtelif tellerden mütenasib, mütesanid bir name-i fesahat katmış. Hem, şu lem’a-i i’câza dikkat et ki, hurûf-u hecâdan ‘yâ’ ile ‘elif’ en hafif ve birbirine kalbolduğu için, iki kardeş gibi her birisi yirmibir kere tekrarı var.' ”5

Kur’ân-ı Kerim’deki Arapça Lafızlar

Bediüzzaman, Arapça lafızlar üzerinde itinayla durmakta, Kur’ân lafızlarının çok ince bir dengeyle vaz’edildiğini, her bir kelamın, her bir kelimenin, hatta her bir harfin, hatta ve hatta bazı yerlerdeki sükûnun dahi bir çok vecihlere sahip olduğunu belirtir. Her bir muhatabın, âyetlerdeki muhtelif kapılardan girerek bundaki nasibini ve hazzını alabilmesi için onlara müteaddid vecihler sunar.

Bediüzzaman bu konuda "Dağları birer kazık yapmadık mı?"6 âyetinden hareketle, bu âyetin her muhataba göre farklı vecihlerinin bulunduğunu açıklar. 7

Kur’ân-ı Kerim’de bu âyetin benzerleri alabildiğine çoktur.

Lafzın Hakikî Lügat Mânâsından Mecazî Istılah Mânâsına Geçiş

Herkesçe malumdur ki, lügat mânâsıyla kelimeler, aslî mânâlarıyla kullanılır ve Araplar bir lafzı asıl mânâsıyla, hakiki anlamda kullanır. Zamanla dil gelişmiş, bu ke­limeler kanun, örf ve benzeri alanlarda ıstılahî mânâlarıyla kullanılır olmuştur. böyle­likle lafızlar, hakiki mânâsıyla mecazi mânâ arasındaki bir bağlantıdan dolayı mecazi olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Lügat (dil) uleması bu konunun üzerinde önemle durmuşlar, telif ettikleri eserle­rinde bundan bahsetmişlerdir. Bunlardan birisi 39 h. tarihinde vefat eden Ebu’l-Hüseyin Ahmed b. Faris’tir. Es-Sâhibî isimli eserinde bu konuya genişçe yer ver­miş, “Kelamın Hakaikı ve Mecazı Konusunda Arabın Kuralları Babı” 8 başlığı altında bir bölüm ayırmıştır. Bunun yanısıra “Babü’l-İstiâre” başlığıyla, istiareyle alakalı Arapla­rın kurallarını dile getirmiş, bunun bir kelimeyi bir başka konuyla alakalı olarak kul­lanmak şeklinde uygulandığını, örneğin Arapların, ayrılığa düşüldüğünde “Asâları yarıldı” dediklerini, aynı şekilde Kur’ân-ı Kerim’de bu sanata örnek olarak yeniden yaradılışı ifade için “Einnâ le-merdûdûne fil-hâfirah”9 kelamının kullanıldığını söy­ler.

Bediüzzaman aynı konuya besmelede geçen “er-Rahmânirrahîm” cümlesiyle ilgili değerlerdirme yaparken temas etmektedir. Ona göre bu iki ismin mânây-ı asl­îsi kalbin rikkatiyle alakalıdır. Böyle bir hal ise Hâlık’ımız hakkında muhal bir durum­dur. O halde bu iki isim aslında bir mânâdan diğer mânâya nakledilen ve birinci mâ­nâyla irtibatlı olan iki sıfatı ifade etmektedir. Rahmet, lügat yönüne bakılmaksızın, bütün insanlara temas eden in’am ve ikram mânâsını gerektirmektedir. Mânâ-yı mecazinin mânây-ı hakikinin lafzıyla, üslubuyla gösterilmesindeki hikmet, insanların me’luf ve malumları olmayan mânâları ve hakikatları zihinlerine yakınlaştırıp kabul ettirmektir. Tıpkı küçük bir çocuğun yakınlığını ve sevgisi kazanmak için onunla ko­nuşmak gibi.

Bediüzzaman’a göre kelamdan maksud olan şey mânânın ifadesidir. Ancak bu, mânânın kalbe ve hisse vasıl olmasıyla tamam olabilir. Bu ise, muhatabın me’luf ol­duğu bir diğer mânânın, hakiki mânâ üzerine giydirilmesini gerektirir.10

Lügavî ve Şer’î Mânâları Açısından “Din” Lafzı

Arap lügatında din “mücazat ve mükâfat” anlamlarını taşır. Şöyle denilir; “Yap­tığı bir davranışından dolayı, ona karşılığını verdim ve onu mükafatlandırdım.” Aynı şekilde “Yevmiddin” “Din günü” ifadesi “Yevmü’l-cezâ-davranışların karşılığının verile­ceği gün” anlamını taşır. Yine Arapçada şöyle bir örnek vardır: “Ne yaparsan karşı­lığını öyle görürsün.”11 Din aynı zamanda tâat anlamını da ifade eder. Amr b. Gülsüm şöyle der:

“Ne günlerdir ki, aldatma bizim için şeref oldu:
Melike itaat bize şart iken, yaptığımız isyan oldu.”

Aynı şekilde din, âdet ve durum anlamı taşır. Arablar şöyle der; İşte benim di­nim ve âdetim hala böyledir. Diğer yandan, Lügatü’l-Arab âlimlerinin zikrettiği dine dair başka mânâlar da vardır.12

Bediüzzaman, Allah’ın buyurduğu “Yevmüddin” kelamından lügavî ve şer’î ol­mak üzere iki mânâ çıkarmıştır.

Bediüzzaman’ın görüşüne göre, “din” kavramının lügat mânâsı, cezâ (karşılık), yani hayır olsun, şer olsun yapılan bütün fiillerin karşılığının verildiği cezâ günüdür.

Şer’î mânâsı ise, Allah’ın insanoğluna yüklediği hakaik-ı diniye ve nizâm-ı İlahiye mecmuasıdır. Bu yolla insan, sebeplere müraat eder ve bunları müsebbebatla irti­batlandırır. Aynı şekilde bunlarla itikad, amel ve kavl arasında irtibatlar kurar.13

Bediüzzaman’ın lügavî seçimleri

Bediüzzaman Arap lügatından mümkün olduğu ölçüde farklı delaletler arasında seçimler yapar. Lafzın ifade ettiği mânâları yol bulabildiği ölçüde ortaya koyar ve bazan bunlardan birini diğerine tercih eder. Örneğin ‘Rab’ kelimesi Arapçada ‘malik, bir şey üzerinde hakkı olan’ gibi anlamları ifade eder. Buna göre bir şeyin rabbi onun sahibidir. Ancak bu kelime Allah’da başkaları için sadece mukayyed ol­mak şartıyla izafe edilebilir.

“er-Rabbü’l-muslih”, bir kişinin herhangi bir şeyi ıslah etmesi halinde kullanı­lır. 14

Bediüzzaman ise, “Rab” kelimesinin en son kullanılan lügat mânâsını seçmiştir. Şöyle der;

“Her bir cüz’ü bir âlem mesabesinde bulunan şu âlemi, bütün eczasıyla terbiye ve yıldızlar hükmünde olan o cüz’lerin zerratını kemal-i intizamla tahrik eder.”15

Lafızların Mânâlarındaki İzafetler

Bediüzzaman Kur’ân-ı Kerim’deki i’câz-ı lügaviyeyi çeşitli yollarla ibraz etmeye çalışmıştır. Bunlardan birisi, kelimenin lügat mânâsını alabildiğine genişleterek, mu­hataplardan, mütekellimlerde ve gaiblerden oluşan bir grubun daha fazlasını içine alacak kadar şamil hale getirmeye çalışır.

"Bize doğru yola ilet." 16İlahî kavlinde, ‘hedy’in mânâsı olarak hidayeten ve hediyyeten doğruyu gösteren mânâsını buluruz, Burada hedy yolu beyan edil­miştir. Hedy ise dalâletin zıddı olan reşâd (istikametten sapmamak)tır.17

Bediüzzaman bu mânâlara bir ilave yapar ve dört ayrı şekilde bu âyetin tefsirini yapar:

“İhdinâ ile istenilen şeylerin ayrı ayrı ve müteaddit olması,

İhdinâ mânâsının da ayrı ayrı ve müteaddit olmasını icab eder.

İhdinâ, dört masdardan müştaktır.

İhdinâ, sebat ve devam mânâsını ifade eder.

Zengin olan isterse, ziyade mânâsını; fakir olan isterse, i’tâ mânâsını; zaif olan isterse, iâne ve tevfik mânâsını ifade eder.”18

Bir Kelimenin Bir Başkasının Mânâsına Tazmini (Katılması)

Tazmin, Arapların kullandığı üsluplardan birisidir. Ulema bu üslup hakkında bahis açmaya büyük özen gösterirler. Tazmin, bir kelimenin başka bir kelimenin mânâsına katılması, böylelikle mecrasının değiştirilmesi demektir. Böyle bir uygulamanın ga­yeleri hayli çoktur. Bunlardan birisi, aynı anda iki mânânın verilmesidir. Bu, bir tek mânânın verilmesinden daha güçlü bir uygulamadır. Eğer bir fiil ‘lâzım’ olur, o fiilin zımnındaki mânâ ‘müteaddi’ olursa, neticede o fiil de ‘müteaddi’ olacaktır. Tam tersi de olabilir; Bir fiil tek yönlü ‘müteaddi’ olabilir ve ifade ettiği mânâ ise iki yönlü ‘müteaddi’ olabilir. Bu durumda her iki mânâ için de geçerlidir. Bir misal ve­recek olursak:

“Ha-fe-ra” (kazdı) fiili tek yönlü ‘müteaddi’ bir fiildir. Ancak “Hafertü bi’ran” (bir kuyu kazdım) şeklinde kullanılacak olursa “sayyera-değişti” mânâsı zımnında bulun­duğu için iki yönlü müteaddi olmaktadır. Böylelikle “Hafertü vesate’d-dâri bi’ran-Evin ortasına bir kuyu kazdım” şeklinde kullanırız. Buradaki “bi’ran” kelimesi “men” zamirinin yerine takdir olunamadığından dolayı “temyiz” olarak i’rab edilemez.

Örneğin “a-zi-me” fiili “yüceldi” anlamında lâzım bir fiildir. Ancak bunun zım­nında “niyet etti” anlamı kastedilirse müteaddi olacaktır. Nitekim şu âyette aynı mânâ vardır; "İddetleri dolmadıkça nikah bağını bağla­maya niyetlenmeyin."19

Tazmin, lügatçilerin bahsettikleri gibi takdir değildir. 20

Bediüzzaman, tazmin konusundaki değerlendirmelerini

"Allah onların kalplerini mühürlemiştir."21

âyet-i kerimesinin tefsiri esnasında yapmıştır.

"hateme" (mühürlemiştir) fiil-i müteaddi olduğu halde "alâ" ile zikredilmesi, hatmedilen kalbin dünyaya bakan kapısı değil, ancak ahirete nazır olan kapısı seddedilmiş olduğuna işarettir. Ve keza hatmin alamet-i mânâsını ifade eden vesm’i (damga) tazammun ettiğine işaret­tir. Sanki o hatm, o mühür, kalplerinin üstünde sabit bir damgadır ve silinmez bir alamettir ki, daima melaikeye görünür.”22

Aynı yorum şu âyet-i kerime için de geçerli olabilir;

“Onun sünnetine muhalefet edenler, başlarına bir bela gelmesinden yahut pek acı bir azabın kendilerine erişme­sinden sakınsınlar.”23

Burada zikredilen “hâlefe” fiili, “harece” fiilini tazammun etmektedir. Lazım iken müteaddi olmuş ve “Onun sünnetinden çıkanlar.” anlamını taşımıştır.

2. BÖLÜM

Bediüzzaman’a Göre Nahvî Açıdan İ’câz-ı Kur’ân

İkinci bölümün başında, Bediüzzaman’ın küçük yaşlarından itibaren Arap dili ilimlerini elde etmesi ve bu alanın derinliklerine kadar nüfuz etmesini dile getirmiş­tik. Bu bölümde ise, Bediüzzaman’ın nahvhi yönünü ele alacağız ve onun nahv-i Arabîye ne derece vasıl olduğunu, nahvi kaideleri doğrultusunda i’câz-ı Kur’ân’ı nasıl ortaya koyduğunu isbat eden örnekler vereceğiz. Bediüzzaman hakikaten çok küçük yaşlardan itibaren nahiv ta’limine başlamış, ilm-i nahvin ana metinlerini ve şerhlerini hıfzetmişti. Hatta sarf ve nahivle ilgili tedrisi birkaç seneyle sınırlıydı. Da­hası, bu ilimden başka diğer şer’î ilimleri tedris etmemişti. Çünkü ona göre, lügat ilimleri nassların anlaşılmasında ve şer’î hükümlerin istinbatında esastı.

Bediüzzaman’ın Sarf ve Nahiv Hakkındaki Görüşü

Bediüzzaman şöyle der:

“Felsefe-i beyaniye müşabih, Nahvin dahi bir felsefesi vardır. O felsefe ise vâ­zıın hikmetini beyan eder. Kütüb-ü nahviyede mezkur olan, münasebat-ı meş­hure üzerine müessestir. Meselâ bir mâmüle iki âmil olmaz. Ve ‘Hel’ lafzı fiili gör­düğü gibi sabretmez, visal ister. Hem fail kuvvetlidir, kavî olan zammeyi kendine gasbeder. meselâ, hariç ve kâinatta cari olan kanunların birer aks-i misalidir."

“Tenbih: Bu münasebât-ı nahviyye ve sarfiyye olan hikmet-i vâzıh ise; felsefe-i beyan derecesinde olmaz ise de, pek büyük bir kıymeti vardır. Ezcümle: İstikra’ ile sabit olan ulûm-u nakliyyeyi ulûm-u akliyenin sûretlerine çeviriyor.”24

Marifet ‘Elif-lam’ı (Kelimelerin başına gelip, onun belirgin bir mânâ taşımasını sağlar).

Nahiv âlimleri lâm-ı tarifi (Elif-lam) üç kısma ayırırlar:

1- Tarif-i ahd için kullanılan,

2- Tarif-i cins için kullanılan,

3- İstiğrak için kullanılan lam-ı tarif.

- Ahd için kullanılan lam-ı tarif ikiye ayrılır:

a) Ahd-i zikrî. Şu âyet-i kerimede olduğu gibi; “Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, bir lamba yuvası gibidir ki, onda bir kandil vardır. Kandil de cam fanus içindedir. Cam fanus ise, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer ki, ne do­ğuya, ne de batıya ait olmayan mübarek bir ağacın yakıtında tutuşturulur.” 25

b) Ahd-i zihnî. Şu örnekte olduğu gibi; Bir muhatabınızla aranızda özel bir ka­dıya akseden bir ahid olduğunda “Kadı geldi” demeniz gibi.

