Block title
Block content

Bilginin Kaynağı Hakkında Risalelerde Bilgi Var mıdır?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İnsanlık düşünce tarihinde doğru bilgiye ulaşma vasıtaları nelerdir, hep  tartışma konusu ola gelmiştir. Felsefenin de en önemli konularından birisi budur. Bu hususta temel bazı ekoller oluşmuştur.

Doğru bilgiye ulaşmak mümkün müdür, değil midir? Yani insan sahip olduğu maddi ve manevi cihazları ile mutlak doğru bilgiye ulaşabilir mi,  ulaşamaz mı?

İşte burada genel olarak iki ekol oluşmuştur.

Birinci Ekol: Mutlak doğru bilgiye insan maddi ve manevi cihazlarından birisi ile ya da bütünü ile ulaşabilir, diyenlerdir. Bunlar da kendi aralarında insan hangi cihazı ile doğru bilgiye ulaşabilir ayrışması içine girmiştir. Bu hususta belli başlı temel ekolleri sıralayalım.

Rasyonalizm: Doğru bilgiye salt akıl ile ulaşılabileceğini temel alan ekoldür. Bunlara göre akıl kendi aleminde kurallar ve ölçüler koyabilen ve buna göre doğruyu bulabilecek ilkeleri oluşturabilen yeteneğe sahiptir. Bu yüzden doğru bilginin tek kaynağı akıldır. Diğer bilgi kaynaklarını önemsiz araçlar olarak görürler. Özellikle din, vahiy ve ilham gibi doğru bilgi kaynaklarını reddederler.

Empirizm (Duyumculuk): Doğru bilginin tek kaynağı ve ölçüsü, insanın yaşamı sürecinde duyu organları ile gördüğü, tecrübe ile anladığı şeylerden ibarettir. İnsanın zihni ve alemi boş bir kağıt gibidir, zamanla tecrübe ve deneylerle elde edilen bilgiler ile dolar. İşte mutlak doğrular bundan ibarettir. Bunun dışında başka bir doğru yoktur. Yani bütün her şey insanın beş duyusu ile gördüğü ve  tecrübe ettiği şeylerden ibarettir, bundan başkası ve ötesi yoktur, görüşüdür. Akıl deney ve duyum olmaksızın hiçbir işe yaramaz, kendi başına düşünemez, böyle olunca akılcılık akımının zıttı bir ekoldür.

Sezgiselcilik (Kalp gözü): İnsan mutlak doğru bilgiye ve hakka ancak sezgi ve kalbin inkişafından sonra ulaşabilir, görüşüdür. İnsan kalp gözü ile doğru ve hakikatleri idrak eder, bunun dışında akıl ve duyumlar önemsiz detaylardan ibarettir. İnsan ancak kalp aydınlanması ile doğruları görür ve ulaşır. İslam tarihinde bunlara işrakiyyun denilmiştir. Kalbin aydınlanma aracı olarak da bir takım riyazet tarzı disiplinleri benimsemişlerdir. Sezgicilikte sebep sonuç bağıntısı kurmaksızın süratli ve sebepsiz olarak birden doğruya ulaşılır.

Nakilcilik (Doğru haber): Doğru bilgiye doğru haber ile ulaşılabilir, görüşüdür. Doğru haber ise vahiy ve ilahi buyruklardır. Bu görüşte olanlara göre akıl, sezgi ve duyumlar doğru bilgi kaynağı ve vasıtaları olamaz.

Doğru bilginin tek kaynağı dindir. Bu yüzden akıl, sezgi ve duyumları din dışı olarak algılarlar. Hristiyan ve Yahudi aleminde dogmatizm olarak bilinen dini mezhepleri buna örnek olarak gösterebiliriz. Bu değerlendirmeler insanlık düşünce tarihi içindir.

