Block title
Block content

"Beşinci Sual: Âdil ve Rahîm, "a. İnsanların şümullü ve külli isyanlarına ceza verilmesiyle vazifeli olan unsura veya unsurlara başka ve değişik hangi vazifeler yüklenmiş olabilir?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

“Beşinci Sual: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî hatalara hususî ceza vermeyip, koca bir unsuru musallat eder. Bu hal cemal-i rahmetine ve şümul-ü kudretine nasıl muvafık düşer?"

"Elcevab: Kadîr-i Zülcelal, herbir unsura çok vazifeler vermiş ve her bir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun birtek vazifesinde, birtek neticesi çirkin ve şer ve musibet olsa da, sair güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice vücuda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazifeden men'edilse; o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terkedilir. Ve lüzumlu bir hayrı yapmamak, şer olması haysiyetiyle; o hayırlar adedince şerler yapılır. Tâ birtek şer gelmesin gibi; gayet çirkin ve hilaf-ı hikmet ve hilaf-ı hakikat bir kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat kusurdan münezzehtirler."

"Madem bir kısım hatalar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümullü isyandır ve çok mahlukatın hukukuna bir tahkirli tecavüzdür. Elbette o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde "Onları terbiye et" diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adalettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.”

a. İnsanların şümullü ve külli isyanlarına ceza verilmesiyle vazifeli olan unsura veya unsurlara başka ve değişik hangi vazifeler yüklenmiş olabilir?

b. “Kudret, hikmet ve hakikat” kusurdan münezzehtir cümlesini nasıl anlamalıyız?

c. Cansız unsurların ve arzın hiddete gelmesi ne demektir?

d. Tarihte genellikle unsurları harekete getiren ve hiddet ettiren cinayetler hangileridir?

AÇIKLAMALAR:

a. Her bir unsurun sayılamayacak kadar çok görevi vardır. Su unsurunun tek görevi Firavun’u boğmak olmadığı gibi, toprak unsurunun da birinci görevi Karun’u yutmak değildir. Bütün unsurlar, kendilerine verilen asli görevlerini sürekli olarak yerine getirmekle birlikte, nadiren de olsa ehl-i isyanın ve zulmün cezalandırılmasında da vazife alırlar.

b. Kusur; noksanlık demektir. Allah’ın kudreti gibi hikmeti de sonsuz kemaldedir. Ne kudretine acz ilişebilir, ne de hikmetine abesiyet dokunabilir. Onun sonsuz kudreti, sonsuz ilmine ve mutlak iradesine göre icraat yapar. Allah’ın sonsuz ilmini ve hikmetini kavramak her şeyiyle sınırlı olan insanın idrakini aşar.

“Daire-i imkanda daha ahsen yoktur.” buyuran İmam Gazzali’nin bu tespiti, her mahlukun kendi mahiyetine göre en mükemmel olarak yaratıldığını ifade etmekle birlikte, aynı hüküm bütün hadiseler için de geçerlidir. Şu var ki, yaratılışa ait mükemmelliği her akıl idrak edebilse bile, hadisat hakkında bunu başarmak o kadar kolay değildir. Bu noktada bilgimizin ve gücümüzün gereğini yerine getirdikten sonra, Allah’ın sonsuz hikmetine itimat etmek ve teslim olmak durumundayız.

Hakikat kelimesi bazen “yanlışın ve hurafenin”, bazen “mecazın”, bazen de “zahirin” zıddı olarak kullanılır. Burada “zahirin” zıddı olarak kullanılmıştır. Yani, zahirde (görünürde) kusur sandığımız nice şeyler vardır ki, hakikatte kusur değillerdir. Her birinin kâmil manada hizmetleri, mükemmel neticeleri vardır.

c. “… Hiçbir varlık yoktur ki, O’nu hamd ile tesbîh etmesin. Fakat siz, onların tesbihini (dillerini bilmediğinizden) anlamazsınız. …” (İsrâ, 17/44)

Tespihi, kemal manada insanlar ve melekler yapmakla birlikte canlı-cansız her varlığın da kendilerine göre tespihleri vardır. Aynı şekilde bu varlıkların, Cenâb-ı Hakk’ın ilhamıyla, öfkeleri de olabilir. Biz onların tespihleri gibi öfkelerini de anlayamayız. Biz kendi bilgi ve görgümüzle sınırlı olan anlayışımızla, başka varlıkların, özellikle de cansızların Allah’ı nasıl bildiklerini, O’nu nasıl tespih ettiklerini anlamaktan çok uzağız. Melekler hakkındaki “Aklı- beşer anlamaz, melek olmayan bilemez.” hükmü, diğer varlıkların da mahiyetlerini, ruh haletlerini, tespihlerini, zevklerini, korkularını, öfkelerini anlamaktan aciz olduğumuzu ifade eder.

“….(fe ma beket aleyimüssemaü vel ard) âyete dikkat et. Ne kadar ulvî, mu’cizâne, beyan ettiğimiz muvazeneyi ifade ederler."

"Şu âyet, mefhum-u muvafık ile şöyle ferman ediyor: “Ehl-i dalâletin ölmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlamıyorlar.” Ve mefhum-u muhalifle delâlet ediyor ki, “Ehl-i imanın dünyadan gitmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlıyor." (Sözler, Otuz İkinci Söz)

d. Kur’an-ı Kerim'in haber verdiği üzere:

d1. Firavun’un kibirlenerek İlahlık dava etmesiyle, su unsuru harekete gelmiş, Firavun ve askerlerini boğmuştur. Keza, Nuh kavmi de su ile helak edilmiştir.

d2. Zengin olması için Hazreti Musa’dan (as.) ısrarla dua ve şefaat isteyen Karun’un, kendisine ilham edilen bir ilimle, zengin olduktan sona zekâtını vermeyip “Bunları ben kendi ilmimle kazandım.” demesi üzerine, toprak unsuru yarılıp kendisini ve hazinelerini yutmuştur.

d3. Karşı cinsi bırakıp kendi cinsiyle ahlaksızlık yapan Lût kavminin bulunduğu şehrin, korkunç bir sarsıntıyla, altı üstüne getirilmiş ve üzerlerine, ateşte pişip sertleşmiş kızgın taşlar sağanak halinde yağdırılmıştır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: On Dördüncü Söz | Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 2310 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...