- Tarif-i cins için kullanımına gelince, bütün fertlerine bakmaksızın bir hakikatin beyanında söz konusudur. Şu âyet-i kerimede olduğu gibi; “Biz, hayat sahibi bütün her şeyi sudan yarattık.” 26 Aynı şekilde; “Erkek kadından daha hayırlıdır” ifade­sinde belli bir cinsin, diğer cinse olan üstünlüğünden bahsedilir.

  bu da iki kısma ayrılır.

1- Hakikat-ı efrad itibarıyla istiğrak. Şu âyet-i kerimeyi buna örnek gösterebili­riz; “İnsan çok zayıf olarak yaratılmıştır” 27

Bunun alameti, hakikat cihetince bütün mahallere hulul etmesinin sahih oluşu­dur.

2- Sıfât-ı efrad açısından istiğrak. Yine şu deyimi buna örnek verebiliriz; “Sen adamsın” Yani, sende saygıdeğer adamların sıfatları ve alametleri vardır, anlamı taşır. Bu sebeple, mecaz yönünden bütün mahallere hulul etmesi sahih olmakta­dır. 28

Ulema, "Dünya ve âhirette saâdet ve kurtuluşa erenler de onlardır." 29 âyetindeki “Elif-lam” hakkında iki görüşe sahiptirler.

Birinci görüş: Bu, haricî ahd-i zikrî için kullanılmıştır ve “sana tebliğ edilen müt­takî insanlar ahirette kurtuluşa ermişlerdir” anlamı taşır.

İkinci görüş: Bu, cinsin tarifi ve hakikatin ta’yini içindir ve kurtuluşa erenlerin, hakları olduğu şekilde hakikat-i hallerinin tasvirine işaret edilmektedir. Aynı konuya bir diğer örnek, bir arkadaşınıza “Aslanı ve onun bulunduğu dağı biliyor musun ki, böyle ileri gidiyorsun?” demenizdir. 30

Bediüzzaman da son olarak belirttiğimiz görüşe şöyle diyerek katılmaktadır; "el-müflihûn"daki "el" hakıkatı tasvire işarettir. Sanki lisan-ı haliyle diyor ki: Eğer müf­lihlerin hakikatını görmek istersen, "ülâike"nin ayinesine bak, sana temessül ede­cektir. Yahut onların tayin ve temyizlerine işarettir. Sanki diyor: Ehli-i felah olanları tanımak istersen ‘ülâike’ye bak, içindedirler. Veya hükmün zahir ve bedihi olduğuna işarettir.”31

İvaz Tenvini

Arapça âlimleri, isimlere ilhak edilen tenvinin müteaddit kısımlarda geldiğini, bunlardan birisinin de ivaz tenvini olduğunu kabul etmişlerdir. Bu tenvin, hazfedilen bir harf, bir kelime veya bir cümleye bedel olarak kullanılır.

Harf yerine geçen ivaz tenvinine örnek, “kâdin” kelimesi gösterilebilir. Burada tenvin mahzuf olan yâ harfi yerine kullanılmıştır. Kelime yerine kullanılan ivaz ten­vinine örnek, 32"Küllün âmene" cümlesidir. Yani, “Küllü vâhidün âmene-İman eden her bir kişi” kasdedilir. Cümlenin yerine kullanılan ivaz tenvinine örnek; “O zaman siz ardından bakarsınız”. 33 Burada hazfedilen “Ruh çıkarken boğaza ulaştığında” cümlesidir.

Bediüzzaman, ivaz tenvinine bir başka ilavede daha bulunur. Zannederim böyle bir ilave yenidir. Bu, sıfat yerine kullanılan ivaz tenvinidir. Bunun örnek olarak şu âyet-i kerimeyi gösterir; "Ra'dün ve berkun"34 Yani; “Ra’dün kâsıfün ve berkun hâtı­fün”dür.35

“el-Âlemîn”de Geçen Yâ ve Nûn

Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır; "Elhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn"36 Nahiv âlimleri bu­rada geçen "el-âlemîn" kelimesini i’rab ederken, izafet gereği mecrur olduğunu, cerr alameti olarak kesreye niyabeten “yâ” harfinin geldiğini söylemişlerdir. Ancak, “nûn” konusunda ihtilafa düşmüşlerdir. Sîbeveyh ve el-Mibrad’a göre harekeden ve müfredde mevcud bulunan tenvinlerden ivaz olarak (harekenin yerine geçerek) kullanılmakta, cem’ sigasıyla kullanıldığından dolayı bu men’edilmektedir.37

Denilir ki: Nun tenvinden ivazdır. Ez-Züccâc’a göre de harekeden ivazdır.38 Nahiv âlimlerinin, akıl sahiblerinin cem’ sigası olan cem-i müzekker-i sâlim konusun­daki tarifleri işte böyledir. “Âlemûn” kelimesine ise bu cem’in içine ilhak edilmiştir. Çünkü, burada cem’ sigası için geçerli şartlardan istifade edilmemiştir. bunun müf­redi “Âlem”dir. Akıl sahibleriyle beraber diğer varlıkları şâmildir. Ancak cem’ şek­linde kullanılan “Âlemûn” galiben akıl sahipleri için kullanılır. Böylece cem’in irabı gibi i’rab edilir. “Yâ” ise, bir i’rab alâmetidir. “Nûn”da cem’ sigasının alametidir.

Bediüzzaman’a gelince, o bu konuda gayet dakik bir seçim yapmıştır. Yâ ve nûn’dan her birisi, hem sayıları 20-30’u bulan benzerlerindeki gibi birer i’rab ala­meti, hem de “âlemîn”de görüldüğü gibi birer cem’ alametidir. “Ehleyn” örneğin­deki gibi gerekli şartlara uymayan bir cem’ olması itibarıyla “âlemîn” kelimesi, cem-i müzekker-i sâlime ilhad edilebilir. Aynı zamanda “ışrîn” ve “ûlâ” örneklerin­deki gibi ism-i cem’ olarak da gelebilir.

Birinci görüşe göre “âlemîn” kelimesinin i’rabı; vav ve nun ref’dir, yâ ve nun nasb ve cerdir şeklinde yapılır. Bu, harflerle yapılan bir i’rabdır.

İkinci görüşe gelince, “hîne” kelimesinde olduğu gibi yâ’nın lâzım oluşuyla bir­likte nun’un zahiri harekesiyle i’rab edilir. Bu uygulama el-Ferrâ gibi bazı nahiv âlimlerince caiz görülmüştür. Buna göre, munsarıf veya gayr-ı munsarıf i’rab ile i’­rab edilmesi gerekir. Acaba, bunlar kıyas için yeterli olur mu veya işitenler için bu kadar özet yeterli midir? İşte iki görüş. 39

Zamîr-i Fasl (Ayırma Zamiri)

Zamir-i fasl, kendisiyle haberle sıfat arasının ayrıldığı zamirdir. “Zeyd hüve el-kâim” (Zeyd, ayakta olandır) örneğinde olduğu gibi. Bu göze hitap eden bir tesmi­yedir. Kûfeliler, haber ve sıfat arasındaki benzerliği ortadan kaldırarak, konuşanın üzerine dayandığı şeyden hareketle “İmâden” şeklinde tesmiye ederler.

Nahiv âlimlerinin çoğunluğu, bu zamirin irabda mahalli olmayan bir harf oldu­ğuna hükmetmişlerdir. Zamir olarak tesmiye etmeleri ise, sûret ve terkip konusun­daki müşabehet alakasından dolayı mecazidir.

Denilir ki: Bu zamir, irabdan mahalli olmayan bir isimdir. İsim fiilde olduğu gibi.

Yine denilir ki: Bu, i’rabdan mahalli, mâkablinin i’rabıdır.

Ve yine denilir ki: Mâba’dının mahalline aittir.

Zamir-i fasl, mâkablindeki gâib ve hâzır sigaları, müfred, müsenna ve cem’ kalıp­larına mutabık olarak merfu’ zamir sigası üzerine gelir.

Bunun faydaları çoktur. Bazıları; 40

1- Evvelemirde, mâba’dinin sıfat değil haber olduğunu haber verir.

2- Cümleyi birbirine bağlamaktan ziyade, hükmü te’kid eder.

3- Bir mesnedi, kendisine isnad edilen şeyle sınırlar veya tahsîs eder.

"ve ülâike hümü'l-müflihûne."41 âyeti hakkında iki i’rab vardır:

Birinci i’rab: "ülâike" mübteda, "hüm" ikinci mübteda, "el-müflihûne" ikinci mübteda­nın haberidir. İsim cümlesi ise birinci mübtedanın haberidir.

İkinci i’rab: "ülâike" mübteda, "el-müflihûne" onun haberidir. "hüm" zamir-i fasldır ve i’rabda mahalli yoktur.42

Bediüzzaman ikinci i’rabı tercih etmiştir. Bu zamiri hükmün mahkûm-u aleyh (hükmedilen şey) ile tahsisine yarayan bir zamir-i fasl olarak kabul eder. Yani bu zamirle, kendileri felaha ermekle müjdelenen kişiler tahsis edilmekte ve bu mânâ onlar hakkında te’kid edilmektedir. Aynı zamanda zamir-i faslda, Muhammed’e (a.s.m.) iman etmeyenlere bir ta’riz de vardır. Dolayısıyla Bediüzzaman, zamir-i fas­lın mesnedi, isnad edilen şeyle mutlak anlamda kasrettiğini söyleyenlerin mezhebini tercih etmiştir.

Diğer yandan, zamir-i faslın sadece haberin nekrâ olması halinde kasr ifade ede­ceğini, böyle olmadığı takdirde, mübtedanın kasrını ifade edecek şekilde haberin lâm-ı cins ile marife yapılması gerektiğini, aksi takdirde zamir-i fasla gerek kalmadı­ğını söyleyenler de vardır. Tıpkı; “Zeydü’l-emîr ve Amru’l-Şüccâ’” örneklerinde ol­duğu gibi.

Mübtedânın Hazfedilmesi

Nahiv âlimleri tarafından mübtedanın vücûben veya cevazen hazfedilmesi, her bir hükmün bir yeri olması kabul edilen bir husustur.

Bununla birlikte, Bediüzzaman’ın da şu âyeti yorumlarken belirtiği gibi, mübteda cevazen hazfedilir; "hüden lil müttekîne"43 Buradaki "hüden" kitaba ait olan mahzûf müb­tedanın haberidir. Burada takdir olunan ifade “hüve hüden lil-müttakîn”dir. Bediüz­zaman buradaki mübteda ve haberin birbiriyle ittihad ettiklerini söyler. Sanki müb­tedanın kendisi haberin içinde gibidir. Hatta zihinde bunlar birbirlerine mügayir düşmez. Bu ayrılmaz bütünlük, mübtedanın hazfına icazet vermeye bir karine­dir.44

Bu âyetle ilgili yapılan mezkur i’rabın Bediüzzaman tarafından tercih edilişi, altı i’rab vechinden birisini teşkil etmektedir. Ulema bunlardan dört tanesini ref’, iki ta­nesini de nasb mahallinde kabul etmişlerdir. Ref’ mahalleri şunlardır:

1- "hüden", "zâlike" nin haberidir. Yani, "zâlike hüden" kasdedilir. "el-kitabu"den "zâlike" bedeldir.

2- "hüden" ikinci haberdir. Birinci haber ise "lâ raybe fîhi" tir.

3- "hüden" muahhar mübtedadır. "fîhî" ise mukaddem haberidir. ez-Züccâc âyeti şöyle takdir etmiştir; “Fîhi hüden velâ raybe”.

4- "hüden" mahzuf mübtedanın haberidir. Bu görüş, biraz önce beyan ettiğimiz gibi Bediüzzaman’a aittir.

Nasb hallerine bakacak olursak:

1- "hüden" mukadder bir fetha ile mansûbtur. Çünkü bu, "fîhî" kavlindeki zamîre hâldir. Yani; “Onun hidayet verici olduğunda şüphe yoktur.”

2- "hüden", "el-kitabu" a hâldir. 45

Mübtedaya Masdar Bir Haber Getirme

Eğer, masdar bir haber veya hâl olarak vaki’ olursa, Sîbeveyh ve cumhur ule­masına göre bu müştak olarak te’vil edilir. Örneğin; “Câe Zeydün râkizan”. Bir başka örnek; “Zeydün âdilün” anlamında kullanılan “Zeydün adele” cümlesi.

Bediüzzaman, "hüden lil müttekîne"46 âyetini yorumlarken, buradaki masdarın haber olarak vaki’ olduğunu söyler. "hüden" masdardır ve mukadder mübtedaya haber ola­rak vaki’dir. Dalayısıyla ism-i fail olarak te’vil edilmiştir. Takdir edilen şekli, "hüve hüden lil müttekîne"dir.

Bediüzzaman’ın bu görüşü, nur-u hidayetin tecessüm edişinin ve bizzat cevher-i Kur’ân oluşunun bir remzidir. 47

Temyîzü’l-Mahûl

Temyîz: Zâtlardan haber veren câmid, nekra ve müfessir bir isimdir.

Temyiz-i müfessir nisbet olarak gelir. Bu durumda ya hâl olarak, ya da gayr-ı hâl olarak gelir.

1- Failden hâl. Şu âyette olduğu gibi; "Veşteale'r-re'sü şeybâ" 48 Aslı; "Veşteale şeybü'r-re'si" dir.

2- Mef’ulden hâl. Şu âyette olduğu gibi; "Ve feccerna'l-arda uyûnen" 49 Bunun aslı; "Ve feccernâ uyûne'l-ardi" dır.

3- Muzâftan hâl. Şu âyette görüldüğü gibi; "Ene ekserü minke mâlen" 50 Bunun aslı; " mâlî ekseru mâlen" dir.

Bunun dışındaki hâl özelliğini taşıyanlar, şu sözlerle gösterilebilir; "İmtilâü'l-inâi mâen" ve "Ve lillâhi dürruhu fârisen".

Temyiz-i hâl konusunda Bediüzzaman, "Fe zâdehümullâ meradan"51 âyeti ışığında yorum yapmaktadır. Ona göre "Meradan" kavlinde temyiz-i müfessir nisbet olarak bulunur. An­cak bu, mef’ulün bih’ten hâldir. Aslı, "zâdellâhu maraduhum" dur.

Bediüzzaman bu i’rabı tercih edişinin illeti olarak, i’câz-ı Kur’ânîyi gösterir. Bu­rada, gizli, batınî ve kalbî hastalığa işaret olduğu gibi, zahire ve bütün fiillere de işaret bulunmaktadır. Adeta bu habis hastalık onların bütün vücutlarını istila etmiş, hatta vücutlarının tamamı hastalığın kendisi haline gelmiş gibidir. Hastalığın yarala­rının ziyadeleşmesi, aynı kişilerin kendileri zatlarında da ziyadeleşmesidir. Buna ben­zer olarak şöyle denir; “İşteale’l-beytu nâran” (Ev ateş halinde tutuştu.) Burada ifade edilen mânâ, ateşin evi öylesine sarması ve bütün evin bir alev yumağı haline gelmesidir. Bunun ifadesi için “İşteale narun el-beyte” (ateş evi tutuşturdu) denil­mez. Çünkü bu sadece, gören birisi tarafından verilen bir haber niteliğindedir.52

Birbirinin Yerine Geçen Hurûf-u Cerr

Nahivciler tarafından çok iyi bilinmektedir ki, muayyen maksud bir mânânın edası için cerr harfleri bazan birbirinin yerinde kullanılmaktadır. Kelamullahta ve Arapların sözlerinde bunun örnekleri alabildiğine çoktur. Cenab-ı Hak şöyle buyur­maktadır; "İzâ nûdiye li's-salâti min yevmi'l-cumuati" 53 Yani: "fî yevmi'l-cumuati" şeklindedir. Bir başka âyet; "Fe reddû eydihum fî efvâhihim" 54 Yani: "İlâ efvâhimim" şeklindedir. Bir diğer âyet; "Velekad nasakümullâhü bi bedrin" 55 Yani: "fî bedrin" şeklindedir.56

Bediüzzaman, bildiğim kadarıyla daha önceden bir benzerinin gelmediği bir şe­kilde bu konudan bahsetmiştir. O, nahiv ulemasından ve Sîbeveyh’ten aynı sözleri naklederek, “min, ilâ ve bâ” gibi harf-i cerrlerin mânâlarını sıralar.

Bediüzzaman, harf-i cerrlerin, mânâları hakkındaki müşterek delaletler başlığı al­tında sayılan mânâlardan daha fazla delalete sahip oldukları görüşündedir. Mânâ belki bir tanedir. Ancak, aralarındaki münasebetten dolayı başka mânâlar da çık­maktadır. Bu hal daha ziyade mecâz ve hakikat-ı örfiye alanında görülür. Örneğin “ayn” kelimesi, bir tek “göz” mânâsını ifade ederken, su kaynağı gibi başka mâ­nâları da taşımaktadır.

Bediüzzaman Said Nursî, mânânın gerektirdiği şekilde bir harf-i cerrin diğerinin yerine gelebileceğini söyler.57 İşte bu tenâvübe (birbirinin yerine kullanmak) ör­nek olarak, "Vemâ ünzile ileyke"58 âyet-i kerimedeki uygulamayı gösterir. Buradaki “ilâ” harf-i cerri hakkında şöyle der;

“Aleyke’ye bedel "ileyke"nin zikri: Resûl-ü Ek­remin (a.s.m.) teklif edilen risalet vazifesini cüz-i ihtiyarisiyle haml ve kabul etmiş olduğuna ve bu hizmet Cibrîl tarafından görüldüğünden, Resul-ü Ekremin (a.s.m.) daha yüksek olduğuna işarettir. Çünkü “Alâ”da ihtiyar olmadığı gibi, vasıta-i nüzû­lün daha yüksek olduğuna delalet eder.”59

"Ve izâ halev ilâ şeyâdînihim"60 Âyet-i kerimesinde geçen "ilâ" harf-i cerrini Bediüz­zaman "maa" mânâsında mekâna delalet ettiği şeklinde yorumlar. Bununla ilgili şöyle denir; "halevtü maahü ve bihi ve ileyhi". Yani bütün bunlar halvet fiili etrafında biraraya gelmek­tedir.61

Burada işaret edilmektedir ki, hiç şüphesiz onlar acz ve zaaf hükmüyle ilticâ et­mekte, fitne ve ifsad hükmüyle de mü’minlerin sırlarını kafirlere ulaştırmaktadır­lar.62

Teb’îz İçin Kullanılan “Min”

"ve mimmâ rezaknâhum yünfikûne"63 âyetindeki "min" hakkında Bediüzzaman’ın açıklamaları şöyledir;

“Teb’îzi ifade eden min israfın reddine; "mimmâ"nın takdimi, sadakanın kendi malından olduğuna; "rezaknâ" minnetin olmamasına. Çünkü, veren Allah’tır, kul ise bir vasıtadır.”64

Besmelede Geçen Câr ve Mecrûrun Müteallakı

Nahiv kaidelerince sabittir ki, câr ve mecrûr, maksud olan mânânın yerine ge­lebilmesi için fiil veya müştak bir kelimeye taalluk ederler. Müteallak (kendisiyle bağlantılı olan) âmm veya hâss olabilir. Her birisi fiil veya müştak olabilir. Fiil muzari veya emir sigasıyla gelebilir. Bunlar câr ve mecrûrdan önce veya sonra gelebilirler.

Müteallak-ı hâss mezkur olabilir veya kendisine delalet eden bir delil olduğunda hazfedilebilir. Müteallak-ı âmm genellikle mahzûftur, zira bu malûmdur. 65 Âmm fiiller ise; Kâne, İstakarra, Sebete, Hasale, Vecede. Müştakları ise, Kâinün, Müsta­karrun, Sâbitün, Hâsılün ve Mevcûdün.

Eğer bir cümlede hass ve muayyen bir şey zikredilmişse, müteallakı da harf-i cerrin doğrultusunda mânâya münasib olmalıdır.66

"Bismillah" kelamındaki "be" mahzuf olan bir kelimeyle müteallaktır. Ancak bunun takdirinde âlimler ihtilafa düşmüşlerdir. Konuyla ilgili görüşler şunlardır:

1- Bazı âlimler, müteallak fiil-i muzari-i hâsstır ve sonunda takdir edilir. Zemah­şerî’nin görüşüne göre şöyle olmalıdır; “Bismillahi akrau ve etlû” (Allah’ın ismiyle okur ve tilavet ederim.)

2- Bazıları, bu cümlenin sonunda fiil-i mazi-i hâssın gelmesi gerektiğini söyler. Buna göre; “Bismillahi kara’tü” (Allah’ın ismiyle okudum) şeklinde takdir edilir.

3- Bir kısmı da besmelenin önüne bir fiil-i emri takdir etmişlerdir. Buna göre; “İkra’ bismillahi” veya “İkraû bismillahi” (Allah’ın ismiyle oku veya okuyun). Bu görüşü el-Ferrâ ileri sürmüş ve şöyle demiştir; “Çünkü Cenab-ı Allah kullarının bu fiili gerçekleştirmelerini teşvik için bu tesmiyeyi öne çıkarmıştır.”

Zikredilen bu üç takdirde, câr ve mecrûr makamı, bu fiillerle nasbedilmiştir.

4- Bazı Basra âlimleri, müteallakın mahzuf bir masdar olduğuna hükmetmişler­dir. Takdir edilen şekil şudur; “İbtidâî bismillah” (Başlamam Allah’ın ismiyledir) Bu­radaki câr ve mecrûrun makamı merfu’dur. Çünkü o, mahzuf mübtedanın haberi­dir. 67

Bediüzzaman’ın görüşü, "be"nın müteallakı mukadder bir fiildir. Ancak o, mu­kadder fiil için bir tek siga üzerinde durmamış, bir emir takdir etmiştir. Yani: “Kul bismillah” (Bismillah de!) Veya muzari bir fiil takdir etmiştir. Yani: “Estaînü bismil­lah” veya “Eteyemmenü bismillah”

Aynı şekilde müteahhar fiil-i müzari de takdir etmiştir. Yani: “Bismillahi akrau” (Allah’ın ismiyle okuyorum)

Buradan da anlaşılıyor ki Bediüzzaman, besmeledeki "be"nın müteallakı olan fiil hâss, mukadder, mukaddem veya muahhar bir fiildir diyen kişinin görüşüyle aynı düşünmektedir.68

“Elhamdülillah” Cümlesindeki “Lâm”ın Müteallakı

Haber bir zarf, câr veya mecrûr olarak gelebilir. Örneğin; “Zeydün indeke” (yanındaki Zeyd) veya “Zeydün fi’d-dâr” (evdeki Zeyd) gibi. Bunların mutlaka bir müteallak ile taalluk etmeleri şarttır. Böylece haber hakikaten gerçekleşir ve ondaki zamir zarfa, câra veya mecrûra intikal eder. 69

Müteallakın takdiri âmm veya hâss olabilir. "El-hamdü lillâhi" cümlesinde ulema, müb­teda olan "El-hamdü"kelimesine bir haber olması için, “Kâinün”, “Sâbitun” veya umum ifade eden sigalardan bir benzerini takdir ederler.

Bediüzzaman, besmeledeki müteallakın hâss ve ihtisasa delalet eden “elif-lam”ın mânâsından müstefâd (istifade etmiş) olduğu görüşündedir. Bunun takdiri; “Elhamdü muhtassun lillahi” cümlesidir. Bu ise ihlasın ve tevhidin bir remzidir. 70

“Mâ-i Nâfiye”ye (Olumsuzluk Mânâsı İfade Eden ‘Mâ’ya) “Bâ” Ziyadesi

“Bâ” hurûf-u cerrdendir ve bir çok kullanım yeri vardır. Bunlardan birisi, nefy­den sonra gelen habere eklenişidir. Örneğin; “Leyse Zeydün bi-kâim” (Zeyd ayakta değildir) Aynı durum şu âyette de vardır; "vemallahu bi ğâfilin"71 Bu tür ziyadeler mânâ­nın te’kidi yönünde fayda sağlar.72

Bediüzzaman, "ve mâhum bi mü'minîne"73 âyetindeki "be" ziyadesi hakkında açıklama ya­parken iki noktaya dikkat çeker. Ona göre “Mâ Zeydün sahiyyen” cümlesi ile “Mâ Zeydün bi-sahiyyin” cümlesinin birbirine karıştırılmamısı gerekir. Çünkü birincisinin mânâsı ikram sahibi kişilerden birisi olsa da bilfiil cömertlikte bulunmamasıdır. İkin­cinin mânâsı ise, Zeyd’in bizzat müsamaha sahibi olmadığı ve bilfiil güzel karşılasa da cömert insanlardan olmadığıdır. Bu âyette kastedilen grup ise özellikle münafıklar­dır. Çünkü onlar, her ne kadar iman ettik deseler de, bizzat imana uygun şahsiyet­ler değildirler.74

Hemze-i Tesviye ve Em-i Müâdile

Hemze-i tesviye: Bu cümleye dahil olan hemze olup, onun yerine masdarının hulûl etmesi sahihdir. Şu âyet-i kerimede olduğu gibi; "Onlar için mağfiret dilesen de, dile­mesen de birdir." 75Yani onlar için istiğfarın olup olmaması müsavidir.76

Em-i müttasıle: Mâkabli ve mâba’diyle beraber olan, birinden birine müstağnî olmayan bir edattır. Buna aynı zamanda , tesviye mânâsını ifade etmede hemzeyle muâdil olması sebebiyle “Em-i muadile” de denilir.

Hemze-i tesviye, bir cevap gelmesini gerektirmeyen ve sadece iki cümle orta­sında gelen em-i muttasılanın önünde yeralır. Ve bu iki cümle iki müfredin te’vi­linde sözkonusu olur.77

"Sevâün" kelimesi istivâ (müsavilik) anlamına gelen masdar bir isimdir. Diğer mas­darların vasıflandırıldığı gibi, bununla tavsif edilir. Bu durumda mânâsı “Müstevin” (müsavi)dir. Tıpkı şu âyette buyurulduğu gibi; "Fî erbaati eyyâmin sevâen li's-sâilîn" 78 Bu­rada “Eyyâmün müsteviyetün” anlamı kastedilmektedir.

Bediüzzaman bu meseleden bahsederken, buradan i’câz-ı Kur’ânînin inceliği so­nucunu çıkarır ve buna şu âyet-i kerimeyi şahid gösterir; "İnnellezîne keferû sevâün aleyhim e enzertehüm em lem tünzirhum"79 Bediüzzaman’ın konuyla, bu âyetin i’rabıyla ve içindeki nahvî i’câzıyla ilgili görüşlerini zikretmeden önce, burada cereyan eden i’rab vecihlerini beyan edelim. Bunlar:

1- "Sevâün", "inne"nin haberidir. Mâba’di fail oluşundan dolayı merfu’dur. Adeta şöyle denilmek istenir; “Küfre düşen insanlardır ki, onları inzar etmenle etmemen ara­sında bir fark yoktur.” Ancak yapılan bu i’râba itiraz bulunmaktadır. Çünkü burada fail olarak bir cümle bulunmaktadır. Cumhur ise failin ancak müfred bir isim olabile­ceğini söylemektedirler.

2- "Sevâün" mübtedadır. Mâba’dindeki cümle fail makamındadır ve haberin yerine geçmiştir. Takdir edilen mânâ; “Onlara göre inzarın varlığıyla yokluğu müsavidir.” bu cümlede, "Sevâün" ve mâba’di olan cümle "inne" nin haberidir. Fiilden haber gelmesi caizdir. Çünkü ondan murad lafzıdır veya genişletmeye yönelik zımnen medlul olan mutlak sözdür. Yoksa, tamamen bulunduğu konum murad edilmez.

3- "Sevâün" mukaddem haberdir. Sonraki gelen cümle muahhar mübtedadır. Cümlenin tamamı "inne" nin haberidir. "la yu'minne" kavlinin i’rabda konumu yoktur. Bu durumda mânâ; “Senin inzar etmen ve etmemen onlar için farketmez” dir.80

Bediüzzaman’ın bu âyet hakkındaki görüşünü daha yakından değerlendirecek olursak, onun yukarıda saydığımız i’rablardan üçüncüsünü aldığını görürüz. Bediüz­zaman şöyle der:

“Bunun içindir ki, onlara karşı inzarın adem-i inzar gibi faidesiz kaldığına, "Sevâün" kelimesiyle işaret yapılmıştır "enzertehüm em lem tünzirhum "cümlesindeki hemze ile "em" müsavatı ifade ettiğinden, "Sevâün" kelimesine te’kiddir. Yahut "Sevâün" kelimesinden müsavatın bir mânâsı, hemze ile "em" den ikinci mânâsı irade edilir. Çünkü, müsâ­vatın medarı ya adem-i faidedir veya mûcibin adem-i vücûdudur.”81

3. BÖLÜM

Bediüzzaman’a Göre Belâğat Açısından İ’câz-ı Kur’ân

Beyanı, banaları ve bedaatiyle ulûm-u Arabiyye arasında yer alan ilm-i belâğat, diğer ilimlere nazaran tıpkı bedende başın bulunduğu konuma sahiptir. Belâğat, Arapçanın sırlarını içinde saklar. Maksud mânânın eda edilmesi esnasında Arapça kelama sihir, cemal ve incelik kazandıran latifeleri ihtiva eder.

Belâğat, ulema tarafından kaideleri belirlenmiş bir ilimdir. Bu yolla i’câz-ı Kur’­ân’ın vecihlerini keşfetmişler, Kur’ân beyanının hususiyetlerini, lafızları arasındaki te­âlüfü (yakınlığı), güzelliklerini, sühûlet-i nazmını, selâmet-i terkibini, ifadelerindeki tatlılığı, kelimelerindeki cezâleti idrak etmişlerdir. Böylelikle Arapların akılları, hayret ve şaşkınlık içine düşmüşler, onun seviyesine ulaşmakta kendilerinin ne kadar eksik olduklarını görmüşler, Onun anlattıklarına kıyasla ve onun bir benzerini getirmede ne kadar aciz olduklarını anlamışlardır. Onlardan birisi olan Velid b. Muğîre, bütün tekebbürü, inkârı ve inadıyla şöyle demişti;

“Vallahi Onun kelamında bir halavet var; onda bir güzellik var; onun altı kaynak, üstü yapraktır. O en üstündür, ondan daha üstünü olamaz. O, bir beşer kelamı değildir.”

Ulema, belâğat ilmi vasıtasıyla i’câz-ı Kur’ân’ı idrak edebilmişlerdir. Yine aynı şekilde Onun yüceliğini, hiç bir ilmin ulaşamadığı bir menzilde olduğunu anlayabil­mişlerdir. Dolayısıyla, muhtelif asırlarda yaşayan ulemanın ve araştırmacıların nazar­larını bu yöne yöneltmeleri, belâğat ve kaidelerinin Kelamullah üzerinde tatbiki, ne­ticede Onun azim i’câzının gün ışığına çıkarılması konularında eserler te’lif etmele­rine şaşmamak gerekir.

Bediüzzaman da bu ilme alabildiğine dalmış, mührünü belâğat sahasına ve Kur-’ân-ı Kerim meydanına vurmuş ve belâğat-ı Kur’ân konusunda derin hakikat­lerden bahsetmiştir. Telif ettiği eserlerinde, önündeki kapıların Allah’ın yardımıyla bir bir açarak, Kur’ân âyetlerini belâğî, şer’î ve aklî yollarla, benzersiz bir şekilde tefsir etmiştir. O bir yandan belâğat kaidelerinden faydalanırken, buradan hareketle i’câz-ı Kur’ânîyi beyan etmektedir. Her kim, belâğat-ı Kur’ân’dan bahseden Bediüz­zaman’ı yakından tanıma fırsatı bulursa, onu tıpkı Ebu Ubeyde Ma’mer b. el-Mü­sennâ, Cürcânî ve Sekkâkî gibi büyük belâğat âlimlerinden birisi olarak görecektir.

Doğrudan aceleci bir şekilde Bediüzzaman’ın belâğat yönüyle i’câz-ı Kur’âna bakış açısını değerlendirmeye geçmeyeceğim. Kendi ölçülerimle Bediüzzaman’ın fikirlerine ve bu konudaki bakış açısına bazı temaslar yaparak işarette bulunacağım. Zira, geniş olarak böyle bir konunun ele alınabilmesi için ciltler dolusu eser yazmaya ihtiyaç vardır.

Kur’ânî Belâğat-ı Nazm:

Nazm-ı Arabî, Arap ulemasının fikrini meşgul etmiş bir meseledir. Bu konuyla ilgili, i’câz-ı lügavî ve belâğat-ı Kur’ân alanlarında çalışmalar yapmışlardır. Bu konu üzerinde ehemmiyetle duran ilk kişi Ebu Ubeyde Ma’mer b. el-Müsennâ’dır. 82 Şeyh Abdülkâhir el-Cürcânî 83 belâğat açısından ışık tutacak eserler yazmıştır. Bunlar; 1- Delâilü’l-İ’câz; 2- Esrârü’l-Belâğa.

Bu iki eserde nazm meselesi geniş olarak ele alınmıştı. Ancak takip eden âlimle­rin Kur’ânî belâğat-ı nazm konusuyla husûsan, belâğat açısından nazmın konumuna umûmen bağlantılı çalışmaları asrımıza kadar devam etmiştir.

Bazı âlimler vardır ki, belâğatın sadece Arapça lafızlar etrafında odaklaştığını savunurlar. Bazı âlimler de, belâğatın bir cihetle ibarelerdeki lafızlar arasında, bir di­ğer cihetle de mânâlar arasında güçlü bağlantıları vardır. Bu bağlantıları da “Nazm” olarak tesmiye ederler. Bu sonuca Cürcânî ve onu takip edenler ulaşmıştır.

Sadeca lafızlarda belâğat bulunmaz. Ancak, toplu kelamlar ve kardeşane yakın­lığı olan mânâlar gölgesinde bu gerçekleşebilir. Lafızlar tek başına ve kelimeler münferiden i’câza bir sebep teşkil etmezler. Bilakis, i’câzın vatanı sadece ve sadece nazmdadır. 84

Bediüzzaman’dan nazm meselesiyle ilgili aldığım her bir iktibas, alabildiğine de­rin mânâlarla doluydu. Çünkü o, i’câz-ı Kur’ân-ı Kerim’in ondaki belâğata ve nazma baktığı görüşündeydi. İki ayrı eserinde, nazmın i’câzın esası oluşunu şöyle açıklıyor:

“Şu İşârâtü’l-İ’câz adlı eserden maksadımız; Kur’ân’ın nazmına, lafzına ve iba­resine ait i’câz işaretlerini ve remizlerini beyan etmektir. Çünkü, i’câzın mühim bir vechi, nazmından tecelli eder. Ve en parlak i’câz Kur’ân’ın nazmındaki nakış­lardan ibarettir.”85

Bir başka yerde şunları söyler:

“Derece-i i’câzda belâğat-ı Kur’âniyedir. O belâğat ise, nazmın cezaletinden ve hüsn-ü metanetinden ve üslublarının bedaatinden, garib ve müstahsenliğinden ve beyanın beraatinden..tevellüd eden bir belâğat-ı harikulâdedir.”86

Bediüzzaman nazmın çerçevesini şöyle çizer:

“Efkâr ve hissiyatın mecra-yı tabiisi nazm-ı maânidir. Nazm-ı maânî ise man­tıkla müşeyyeddir. Mantıkın üslubu ise müteselsil olan hakaika müteveccihtir. Hakaika giren fikirler ise karşısında olan dakaik-ı mâhiyatta nâfizdirler. Dakâik-ı mâhiyat ise; âlemin nizam-ı ekmeline mümidd ve müstemiddir. Nizam-ı ekmelde her bir hüsnün menbaı olan hüsn-ü mücerred mündemiçtir. Hüsn-ü mücerred ise mezâyâ ve letâif denilen belâğat çiçeklerinin bostanıdır. Çiçeklerin bostanı, cinân-ı hilkatte cilvegar olan, ezhara perestiş eden ve şair denilen bülbüllerin nagâma­tıdır. Bülbüllerin nagâmatına âheng-i rûhanî veren ise nazm-ı maânîdir.”87

Diğer yandan Bediüzzaman, belâğat hissinin zaafa uğraması, sonuçta tabiat-ı belâğiyenin insanlar tarafından lafızperestlik mecrasına saptırılmasından yakınmak­tadır. Şöyle der:

“Araptan olmayan dahîl ve tufeylî ve acemiler, belâğat-ı Arabiyede üdeba sıra­sına geçmeye çalıştıklarından, iş çığırından çıktı... Bu sırra binaen cereyan-ı ef­kara mecra ve belâğat çiçeklerine çimengah olmaya çok derece nakıs ve kısa ve kuru ve kır’av olan nazm-ı lafz; mecra-yı tabiisi olan nazm-ı mânâya mukabele ederek belâğatı müşevveş etmiştir.”88

Belâğat mânâsı

Arap dilinde belâğat, vüsûl ve neticeye ulaşmaya delalet eder. Bir neticeye ulaşıldığında şöyle denir; “Belğatü’l-gayete” (hedefe ulaştım). Belâğat âlimlerinin ıstılahında ise iki ayrı mezhebin görüşü vardır:

1- Cürcânî gibi âlimlerin bulunduğu mütekaddimin mezhebine göre, amaçlar açısından sözler arasındaki nahiv mânâlarının kasdedilmesinden sonra kelamın vasıf­landırıldığı bir özelliktir. 89

2- Sekkâkî, İbn Esîr ve benzerlerinin takip ettiği müteahhirûn mezhebine göre, müfredatın fesahatıyle birlikte müktezây-ı hale mutabık kelam söylemektir. 90

Bediüzzaman, yukarıdaki belâğatla ilgili verilen tariflerden ikincisini kabul ederek şöyle der:

“Belağat, muktezây-ı hale mutabakattan ibarettir. Kur’ân’ın muhatabları, muh­telif asırlarda mütefavit tabakalardır. Bu tabakalara mürâaten, muhavere ve müka­lemeyi o asırlara teşmil etmek üzere, çok yerlerde ta’mim için hazf yapıyor, çok yerlerde nazm-ı kelamı mutlak bırakıyor ki; ehl-i belâğat ve ulûm-u Arabiyece gü­zel görünen vecihler, ihtimaller çoğalsın ki, her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın.”91

Bediüzzaman belâğatın mânâsını açıklamak için şöyle der; “Muhakkaktır ki: Tenzilin hassa-i cazibedarı i’câzdır. İ’câz ise: Belâğatın yüksek tabakasından tevellüd eder. Belâğat ise: hasais ve mezâyâ, bahusus istiare ve mecaz üzere müessestir. Kim istiare ve mecaz dürbünüyle temaşa etmezse, mezayasını göremez.” 92

Besmele ve Fatiha Sûresindeki Kur’ânî İ’câz-ı Nazm

Bediüzzaman, i’câz-ı Kur’ân’ın esası olarak belâğat-ı nazmını gösterir ve bunu iki kısma ayırır; Hilye’ye benzer kısım, Hulle’ye benzer kısım.

Birincisi: Dizilmiş inciler, neşredilmiş zinetler ve murassa’ nakışlar gibi, kelimeler arasındaki nahvî ve harfî mânâları taşıyan madenlerdir.

İkincisi: Âlî bir libas ve fâhir bir hulle gibidir. Bu, mânâlara muvafık bir üslûb ola­rak gelmektedir. Teşbihe dair meselelerin önemlilerinden olan ilm-i beyan buna kefil olmuştur. 93

Bediüzzaman, “besmele”deki nazma dair yorum yaparken, burada mu’cizane belâğat mertebelerinin varlığından bahseder. Onun görüşleri doğrultusunda bu âyette görülen nazm-ı bedi’i şu şekilde sıralayabiliriz:

1- Besmeledeki "be"nın müteallakı bir tek sigayla kayıtlı değildir. Bediüzzaman, onun öncesinde ve sonrasında, nazmın iktiza ettiği şekilde mazi, muzari ve emir si­galarıyla bazı fiiller takdir etmiştir. Şöyle der; “ "be" harfinden müstefad olan ‘Esteînu’ veya örfen malum olan ‘Eteyemmenü’ veyahut mukadder olan ‘Kul’ün istilzam ettiği ‘İkra’ fiillerinden birine müteallıktır.” 94

2- “ ‘Errahmânirrahîm’deki iki sıfatın Lafza-i Celâlden sonra zikirlerini icab eden münasebetlerden birisi şudur ki: Lafza-i Celâlden, celâl silsilesi tecelli ettiği gibi, bu iki sıfattan dahi cemâl silsilesi tecelli ediyor. Evet, her bir âlemde emir ve nehiy, sevap ve azap, terğîb ve terhîb, tesbih ve tahmid, havf ve recâ gibi pek çok füruât, celâl ve cemâlin tecellisiyle teselsül edegelmektedir.

“İkincisi, Cenab-ı Hakkın ismi, Zât-ı Akdesine ayn olduğu cihetle, Lafza-i Celâl, sıfat-ı ayniyeye işarettir.”

Rahman, büyük nimetlere; Rahîm, küçük nimetlere delalet ettikleri cihetle; Ra­him’in, Rahman’dan sonra zikri, yukarıdan aşağıya inmek mânâsına olan ‘San’atü’t-Tedellî’ kaidesine dahildir. Bu ise, belağatça makbul değildir.

Bediüzzaman bu suale şöyle cevap verir:

“Evet, kaşlar göze, gem ata mütemmim oldukları ve onların noksanlarını ikmal ettikleri gibi; küçük nimetler de, büyük nimetlere mütemmimdirler. Bu itibarla, mütemmim olan, haddizatında küçük de olsa, faideyi ikmal ettiğinden, büyükten daha büyük olması icab eder. Kilit ile anahtar, lisan ile ruh gibi.”95

3- Fatiha sûresinde geçen "Rabbi'l-âlemîne" kavlinden sonra geçen iki ayrı sıfatla ala­kalı olarak, bunun dakik nazm-ı İlâhîdeki bir sırr-ı belâğîyi ortaya çıkardığını söyler. Bediüzzaman şu açıklamayı yapar; "Errahmâni'r-Rahîmi" makabliyle bu iki sıfatın naz­mını icab eden şöyle bir münasebet vardır ki; biri menfeatleri celb, diğeri mazarrat­ları defetmek üzere terbiyenin iki esası vardır. Rezzak mânâsına olan "er-Rahmân" bi­rinci esasa, Gaffar mânâsını ifade eden ‘ "er-Rahîm" de ikinci esasa işaretleri için birbiriyle bağlanmıştır.” 96

4- Bediüzzaman "Bismillâhirrahmânirrahîm" ile Fatiha sûresindeki "El-hamdü lillâhi" arasında çok sıkı bir bağın bulunduğunu söyler. "Errahmâni'r-Rahîmi" cümlesinde Hâlık’ın azim ve dakik nimetlerine işaret eden iki vasfın bulunduğunu, bunun da nimetlere hamdi ve şükrü gerektirdiğini belirtir. Sûrenin hemen başında yer alan "El-hamdü lillâhi"nin hemen ardından bu iki sıfatın getirilmesi, hatta bu sûrenin Kur’ân-ı Kerim’in en başında yer alması bu hikmettendir.

Bediüzzaman şöyle der;

“Kâinatın ve dolayısıyla insanların hilkatindeki hikmet ve gaye ‘Şüphesiz biz cinleri ve insanları ancak ibadet etsinler diye yarattık’ 97 fer­man-ı Celilince, ibadettir. Hamd ise, ibadetin icmâlî bir sûreti ve küçük bir nüsha­sıdır. "El-hamdü lillâhi"nin bu makamda zikri, hilkatin gayesini tasavvur etmeye işaret­tir.” 98

Bediüzzaman, sadece bir tek şekil almayan nazmındaki mütenevvi incelikten hasıl olan îcazdaki i’câz-ı Kur’ân’ı fesahat derececinde açıklar. Şöyle der; “Kur’ân’ın inci gibi lafızlarının dizilmesi; bir hayta, bir çeşide, bir nakşa münhasır değildir. Belki; zuhurca, hafâca, yakınlıkça, uzaklıkça mütefavit çok tenasüblerden hasıl olan pek çok nakışlar üzerine dizilmişlerdir, nazmedilmişlerdir. Zaten i’câzın esası, ihtisardan sonra ancak böyle nakışlardır.” 99

Bediüzzaman, bu konuyu daha da açıklamak için Fatiha sûresinde geçen ifade­lerden hareketle çeşitli örnekler vermektedir:

“"Sırâta'l-lezîne en amte aleyhim" ile mâkablindeki her bir kelime arasında bir münase­bet vardır. Meselâ: "El-hamdü lillâhi" ile münasebeti vardır. Çünkü nimet, hamde delil ve karinedir. "Rabbi'l-âlemîne" ile münâsebattardır. Çünkü, terbiyenin kemali, nimetlerin tevalî ve teâkubu ile olur. "Errahmâni'r-Rahîmi" ile alakadardır. Çünkü, "ellezîne" den irade edilen ‘enbiyâ, şüheda, suleha, ulema’ rahmettirler. "Mâlik-i yevmi'd-dîni" ile alakası vardır. Çünkü, nimet-i kâmile, ancak dindir. "na'büdü" ile alakası var. Çünkü, ibadette imamlar, bunlardır. "nesteî'nü" ile var. Çünkü, tevfike ve iâneye mazhar bunlardır. ‘İhdinâ’ ile var. Çünkü, hidayette muktedâ-bih onlardır. "sırâta'l-müstekîme" ile vardır. Çünkü, doğru yol, ancak onların mesleğidir.”100

6- Bediüzzaman "Mâlik-i yevmi'd-dîni" ifadesinin "Errahmâni'r-Rahîmi" şeklindeki iki sıfatın ardından gelmesini şöyle yorumlar:

“"Mâlik-i yevmi'd-dîni" mâkabliyle şu sıfatın nazmını iktiza eden sebep şudur ki: Şu sıfat, rahmeti ifade eden makabline neticedir. Zira kıyametle, saadet-i ebediyenin geleceğine en büyük delil, rahmettir. Evet, rahmetin rahmet olması ve ni’metin ni’met olması, ancak ve ancak haşir ve saadet-i ebediyeye bağlıdır. Evet, saadet-i ebediye olmazsa, en büyük ni’metlerden sayılan aklın, insanın kafasında yılan vazifesi görmekten başka bir işi kalmaz. Kezalik, en latif nimetlerden sayılan şef­kat ve muhabbet, ebedi bir ayrılık düşüncesiyle, en büyük elemler sırasına geçer­ler.”

Bunun ardında Bediüzzaman, “Din gününün mâliki olma” ifadesinin ihtisası ifade etmediğini, zira Cenab-ı Allah’ın her şeyin maliki olduğunu söyler bunun kullanıl­masıne sebep olarak ta’zimi gösterir. "yevmi" ifadesini açıklarken şunları söyler;

“Saniye, dakika, saat ve günleri gösteren haftalık bir saatin millerinden birisi devrini tamam ettiği zaman, behemahal ötekiler de devirlerini ikmal edeceklerine kanaat hasıl olur. Kezalik, yevm, sene, ömr-ü beşer ve ömr-ü dünya içinde tayin edilen manevi millerden birisi devrini tamam ettiğinde, ötekilerin de (velev uzun bir za­mandan sonra olsun) devirlerini ikmal edeceklerine hükmedilir. Ve keza, bir gün veya bir sene zarfında vukua gelen küçük küçük kıyametleri, haşirleri gören bir adam, saadet-i ebediyenin (haşrin tulu-u fecriyle, şahsî bir nev’ hükmünde olan) in­sanlara ihsan edileceğine şüphe edemez.” 101

7- "İyyâke na'büdü ve iyyâke nesteî'nü" âyetinde Bediüzzaman’a göre dört durum vardır:

“Birincisi: İnsanın vücudundaki bütün aza ve zerrata racidir ki, bu itibarla şükr-ü örfîyi eda etmiş olur.

“İkincisi: Bütün ehl-i tevhidin cemaatlerine aittir. Bu cihetle şeriata itaat etmiş olur.

“Üçüncüsü: Kâinatın ihtiva ettiği mevcudata işarettir. Bu itibarla, şeriat-ı fıt­riye-i kübraya tabi olarak hayret ve muhabbetle kudret ve azametin arşı altında sacid ve âbid olmuş olur.

“Dördüncüsü: "iyyâke" kelimesinin takdiminden doğan hasr, abdin, Cenab-ı Hakka karşı yaptığı ibadet ve hizmetle, vesait ve esbaba olan tezellülden kurtulu­şuna işarettir.” 102

8- Bediüzzaman, Kur’ânî tabirlerin üç ayrı konuda farklılaşmasının hikmetiyle il­gili şu suali yöneltir:

“ "en amte" fiil, "mağdûbi" ism-i mef’ul, dâllîne ism-i fâil olarak zikirlerinde ve keza, üçüncü fırkanın sıfatını ve ikinci fırkanın sıfatına terettüp eden akıbetini ve birinci fırkanın ünvan-ı sıfatını aynen zikretmekte ne gibi bir hikmet vardır?”

Bu sorunun cevabını yine bizzat kendisi verir:

“ ‘Ni’met’ ünvanı, nefsin daima meylettiği bir lezzet olduğundan ihtiyar edil­miştir. Fiil-i mâzi olarak zikrindeki sebep, evvelce beyan edilmiştir. (Yani, mazi si­gasıyla ‘en’amte’nin zikri; tekrar ni’meti talep etmeye bir vesile olduğuna ve Al­lah’a racî olan zamiri de bir yardımcı ve bir şefeatçi vazifesini gördüğüne işaret­tir)."

“İkinci fırka ise, kuvve-i gadabiyenin galebe ve tecavüzüyle tecavüz ederek ah­kamın terkiyle zulüm ve fıska düşmüşlerdir. Yahudilerin temerrüdü gibi. Zulüm ve fıskta hasis ve hayırsız bir lezzet görüldüğünden, onlardan nefis teneffür etmez. Kur’ân-ı Kerim, o zulmün akıbeti olan gadab-ı İlâhîyi zikretmiştir ki, nefisleri, o zu­lüm ve fısktan tenfir ettirsin. İstimrar ve devam şe’ninde olan isimlerden ism-i mef’ul olarak zikredilmesi ise, şer ve isyanların devam edip, tevbe ve afv ile inkıta etmedikleri takdirde kat’ileşeceğine ve silinmez bir damga şekline geçeceğine işarettir."

“Üçüncü fırka ise, vehim ve heva-i nefsin, akıl ve vicdanlarına galebesiyle, batıl bir itikada tabi olarak nifaka düşen bir kısım nasârâdır. Dalâlet, nefisleri tenfir ve ruhları inciten bir elem olduğundan; Kur’ân-ı Kerim, o fırkayı aynı o sıfatla zik­retmiştir. Ve ism-i fâil olarak zikrindeki sebep ise; dalâletin dalâlet olması, devam etmesine mütevakkıf olup, inkıtaa uğradığı zaman afva dahil olacağına işaret­tir.” 103

Müsnedin Muzâri veya İsm-i Fâil Oluşu

İsm-i fâil, zamanla mahdud olmaksızın, sabit bir hads ile mevsûf olan bir zâta delalet etmek üzere kullanılan müştak bir kelimedir. Fiil-i muzâri ise, şimdiki ve ge­lecek zaman içinde yenilenen bir durumu ifade eden fiildir. Buradan hareketle Be­diüzzaman fiil ile tabir ve isim ile tabiri birbirinden ayırmaktadır. Örneğin “innemâ nahnü müstehziûn" 104âyetini değerlendirirken, burada müsnedün fîh’in ism-i fâil olarak geldiğini, çünkü istihzâ vasfının onlarda sabit hatta onlardan ayrılmaz bir özellik olarak bulunduğunu söyler. "Allahü yestehziu bihim" 105 âyetinde ise müsnedün fih’in fiil-i muzari olarak gelmesi, Allah’ın öyle insanları tahkir etmesine ve küçült­mesine işaret içindir. Ta ki bu insanlar, bu ifadelerle elem çekip müeteessir olsunlar. Yine benzer durum "Ellezîne yu'minûne bi'l-gaybi" âyetinde vardır. Burada, “El-Mü’minûne bil-gayb” denilmemiştir.

Müsnedin Nekre Oluşu

Belâğat âlimleri, bazı belâğat kaideleri gereği bir cümlenin çeşitli yerlerinde müsnedin marife veya nekra olarak gelebileceğine hükmetmişlerdir. Nekra olarak geliş sebeplerinden birisi, tefhîm (yüceltme) ve ta’zîm ifadesi içindir.

Bu görüşü Bediüzzaman da kabul etmiş, bu konuya çeşitli yerlerde açıklık ge­tirmiştir. Bunlardan birisi "Hüden li'l-müttekîyn" âyetinin yorumunda yer alır:

Hüden"deki tenvin-i tenkirden anlaşılıyor ki, hidayet-i Kur’ân öyle ince bir de­receye varmıştır ki, hakikatı idrak edilemez ve öyle geniş bir sahayı işgal etmiştir ki, ihatası ilmen kabil değildir. Çünkü, ma’rifenin zıddı olan ‘nekre’, ya şiddet-i hafâdan olur veya kesret-u zuhurdan neş’et eder. Buna binaendir ki, ‘tenkir’ ba­zan tahkiri, bazan ta’zimi ifade eder, denilmiştir.”106

Mevsûlün Ma’rife Oluşu

Müsnedün ileyh, mevsûliyet gereği ma’rife olur ve mânâsının hazır zamanı ifade etmesi muayyen hale gelir. Örneğin; “Ellezî kâne meanâ ems sâfera” (Dün bizimle birlikte olan kişi yola çıktı.) Böylelikle ismi marife olmamış olur. Ancak böyle bir yol muayyen hale gelmemişse, mevsul başka amaçlar için gelir. İşte bu belâğat âlimle­rinin üzerinde birleştikleri noktadır. Mevsûlün oluş sebeplerinden birisi, muhatabın hataya karşı uyarılmasıdır. Şu âyet-i kerimede olduğu gibi; "İnnellezîne ted'ûne min dûnillâhi ibâdün emsâlikum."107 Mevsûlün bir diğer faydası, mahkû­mün bih’in (hakkında hükmedilen) durumunun ta’zimi için gelmesidir. Çünkü müs­nedün ileyh, işitenlerce malumdur. Bediüzzaman "Ellezîne en'amte aleyhim"108 âyeti­nin bu konuya örnek olduğunu söyleyerek, şöyle der; “Mâhud ve malum olan şeylerde kullanılması usûl ittihaz edilen esmâ-i mevsûleden "Ellezîne" tabiri, onların zulümât-ı beşeriye içinde elmas gibi parladıklarına işarettir ki, onları taharri ve talep ve aramaya lüzum yoktur.”109

Bir Arap şairi şöyle der: "Bizim için semanın derinliklerinde bir ev bina etti; ki, onun direkleri çok yüce ve çok uzundur."

Mazî ve Muzari ile Ta’bir

Belâğatın şekillerinden ve kelamın muktezâ-yı hale mutabakatından bir tanesi de fiil-i muzari kasdedilerek fiil-i mazinin veya fiil-i mazî kasdedilerek fiil-i muzarinin ta­’biridir. Bediüzzaman bu kaideyi "Vellezîne yu'minûne bimâ ünzile ileyke vemâ ünzile min kablike" 110 örneğiyle açıklar. " yu'minûne " fiil-i muzaridir ve maksud olan "Ellezîne âmenû" dur. Aynı şe­kilde "ünzile" fiil-i mazidir. Maksud olan ifade fiil-i muzaridir. Yani: “Yünzilü” ifadesidir. Bediüzzaman şöyle devam eder:

“Ünzile" maddesi itibarıyle, Kur’ân’a iman, Kur’ân’ın Allah’dan nüzûlüne iman demek olduğunu gösteriyor. Kezalik Allah’a iman; Allah’ın vücûduna iman, ahi­rete iman, ahiretin gelmesine iman demektir."

“Ünzile" maziye delâlet eden heyeti itibarıyla, henüz nazil olmayanın nüzûlü, na­zil olanın nüzûlü kadar muhakkak olduğuna işarettir. Maahaza, "yu'minûne" eki istik­bal, "Ünzile" nin maziliğinden neşet eden noksanı telafi eder. Yani henüz nazil ol­mayan kısım, "Ünzile"nin şümûlü dahilinde değilse de, "Yü'minûne"nin şumûlü altındadır. Bu tenzil meselesi, Kur’ân’ın çok yerlerinde vuku’ bulmuştur. Bazan mazi, istik­bale misafir gider. Bazan de muzari; mazinin memleketine gelir. Bunda, çok latif bir belağat vardır. Şöyle ki:"

“Bir adam, kendisine göre henüz geçmemiş bir şeyi maziye delâlet eden sîga ile işittiği zaman, zihni heyecana gelir, ayılır; anlar ki, muhatap yalnız o değildir. Belki, arkasında muhtelif mesafelerde pek çok ayrı ayrı taifeler, saflar bulun­makla, kendisine tevcih edilen hitapları, nidaları, İlahî hitabeleri, arkasında bulu­nan bütün o taifeler işitir gibi zihnine gelir.”111

Atıf ve Bunun Terki

Bediüzzaman, cümlelerin birbirleriyle şiddetli bir ittisal ile bağlanması ve arala­rında teânukun olması gibi hallerde Kur’ân-ı Kerim’in atıf yoluyla cümleler arası irti­bat kurmadığını söylemiştir. Bu durum şu âyetlerde kendini gösterir; "Elif, lâm, mîm", "zâlike'l-kitâbu", Lâ raybe fîhi", "Hüden lilmüttakîn 112 Bu cümleler birbirleriyle sımsıkı bağlıdırlar. Her birisi bir öncekiyl ve sonrakiyle tenasüb içindedir. Her birisi, bir di­ğerine hüccet olarak gelmiştir. Neticede, yine her birisi, bir diğeri için hüccet olu­şunun birer neticesidir.

İşte bunlar, belâğat âlimlerinin karar kıldıkları esaslardır. Buna göre, cümlelerin atıfla takyid edilmesi, onların tağyiri üzerine bir delil olmaktadır. Şöyle denilmiştir; “Atıf, tağyiri iktizâ eder. Atıf, ancak bu şekilde cümleler arası bağlantı sebeplerin­den birisi olmuştur.”113

İltifat

Lügatte iltifat, yönelme, dönme anlamı taşır. Şöyle denir; “İltefettü iltifâten” veya “İltefettü ileyhi”. Bunlarda yüzünü o şeye yönelttiği kasdedilir.114

Istılahta: Kelamda gaibden hitaba veya tekellüme veya aksine intikal etme­dir.115 Şu âyet-i kerimelerde olduğu gibi;

"Hatta siz gemilerde bulunursunuz; o gemiler hoş bir rüzgârla akıp gider, yolcuları da onunla ferahlanırlar."116

"O Allah ki, rüzgârları günderir, bulutları harekete geçirir. Sonra o bulutları ölü bir beldeye sevk eder ve onunla yeryüzünü ölümünden sonra tekrar diriltiriz."117

İltifat, kelama güzellik katan ve nefislere yer ettiren soylu Arap üsluplarından birisidir. Çünkü bir üsluptan bir diğerine geçiş, dinleyenlere heyecan ve hareketlilik getirir. Böylelikle bu ilim, Arapların indinde bir sanat haline gelmiştir.

Diğer âlimler gibi Bediüzzaman, Kur’ân-ı Kerim’de, belâğat yönüyle mucize oluş amacına yönelik olmasa da, çok sayıda iltifat üslubunun kullanıldığına işaret etmiştir. Bunlardan birisi, "İyyâke na'büdü" âyetinde geçer. Çünkü bu ifadeyle, önceki "Elhamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn. Errahmânirrahîm" ifadesi dikkate alındığında, gaibden hitaba iltifat edilmiştir. Eğer iltifat gerçekleşmemiş olsaydı şöyle denililecekti; "İyyâke na'büdü" 118

Tağlîb

Tağlîb, Arap dilinin sanatlarına açılan kapılarından birisidir. Araplar, bir şeyi bir başka şeye galib kılar ve bir hükmü bir başkasına aktarır. Aynı zamanda müzekkeri müennese galib kılarlar. Örnek olarak; Anne ve babaya “ebeveyn”, Şems ve Ka­mere “Kamereyn” denir. Aynı kural gereği, müfred kelimeyi, mürekkep kelimeye galip kılarlar. Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir’e “Ömereyn” denilmesi gibi.

Akıllı olan, diğerlerine galib kılınır. "Sizleri böyle çoğaltır"119 âye­tinde olduğu gibi. Buradaki hitap akıl sahibi insanları ve diğer hayvanları şamildir. Ancak akıl sahipleri hayvanlara nazaran ön planda olduğu için muhatap olarak onlar alınmıştır.

Bir başka âyette;

"O hayvanlardan bazıları kar­nının üzerinde yürür."120

Burada kullanılan “men” zamiri akıllılara tağliben akıl sahibi olmayan hayvanlar için kullanılmıştır.

Bediüzzaman, tağlîb konusuna örnek olarak "Âlemîn" kelimesini gösterir. Bu ke­lime “Âlem” kelimesinin cem’idir ve Allah’ın dışındaki akıl sahibi olanlar ve diğerleri dahil bütün varlıklar için kullanılır. Bediüzzaman şöyle der:

“Raaytuhum lî sâcidîn"121 de olduğu gibi, burada da (âlemîn lafzında) ukalâya mahsus cem’ sîgasıyla gayr-i ukalâ cem’edilmiştir. Bu ise, kavaide muhaliftir?

“Evet, âlemin ihtivâ ettiği uzuvların birer âkıl, birer mütekellim sûretinde tasav­vur edilmesi, belâğatın en makbul bir prensibidir. Zira, kâinatın ‘âlem’ ile tesmi­yesi, kâinatın Sâniine olan delaleti, şehadeti, işareti içindir.”122

Kur’ânî Tekrarlardaki Belâğat

Kur’ân-ı Kerim’deki tekrarlar, onun belâğatıyla ve i’câzıyla çok yakından bağ­lantılıdır. Her ne kadar kıssalarda, ahkâmda veya müfredatta tekrarların olması sanat yönünden bir zorluk teşkil etse de, lafız ve manânın ifadesi itibarıyla, îcâzen ve itnâ­ben üslubta ve tasavvurda bir yenilik doğurmaktadır.

Tekrar, nefsî bir amacı yerine getirmektedir. Çünkü tekrar edilen şey, psikoloji ilmince kabul edildiğine göre, insan fiillerinin ve tepkilerinin sebebi olarak gösterilen şuûrî olmayan melekelerle intibak etmektedir. Aynı özelliği pazarlamacıların ve tüc­carların kullandıkları reklam araçları arasında da görmekteyiz. Zira bu insanlar, tesirli olabilecek mütenevvi ve münasib sûretlerde yaptıkları promosyonları devamlı tek­rarlamaktadırlar.

Kur’ân-ı Kerim’de gelen tekrarlar, muamelat ve ahkama kıyasla daha ziyade akîdenin sağlamlaştırılması ve Hâlıkın birliğine yönelik bulunmaktadır. Bu tekrarlar, ehl-i ilim tarafından sıkıcı, hatalı ve sanata aykırı olarak görülmez. Tam tersine, bu tekrarlar belâğîdirler ve muktezây-ı hâle mutabıktırlar. Kur’ân-ı Kerim tekrarlar aracılığıyla muhtelif makamlarda, yeni elbiseler içinde bir tek hakikati bizlere gös­termektedir. Bu tekrarlar arasında en ufak bir teâruza rastlanmaz. Bilakis bunlar, te­kâmülü ve bütünlüğü sağlayıcı niteliktedirler.

Bediüzzaman, tekrarat-ı Kur’âniye konusuna hakkıyla temas etmiş, bunda bir çok mânâ ve hükmün bulunduğunu belirtmiştir. Şöyle der:

"Elhamdü lillâh" cümlesi, her biri niâm-ı esasiyeden birine işaret olmak üzere, Kur’­ân’ın dört sûresinde tekerrür etmiştir. O ni’metler de:

1. Neş’e-i ûlâ
2. Neş’e-i ûlâda bekâ
3. Neş’e-i uhrâ
4. Neş’e-i uhrâda bekâ”
123

İşte bu şekilde Bediüzzaman, tekrarlardaki esrarı icmali bir sûrette açıklamıştır. Ancak, tekrarın yerleri ve her bir tekrarın hedefi hakkında bir açıklama yapmamış­tır. "Elhamdü" maddesindeki mutlak tekrar sayısı, aslında bu sayıdan daha fazladır. Eğer kasdedilen "Elhamdü lillâh" sîgası ise, yaklaşık kırk defa tekrarlanmıştır.

Biz, Bediüzzaman’ın Kur’ân sûrelerinin başında yer alan şekliyle bu sîgayı kas­detmiş olduğuna inanıyoruz. Ancak Fatiha sûresinin ilavesiyle bu rakam beşe çık­maktadır. Bunlar:

Fatiha Sûresi,

En’âm Sûresi,

Kehf Sûresi,

Sebe’ Sûresi,

Fâtır Sûresi.

Bediüzzaman Kur’ân’daki tekrarlar konusuna temas ederken, takdirî olarak bir itiraz yöneltir ve buna şöyle cevap verir:

“Fe bi eyyi âlâi rabbikumâ tükezzibân" ve "Veylün yevmeizin" gibi pek çok âyetler tekerrür etmektedir. Halbuki bu tekrarlar, belâğata münafidir, usanç veriyor?

“Cevap: Ey arkadaş! Her parlayan şey, yakıcı ateş değildir. Evet, tekrar ve tekerrür bazan usanç veriyor, fakat umumi değildir. Her yere, her kelama ve her kitaba şâmil değildir. Usanç verici addedilen pek çok zahiri tekrarlar, belâğatça istihsan ve takdir edilmektedir.”124

Teşbîh

Teşbih lügatte, “benzetme’ demektir. “Hâzâ şebihe hâzâ” (Bu buna benzer) şeklinde kullanılır. Istılahta ise; Mütekellimin (konuşanın) kasdı doğrultusunda bir sı­fatın veya daha fazlasının aralarındaki iştirakten dolayı iki veya daha fazla şey ara­sında benzerlik kurmaktır.

Teşbih, Arapların nazarında soylu bir üsluptur. İki şey arasında bir benzerlik ku­rulurken vuzûh ve mübalağa ile mevsuf (sıfatlandırılan) hakkındaki sıfatın isbatını he­defler. Şöyle denildiği gibi; “Fülânün tüşbihü fülânen fi’t-tûl” (Falan falancaya uzunlukta benziyor.) veya “İnne’l-arda tüşbihü’l-kürate fi’ş-şekli” (Dünya şekil olarak topa benziyor). Bu örnekler konuyu gayet açık ve vâzıh bir şekilde açıklamaktadır.

Bediüzzaman, temsîli Kur’ân-ı Kerim’deki en önemli belâğat ve i’câz yönlerin­den birisi olarak görür. Çünkü bunun vasıtasıyla vehim akla mağlub olur, hayal fikre inkıyad etmeye mecbur kalır. Böylelikle gâib hâzır hale gelir; ma’kul olan hissedilir olur; mânâ mücessemleşir. Bununla müteferrik (parçalı) mecmû’; karışıklar birbirine meczolmuş; muhtelifler müttehid; münkatı’lar (birbirinden kopuk olanlar) muttasıl (bitişik); uzlettekiler müsellah (techizatlı, silahlı) hale gelir. 125

Bediüzzaman’a göre teşbihin amaçları şunlardır:

1. Temsil medih makamındadır. Tıpkı şu âyette Ashab-ı Resûlüllah için sözko­nusu olduğu gibi; “onların İncil’deki vasıfları ise şöyledir: Onlar filizini çıkarmış, sonra giderek kuvvet bulmuş, kalınlaşmış ve gövdesi üzerinde yükselmiş bir ekine benzer ki, ekincilerin pek hoşuna gider.” 126

2. Temsil zemm makamındadır. Şu âyette olduğu gibi; “onların hali köpeğe benzer: Üstüne varırsan dilini çıkarıp solur; kendi haline bıraktığında yine dilini çıka­rıp solur.” 127

3. Temsil, ihticâc (hüccet gösterme) ve istidlal makamındadır. Şu âyete olduğu gibi;

“O münafıkların hali, karanlık bir gecede ateş yakan kimsenin durumu gibidir ki, ateş tam onların çevresini aydınlatmışken, Allah birden nurlarını alıp götürmüş ve onları karanlıklar içinde bırakmış; onlar da artık hiç bir şeyi göremez olmuşlar­dır.”128

4. Temsil, azametin beyanı esnasında iftihar makamındadır. Şu âyette olduğu gibi;

“Onlar Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla bilemediler. Halbuki kıyamet gü­nünde yeryüzü bütünüyle Onun tasarrufundadır; gökler de Onun kudretiyle dürül­müştür.”129

5. Temsil, i’tizâr makamındadır. Şu âyette görüldüğü gibi;

“Dediler ki; Bizi ça­ğırdığın şeye karşı kalplerimiz örtülüdür; kulaklarımızda bir ağırlık, seninle bizim aramızda da bir perde vardır.”130

6. Temsil, vaaz makamındadır. Şu âyette görüldüğü gibi;

“...O bir yağmura benzer ki, bitirdiği ekin çiftçilerinin hoşuna gider; sonra kuruyuverir de, onu sarar­mış görürsün; derken saman olup çıkar.”131

7. Temsil, vasıf makamındadır. Şöyle ki;

“Görmez misin, kelime-i tevhidi Allah nasıl hoş bir ağaca benzetmiştir ki, onun kökü sabit, dalı ise semadadır. O güzel ağaç, Rabbinin izniyle her an meyvesini verir. Allah böylece insanlara misaller verir ki, düşünüp öğüt alsınlar.”132

Bediüzzaman temsili şöyle tarif eder;

“Sonra, esâs-ı temsîl, teşbihtir. Teşbihin şe’ni hiss-i nefret, rağbet, meyelân, kerahiyyet, hayret ve heybetin tahriki­dir.”133

Bir başka yerde ise şöyle der;

“İ’lem eyyühel-azîz! Kur’ân-ı Mu’cizül Beyan, hakikatleri durub-u emsal ile beyan ediyor. Çünkü daire-i ulûhiyete ait hakaik-i mü­cerrede, daire-i mümkinatta, ancak misaller ile temessül ve tavazzuh eder. Müm­kün ve miskin olan insan da, daire-i imkânda misallere bakarak, fevkinde bulunan daire-i vücubun şuûnatını, ahvalini düşünür.”134

4. BÖLÜM

Bediüzzaman’ın Metodu, Üslûbu ve Istılahları

Bir araştırmacı, Bediüzzaman’ın takip ettiği ilmî metodu belirlemede büyük bir zorlukla karşılaşır. Ne var ki, terbiye ve hareket tarzı açısından takip ettiği metod, güneş gibi bütün vuzûhuyla kendini gösterir. O, bir âlim, bir fakîh, bir müfessir ve bir müceddiddir. Hakka ve sırat-ı müstakîme çağırır. İfrat ve tefritten uzak vasat yolu kendine metod edinmiştir. Bu metoddan bahsetmek için ayrı bir çalışma ya­pılması gerekir.

Bediüzzaman’ın te’lifat yaparken takip ettiği metoda gelirsek, bunda çeşitli yönler, müteaddid gayeler bulunmaktadır. Çünkü ortaya çıkardığı eserler, hem bi­rer ahlak kitabıdırlar, hem akîde kitabıdırlar, hem tefsir ve ulûm-u Kur’ân kitabıdır­lar, hem belâğat, sarf ve nahiv, lügat kitabıdırlar, hem İslâmî düşünce kitabıdırlar, hem sîret-i Nebeviyye ve ulûm-u hadîs kitabıdırlar ve benzeri enva-i maarife dair ki­taptırlar.

Te’lif ettiği eserlerinde Bediüzzaman’ın takip ettiği metod umûmi bir özelliğe sahip olmakla birlikte, bazı belirgin özelliklere sahiptir. Bunlardan bazıları:

1- Bediüzzaman zikrettiği konularda, ilim tahisilinde bulunduğu gençlik yıllarında edindiği bilgi birikimine dayanmaktadır. Bir çok te’lif eserinde muayyen bir kaynağa dayanmaz, çok azına müracaat eder. Bu ise onun zihninin kuvvetini, bilgi birikimin­deki derinliği ve bilgileri kullanmadaki sür’atini gösterir. Diğer yandan bizleri şaşırtan bir diğer husus, onun telifatlarından çoğunu, matbu’ bir müracaat kaynağına bak­maksızın, araştırmacılar için hazırlanmış kütüphanelere gitmeksizin hapishanelerde veya savaş meydanlarında yazmasıdır. Bediüzzaman’da görülen bu ilmî kabiliyetin bir çok sebeplerinden birisi, kanaatimizce, ilim ve mârifet konusunda Allah’a karşı olan takvasıdır. Bu özellik onda ruhî haller, ruhânî izler ve safâ-i İlâhî bırakır ki, tıpkı şu âyetin masadakı olarak kalbinden ekser ilimler zuhur eder:

“Allah’tan korkun. Allah size böylece ilim öğretiyor, dünyada ve ahirette sizi sa­adete ulaştıracak hükümlerini ders veriyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”135

2- Bediüzzaman’ın metodundaki özelliklerden birisi, Kur’ân-ı Kerim’e hizmet, İslâmiyete davet yolunda modern ilimleri ince bir şekilde kullanması, böylelikle Kur’ânî nassları muasır anlayışa uygun ve ikna edici, hem öğretenin hem de öğre­nenin gönülden teslim olacağı şekilde yorumlamasıdır.

3- Mezkur metodun bir diğer özelliği, mesâil-i şeriatın ortaya konulmasında ve bu doğrultuda dâvet ve nasihatın gerçekleştirilmesinde gözlenen şümûliyettir. Be­diüzzaman’ın te’lif ettiği eserler bir aydına, bir amîye ve bir âlime aynı anda hitap etmekte, bunlardan her birisi kendine münasib şekilde ondan kâmil bir ifade çıkar­maktadır. Bu eserler, umûmen ve husûsen bütün insanlara şâmil olacak şekilde hi­tab eder. Her bir okuyucu, konumu ne olursa olsun, Bediüzzaman’ın başkasına değil sadece kendine hitap ettiğini düşünür.

4- Gördüğümüz kadarıyla, muhtelif meselelerde te’lif edilen eserlerin çoğun­luğu, bir tek nehre dökülmekte, oradan bir tek denize ulaşmaktadır. O da Kur’ân-ı Kerim’dir. Bu eserlerin tamamı, tefsîrî, i’câzî, ahlâkî, akâidî, lügavî, teşriî, aklî, fel­sefî, tarihî, iktisadî ve diğer ilimler açısından Kur’ân-ı Kerim’in hizmetine sunulmuş­tur.

5- Bediüzzaman’ın takip ettiği metodun ön mümeyyiz vasıflarından birisi, gayet kesin, müdellel ve mukni’ bir şekilde ehl-i dalalete ve inkarda inad edenlere gerekli cevapları vermesi, hasımlarını susturması, onları zahiren olsun, batınen olsun hakkı itiraf etmeye çağırmasıdır. Bu yolla İslâmî düşünceyi müdafaa etmiş, Kur’ân düş­manlarınca atılan şüphe tohumlarını izale etmiştir.

Bediüzzaman’ın Lügavî Meselelerdeki Metodu

Bediüzzaman’ın ana dili Arapça olmamasına rağmen, gayet cesurane bir şekilde Arap dilini müdafaa ettiğini görmekteyiz. Bu hal bizlere, onun sarf ve nahiv ilimle­rindeki derinliğini, küçük yaşlardan itibaren lügaten ve belâğaten ulaştığı yüksek seviyeyi açıkça gösterir. Aynı zamanda yazdığı kitaplarında, mesâil-i lügaviye ala­bildiğine çok yer vermiştir.

Arapçaya olan derin sevgisinden dolayı, bunun başına gelen bazı durumlar onu üzer. “Araptan olmayan dahîl ve tufeylî ve acemîler, belâğat-ı Arabiyede üdeba sırasına geçmeye çalıştıklarından, iş çığırından çıktı.” 136 şeklinde bu gelişmeler­den yakınmaktadır.

Bediüzzaman’ın Arapçaya olan bu yakınlığının bir belirtisi olarak, bazı eserlerini Türkçe ve Kürtçe değil de doğrudan Arapça olarak te’lif etmesini gösterebiliriz. "İşârâtü’l-İ’câz fî Mezânni’l-îcâz" isimli eseriyle, çeşitli Arapça risalelerden oluşan "El-Mesneviyyü’l-Arabiyyü’n-Nûrî" ve sayın İhsan Kasım es-Sâlihî’nin bu iki eseri tahkik ederken yazdığı mukaddemesinde belirttiği bazı aserleri buna örnek gösterebiliriz.

Bediüzzaman’ın Arapça’ya olan bu tutkusu, Allah’ın Arapça olarak indirdiği Kur’ân-ı Kerim’e ve yine Allah’ın bütün insanlığa nezîr ve beşîr (uyarıcı ve müjdele­yici) olarak gönderdiği Hz. Muhammed’e (a.s.m.) olan sevgisinden kaynaklanmakta­dır.

Bediüzzaman’ın mesail-i lügaviyede ortaya koyduğu metodun bazı mümeyyiz vasıfları bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmı şöyledir:

1- Ana kaynak eserlere ve büyük âlimlere dayanmıştır. Zemahşerî’nin Tefsir-i Keşşâf’ına, Sîbeveyh’in kitabına, Sekkâkî’nin Miftâhü’l-Ulûm’una, Cürcânî’nin Delâ­ilü’l-İ’câz’ına 137 ve daha bir çok önemli şahsiyete ve eserine istinad etmiş, küçük yaşlarda çoğunu hıfzettiği bu eserlerden bir çok meselenin izahında faydalanmıştır.

2- Arapçadan, onun inceliklerinden, nahivden, Arapça cümlelerin i’rab vecihle­rinden, âyât-ı Kur’âniyedeki nazmın belâğatındaki i’câzdan ve âyetlerin birbirleriyle olan irtibatında çok yerde bahsetmektedir. Bu açıdan Zemahşerî’nin Keşşâf’ındaki üslubundan etkilenmiştir.

3- Bediüzzaman’ın belâğat açısından i’câz-ı Kur’ân’ı beyan metodu, nazm-ı Kur’ânî üzerinde yoğunlaşmıştır. Tefsir ettiği hiç bir âyet yoktur ki, o âyeti sarih bir şekilde nazm yönünden ele almasın. Ayetteki kelimeleri birbirleriyle irtibatlandırır. Sonra aynı âyetin mâkabli ve mâba’diyle bağlantılı yönlerini gösterir. Daha sonra da, bu irtibatlar üzerine ahlak, akîde ve teşrî’ konularında manevî emirler bina eder.

4- Said Nursî, belâğat-ı Kur’ân’dan bahsederken, nahv-i Arabîye istinad eder. Çünkü o, Arap dilindeki kaidelerden çıkan belâğatı anlamak için nahiv ilmini temel kabul eder.138

5- Bediüzzaman lügat, nahiv ve belâğat kaidelerini açıklarken Kur’ân âyetlerini şahid olarak gösterir. Şiir veya nesr gibi diğer kaynakları daha az delil olarak kulla­nır.

6- Bediüzzaman, bediî güzelliklerin zikrini az olarak kullanır. Çünkü;

“Fenn-i maânî ve beyanın mezâyâsının belâğatçe mühim bir şartı, kasten ve amden garazın cihetine emârât işaret ve alâmâtın nasbıyla kasd ve amdini göstermektir. Fenn-i bedhiin ve tezyinat-ı lafziyenin şartı ise, tesadüf ve adem-i kasddır. Veyahut tesa­düfî gibi tabiat-ı mânâya yakın olmaktır.”139

7- Çoğunlukla Bediüzzaman, belagat düşüncesine yakınlaştırmak için emr-i ma­nevîyi hissî bir şeye benzetir. Besmelede ve Fatiha sûresinin başında gelen "Errahmâni" ve "Errahîmi" isimlerinin zikredilişini şu benzetmeyle açıklar;

“Evet, kaşlar göze, gem ata mütemmim oldukları ve onların noksanlarını ikmal ettikleri gibi; küçük nimetler de, büyük nimetlere mütemmimdirler. Ve keza, büyükten beklenilen menfaat, kü­çüğe mütevakkıf ise; o küçük, büyük sırasına geçer; o büyük dahi, küçük hük­münde kalır. Kilit ile anahtar, lisan ile ruh gibi.”140

Bediüzzaman’ın Üslûbu

Bediüzzaman Said Nursî’nin telifatında takip ettiği üslûp, birçok edip ve âlimce uygulanıp, yaşadıkları asırda bu üslûp vasıtasıyla ayrıcalıklı bir yere geldikleri esaslı ve köklü bir üslûptur. Bediüzzaman bizzat kendisini, iki ayrı merhalede iki ayrı sıfatla vasfetmiştir. Risalelerini telife başlamadan önceki zaman olan 1926 senesine kadarki “Eski Said” dönemi; ikincisi de, Risâle-i Nur’u telife başlamasından itibaren yaşadığı “Yeni Said” dönemi.

Bu iki ayrı merhalede Bediüzzaman’ın takip ettiği üslupların farklı olduğunu görmekteyiz. O, birinci merhalede gayet îcâzlı ve muhtasar bir üslûp benimsemiş­tir. Çünkü yaşadığı dönem olan 1. Dünya Savaşı yıllarının ilk zamanlarındaki şartlar­dan etkilenmiştir. Bu esnada Bediüzzaman, bu harb esnasında bir savaşçı ve önde gelen kumandanlardan birisiydi. İşte bu dönemde, yanında hiç bir müracaat kaynağı olmaksızın bir eser telifine başlamıştı. Bu öyle bir eserdi ki, îcâz ve ihtisar yönüyle diğerlerinden farklı özelliklere sahipti. Zira o şartlar, şerh ve izaha izin vermiyordu.

Bu dönemde, gayet zeki olan kendi talebelerinin derece-i fehimlerini düşünü­yordu; başkalarının anlamalarını düşünmüyordu. Kullandığı ibareler lafız itibarıyla öyle kısaydı; ancak, şerh ve izaha ihtiyaç olacak bir çok mânâyı da içinde bulundu­ruyordu.

Yine bu dönemde Bediüzzaman, Kur’ân’ın dilindeki, nazmındaki ve îcâzındaki uzun uzun ibarelere ihtiyaç duyulan ince meselelerden bahsediyordu. Bunu yapar­ken, kelimelerden mürekkep mânâlarda son derece kısıtlı ibareler kullanıyordu. Bu özelliklerin tamamını İşârâtü’l-İ’câz isimli eserinde görmekteyiz. Mezkur eser, büyük kısmını ancak ehl-i ihtisasın anlayabileceği îcâzlı ve dakîk nükteler ihtiva etmekte­dir.141

İkinci dönemde ise (Yeni Said dönemi), geniş ibareler, şerhler, tafsilatlar, çok sayıda taksimatlar, teşbihatlar, konunun müfredatına dair açıklamalar alabildiğine kendini gösteriyordu. Bunu yaparken, bütün talebelerinin anlayabileceği, hatta bü­tün insanların kavrayabileceği bir ifade tarzını benimsemişti. Neticede çokları bun­dan etkilenerek, onun yolundan yürümeye başladılar. Buradan da anlaşılmaktadır ki, Risâle-i Nur, ilimlerden ve hayat kanunlarından hareketle çevresinde büyük bir kitle teşekkül ettirmiştir.

Onun görüşüne göre;

“Kelâmın selaseti ise: Bir derece hissiyattan tafralık ve iş­tibak etmemek; ve tabiatı taklid; ve harice temessül; ve mesîl-i garazda sedad; ve maksad ve müstekarrın temeyyüzüdür. Şöyle ki: Kelâmda hissiyat da tamam olma­dan çifte atmak, başkasıyla meczetmek, selasetini tağyir eder.”142

Bediüzzaman üslûpları üç kısma ayırır:

“Birincisi: Üslûb-u mücerreddir. Seyyid Şerif’in ve Nasıruddin Tûsî’nin sade olan ma’raz-ı kelâmları gibi.

“İkincisi: Üslûb-u müzeyyendir. Abdülkâhir’in ‘Delâilü’l-İ’câz” ve “Esrâr’ul-Belâ­ğa’sındaki müşa’şa ve parlak kelamı gibi.

“Üçüncüsü: Üslûb-a âlîdir. Sekkâkî ve Zemahşerî ve İbn Sina’nın bazı muhte­şem kelâmları gibi.”143

Bediüzzaman, kendi nefsini bu üslûplardan üçüncüsüne çekinerek koyuyor ve şöyle diyor; “Şu kitabın mealindeki Arabiyyü’l-ibare, lasiyyema makale-i salisedeki müşevveş fakat muhkem parçaları gibi. Zira mevzuun ulviyeti şu kitabı üslub-u âlî’­ye ifrağ etmiştir. Yoksa benim san’atımın te’siri cüz’îdir.” 144

Belâğat ve Lügat Yönüyle Yorumlama

Bediüzzaman, Kur’ân-ı Kerim’deki i’câz-ı lügavînin kuvvetini izhar edebilmek için, bazı nassları ele almakta, belagat ve lügat yönleriyle bunların tahlilini ve yoru­munu yapmaktadır. Bunun bir örneği şu âyettir:

"Velein messethüm nefhatün min azâbi Rabbike"145

Bu âyet-i kerimede, zikrediler azabın azlığıyla birlikte şiddetli bir korkutma, inzâr ve tahvîf bulunmaktadır.

Bediüzzaman’a göre bu kelâmdaki maksad ve esas, pek az bir azab ile fazla kor­kutmak vardır ve bu kelâmda olan mezkur kelimeler ve kayıtlar, tamamen o mak­sadı takviye için çalışırlar. Şöyle ki:

1- Şek ve ihtimali ifade eden "in" şartiye olup, azabın azlığına ve ehemmiyetsiz­liğine işarettir.

2- "Nef'hatün" sîgasıyle ve tenviniyle azabın ehemmiyetsizliğine îmadır.

3- "Messe" kelimesi, azabın şedit olmadığına işarettir.

4- Teb’îzi ifade eden "min",

5- Ve şiddeti gösteren “Nekâl” kelimesine bedel, hiffeti îma eden "nef'hatün" keli­mesi,

6- Ve "rabbi" kelimesinden îma edilen şefkat, hepsi de azâbın kıllet ve ehemmi­yetsizliğine işaret etmektedir.146

Belâğat ve Nahiv Yönüyle Yorumlama

Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur; “Zâlike’l-Kitâbü lâ-raybe fîh”147

Bediüzzaman bu âyetin bütün müfredatındaki terkib ve muhtevasıyla gayet ince bir belâğî maksat gizlediğini söyler. Bunu şöyle açıklar:

“1- "Elif lâm mim zâlike" kasem olduğu cihetle, Kur’ân’ın azametine ve altında müstetir, gizli o mezkur letaif cihetiyle, dâvânın isbatına işaret eder. Ve keza, "zâlike" zât ile sıfatı gösteren bir işaret olması itibarıyla hem Kur’ân’ın azametine, hem azameti isbat eden sıfât-ı kemaliyeye işaret eder. Ve keza, "zâlike" işaret-i hissiyeye mah­sus iken, işaret-i akliyede kullanılması, tazim ve ehemmiyeti ifade ettiği gibi, ma­kul olan Kur’ân’ı, mahsus sûretinde göstermesi, Kur’ân’ı, ezhan ve enzârın na­zar-ı dikkatine arzetmekle tesettürü icab eden hile, za’fiyet ve çirkin şeylerden münezzeh olduğunu izhar ve itiraf ettirmektir. Ve keza, "zâlike" nin ‘lâm’ vasıta­sıyla ifade ettiği bu’d, Kur’ân’ın kemaline delâlet eden uluvv-ü rütbesine işarettir.

“2- Ve keza "el-kitâbu" deki ‘el’ hasr-ı örfîyi ifade ettiğinden, Kur’ân’ın azametine ve başka kitapların mehasinini cem’etmekle onların fevkinde olduğuna işarettir. Ve keza ‘Kitâb’ tabiri, ehl-i kıraat ve kitabetten olmayan bir ümmînin mahsûlü olmadığına işarettir.

“3- Ve keza "Lâ raybe fîhi" zamirinin her iki ihtimaline binaen Kur’ân’ın kemalini isbat ediyor veya te’kid eder. Ve keza, istiğrakı ifade eden "Lâ" Kur’ân’ın her kö­şesinde remz ve her yerinde zikredilen deliller, bürhanlar, hücuma gelen şek ve şüpheleri def’ ile, Kur’ân’ın o gibi lekelerden münezzeh olduğunu ilan eder.

“4- Ve keza, zarfiyeti ifade eden "fî" tabiri, Kur’ân’ın sathına ve zahirine ko­nan şek ve şüphe varsa, içerisindeki hakaik ile defedilebileceğine işaret­tir.” 148

Belâğata Dair Bazı Uygulamalar

Allah-u Teala şöyle buyurur;

"Femâ rabihat ticâratühüm vemâ kânû mühtedine"149
"Fakat bu alışverişleri onlara bir kâr getirmemiş ve bir daha da doğru yolu bulamamışlardır."

Bediüzzaman bu âyetten aşağıda gelen belâğatla ilgili hükümleri çıkarır:

“Yani, ‘ticaretlerinin kârı olmadı.’ Akıllı bir tüccarın, kârı olmayan bir alış-verişe girişmemesi lâzım olduğuna ve kârı olmamasıyla beraber, re’sülmâlin de elzem ve evlâ olduğuna işarettir. Onların bu ticaretlerinde, ne eczâsında, ne ahvâlinde ve ne vesaitinde, ne cüz’î ve ne de küllî bir fayda bulunmadığına işarettir. Evet, bazı ticaretlerde matlûb kâr olmasa da, ahvalinde veya vesâitinde az çok bir fayda olabilir. Fakat bu ticaret ise şerr-i mahzdır, faydalardan tamamen mahrum bir za­rardır.”150

 Bazı İnceleme Sonuçları

Fikirleri, ilimleri ve tasnifatıyla ilgili Bediüzzaman’la olan derin bir yolculuktan sonra, bu şahsiyetin, eski-yeni bir çok sahada geniş bir ilme sahip olduğu sonucuna ulaştım. Onda gördüğüm bir takım üstün husûsiyetleri şöylece sıralayabilirim:

1. Onun, değerlendirilmesi ve ihtimam gösterilmesi gerekli nahvî (gramer açı­sından) bazı içtihadları vardır.

2. Lüğavî ve eski terkiplerle ilgili kullanımları, büyük ihtimalle ehl-i ihtisasın ço­ğuna gizli kalmış kullanımlardır.

3. Her ne kadar kendinden öncekilerce zikredilmemiş olsa da, kendine has bazı nahiv, lügat ve belâğat ıstılahları bulunmaktadır.

4. İ’câz-ı Kur’ânînin beyanında nahiv ve belâğat kurallarından istifade etmiştir.

5. Kuvvet-i ilmi ve ıttılâıyle ilimlerin inceliklerine ulaşabilmiş, bu alanda geçmiş­teki büyük âlimlere ait de olsa, bir fikri gerektiğinde reddetmekten kaçınmamıştır. Örneğin, Harîrî’nin telif ettiği Makâmât isimli eserin 116. sayfasındaki bazı tespitle­rini Muhâkemât isimli eserinde reddetmiştir.

6. Doğrudan Arapça olarak telif ettiği eserlerinde, içinde yaşadığı şartların etki­sine ve dilinin Arapça olmamasına rağmen, üslûb, siyâğat, terkip ve metod açısın­dan geçmiş ulemânın kitaplarındaki seviyeden aşağı değildir.

7. O, nahvi belâğat-ı Kur’âniyenin anlaşılmasında bir temel olarak kabul etmiştir.

8. Bediüzzaman ilmî hayatına, temel metinler ve şerhlerini tedris ederek başla­mıştır.

9. Kur’ân-ı Kerim’in dili olması hasebiyle, Arapçaya aşık derecesinde bir mu­habbeti vardır.

10. Arap lisanındaki asâletin, bazı Arap olmayanların müdaheleleri ve kendile­rinden bazı şeyler katmalarıyla giderek kaybolmasından büyük üzüntü ve teessür duymuştur.

 Bazı Tavsiyeler

Bediüzzaman’la ilgili çalışmaların, sadece ticari maksatlarla onun eserlerini neş­retmekle kısıtlı kalmamasını ve aşağıda gelen iki şartın gerçekleştirilmesini tavsiye ediyorum:

Evvelen: Bediüzzaman’ın eserlerine büyük bir titizlikle eğilerek, muhkem bir şekilde tasnif edilmesi; her bir esere, ondaki ulûm ve maârif hakkında ne varsa gös­teren ilmî bir fihristin yapılması, bununla birlikte kapalı kalan bölümlerin şerhedil­mesi.

Sâniyen: İlm-i nahv ve belâğat noktasında odaklaşan ulûm-u Aarabiyye alanında Bediüzzaman’ın durumu ve başarısıyla alakalı bazı mütehassıs çalışmaların ortaya konulması. Yüksek tahsil yapan talebelere tavsiyem, belâğat ve nazm-ı Kur’ânî yönleriyle Bediüzzaman’ın düşünce yapısı konusunda araştırma yapmalarıdır.

____________________

** Prof. Dr. ABDÜRREZZAK ABDURRAHMAN ES-SA’DÎ

1949 Irak doğumludur. Arap Dili ve Edebiyatı Profesörüdür. 1979’da Ezher Üniversitesinde masterını yaptı. 1984’de Mekke Ümmü’l-Kura Üniversitesinde doktorasını tamamladı. Halen Irak’ta Temel Bilimler Fakültesi Dekanlığını yapmaktadır. Yayınlanmış birçok eseri vardır.

2 Bu meselenin misalleri için bkz. İşârâtü’l-İ’câz, s. 32 ve devamı.

3 A.g.e., 33-34

4 A.g.e., 34

5 Bu meselenin misali ve devamı için bkz. Sözler, s. 351-52.

6 Nebe Sûresi, 7

7 Sözler, 363-64.

8 Es-Sahibî, İbn Faris, 321

9 Naziat; 34

10 İşârâtü’l-İ’câz, 15

11 Lisânü’l-Arab, 13/169

12 A.g.e.

13 İşarâtü’l-İ’câz, 20

14 Lisânü’l-Arab, 1/399

15 İşârâtü’l-İ’câz, 18

16 Fatiha, 5

17 Lisanü’l-Arab, 15/353

18 İşârâtü’l-İ’câz, 23

19 Bakara; 235

20 Tazmin konusunda daha geniş bilgi için bkz: el-Eşbâh ve’n-Nezâir, 1/241-253

21 Bakara; 7

22 İşârâtü’l-İ’câz, 85

23 Nur; 63

24 Muhakemat, 92

25 Nur; 35

26 Enbiya; 30

27 Nisâ; 28

28 Şerhu’l-Kutr, İbn Hişam, 113; Şerhu’l-Eşhûnî, 1/186

29 Bakara; 5

30 Tefsir-i Keşşâf, Zemahşerî, 1/147

31 İşârâtü’l-İ’câz, 69

32 Bakara; 285

33 Vâkıa; 84

34 Bakara; 19

35 İşârâtü’l-İ’câz

36 Fatiha; 1

37 Kitabü Sîbeveyh, 1/8, 3/311; el-Muktedab lil-Mibrad, 1/5

38 İ’râbü’l-Kur’an, en-Nühâs, 1/120

39 Şerhu’l-Eşhûnî, 1/97-98

40 Haşiyetü’s-Sıyân alâ Şerhi’l-Eşhûnî, 1/292

41 Bakara; 5

42 İ’râbu’l-Kur’an, en-Nuhâs, 1/133; et-Tıbyân, el-Abkârî, 1/21; Haşiyetü’ş-Şihâb alâ’l-Beydâvî, 1/251; İşârâtü’l-İ’câz, 67

43 Bakara; 2

44 Tefsiru’l-Beydâvî, 1/203; Şerhu’l-Eşhûnî, 1/224; İşârâtü’l-İ’câz, 39

45 İ’rabü’l-Kur’an, en-Nuhâs, 1/130; et-Tıbyân fî İ’râbi’l-Kur’an, el-Abkârî, 1/16

46 Bakara; 2

47 İşârâtü’l-İ’câz, 39

48 Meryem; 4

49 Kamer; 12

50 Kehf; 24

51 Bakara; 10

52 İşârâtü’l-İ’câz

53 Cum’a; 9

54 İbrahim; 9

55 Âl-i imran; 123

56 Şerhu’l-Eşhûnî, 2/226

57 İşârâtü’l-İ’câz

58 Bakara; 4

59 İşârâtü’l-İ’câz, 52

60 Bakara, 14

61 el-Lisân, 14/238

62 İşârâtü’l-İ’câz

63 Bakara; 3

64 İşârâtü’l-İ’câz, 47

65 Haşiyetü’ş-Şihâb el-Hafacî alâ Tefsirî’l-Beydâvî, 1/32

66 Şerhu’l-Eşmûnî, 1/212

67 İ’rabü’l-Kur’an, en-Nühâs, 1/116

68 İşârâtü’l-İ’câz, 13

69 El-Eşmûnî, 1/209

70 İşârâtü’l-İ’câz, 17

71 Bakara; 74

72 Muğni’l-Lebîb, İbn Hişâm, 1/149

73 Bakara; 8

74 İşârâtü’l-İ’câz

75 Münâfikûn; 6

76 Mugni’l-Lebîb, 24

77 A.g.e., 61

78 Fussilet; 10

79 Bakara; 6

80 Bkz: Tefsir-i Keşşâf, 1/151; et-Tıbyãn, 1/21; Muğni’l-Lebîb, 1/189; Tefsiru’l-Beydâvî, 1/266

81 İşârâtü’l-İ’câz, 74-75

82 Vefat; 206 h.

83 Vefat; 471 h.

84 Delâilü’l-İ’câz, Cürcânî, 30

85 İşârâtü’l-İ’câz, 11

86 Sözler, 341

87 Muhakemât, 77

88 Muhakemât, 78

89 Delailü’l-İ’câz, 30

90 Es-Sanâateyn, el-Askerî, 17

91 İşârâtü’l-İ’câz, 50

92 Muhakemât, 63

93 İşârâtü’l-İ’câz, 25

94 İşârâtü’l-İ’câz, 14

95 İşârâtü’l-İ’câz, 15

96 İşârâtü’l-İ’câz, 19

97 Zâriyât; 56

98 İşârâtü’l-İ’câz, 17

99 İşârâtü’l-İ’câz, 25

100 İşârâtü’l-İ’câz, 25-26

101 İşârâtü’l-İ’câz, 19

102 İşârâtü’l-İ’câz, 21-22

103 İşârâtü’l-İ’câz, 29

104 Bakara; 14

105 Bakara; 15

106 İşârâtü’l-İ’câz, 41

107 A’râf; 194

108 Fatiha; 7

109 İşârâtü’l-İ’câz, 26

110 Bakara; 4

111 İşârâtü’l-İ’câz, 51-52

112 Bakara; 1-2

113 İşârâtü’l-İ’câz, 39

114 Lisânü’l-Arab, 2/84

115 Mu’cemü’l-Mustalahâtü’l-Belâgıyye, 94

116 Yunus; 22

117 Fâtır; 9

118 İşârâtü’l-İ’câz, 15

119 Şûrâ; 11

120 Nur; 45

121 Yusuf; 4

122 İşârâtü’l-İ’câz, 18

123 İşârâtü’l-İ’câz, 16

124 İşârâtü’l-İ’câz, 31

125 İşârâtü’l-İ’câz

126 Fetih; 29

127 A’râf; 176

128 Bakara; 17

129 Zümer; 67

130 Fussilet; 5

131 Hadid; 20

132 İbrahim; 24-25

133 İşârâtü’l-İ’câz

134 Mesnevi-i Nûriye, 96

135 Bakara, 282

136 Muhakemât, 78

137 İşârâtü’l-İ’câz, 44

138 Muhakemât, 79

139 Muhakemât, 100

140 İşârâtü’l-İ’câz, 15-16

141 İşârâtü’l-İ’câz, 3

142 Muhakemât, 96

143 Muhamekât, 98

144 A.g.e.

145 Enbiya; 146

146 İşârâtü’l-İ’câz, 37

147 Bakara; 2

148 İşârâtü’l-İ’câz, 88-89

149 Bakara; 16

150 İşâratü'l-İ'câz

Paylaş
Yükleniyor...