İslam tarihinde bu tip bağnaz görüşte olanlar genelde Haricilik, Vehhabilik, Neo Selefcilik, akımlarıdır. Sezgi ağırlıklı olan tasavvuf ve tarikatı inkar etmeleri, aklı ön plana çıkaran Kelam ilmine bidat nazarı ile bakmaları, hep bu bağnaz fikirlerindendir.

Yukarıda özetle verdiğimiz ekollerin hepsi doğru bilgiye ulaşmayı mümkün gören ekollerdir. Bu yüzden doğru bilgiye ulaşılır mı ulaşılmaz mı sorusundan ziyade hangi araç ve vasıta ile  ulaşılır tartışması hakimdir bu ekoller arasında. Bu görüşlerin İslam ve Ehli Sünnet açısından doğruluk derecelerini yazının ileri ki bölümlerinde inceleyeceğimiz için burada değinmiyoruz.

İkinci Ekol: İnsanlık düşünce tarihinde mutlak doğru bilgiye ulaşılamayacağını savunan ekollerde vardır. Bunları da özetle izah edelim.

Septisizm (Şüphecilik): Doğru bilgiye ulaşmanın imkansız olduğunu savunan genel felsefedir. Bunlar da kendi aralarında şiddet bakımından sınıflara ayrılırlar. Bazıları doğru bilgiye ulaşmayı muhal görürken, bazıları da kuşkuculuk ile yaklaşır.

Agnostisizm: Bunlar insanın mahiyetinden kaynaklanan bir yetersizlikten dolayı insanın hiçbir zaman  eşyanın hakikatini idrak edemeyeceğini savunan bir ekoldür.

Protagoras: "İnsan her şeyin ölçüsüdür." der. Protagoras'a göre tüm bilgilerimiz duyumdan gelir. Duyum insandan insana değişir. Bir şey bana nasıl görünüyorsa benim için öyledir. Rüzgar üşüyen için soğuk, üşümeyen için soğuk değildir.Yani ortak bir doğrunun olamayacağını savunuyor.Doğrular her kişiye göre değişir diyerek genel kabul görmüş bir doğrunun olamayacağını iddia ediyor.

Düşünce tarihinde doğrunun bilinmesinin imkansızlığını savunan bu fikri akımlar pek itibar görmemişlerdir.Ekseri filozoflar tarafından dışlanmışlardır. Onun için bu akımlar doğrunun bilinebilirliği görüşündeki ittifakı bozamazlar. Şimdi bu genel tariften sonra bazı tespitler için madde madde mülahazalar yapalım.

Birincisi: Her bir felsefi akım bir hakikatin ucunu veya kırıntısını anlamış ve mesleğine tatbik etmiş. Onun için bu ekolleri değerlendirirken, bütününe batıl  ve yanlış demek doğru olmaz. Üstad Hazretleri bu manaya her batıl mezhep içinde bir dane-i hakikat bulunabilir, diyerek işaret ediyor.

İkincisi: Bu felsefi ekollerden hiç birisi hakikati bütünü ile ihata edemediği için, kendi görüşüşünden başka hiçbir görüşü doğru kabul etmiyor. Diğerlerini yanlış ve batıl olmak ile itham ediyor. Buda felsefenin kendi içindeki bir çelişkisi ve tutarsızlığı olarak beliriyor. İmam Gazali eserlerinde bu tutarsızlıkları tek tek göstererek onları eleştiriyor

Yine Üstad Hazretleri bir temsil ile bu manayı şöyle tarif ediyor:

"Evet, hakikat-i mutlaka, mukayyet enzar ile ihata edilmez. Kur'ân gibi bir nazar-ı küllî lâzım ki ihata etsin. Kur'ân'dan başka, çendan Kur'ân'dan da ders alıyorlar, fakat hakikat-i külliyenin, cüz'î zihniyle yalnız bir iki tarafını tamamen görür, onunla meşgul olur, onda hapsolur. Ya ifrat veya tefritle hakaikın muvazenesini ihlâl edip tenasübünü izale eder. Şu hakikat Yirmi Dördüncü Söz'ün İkinci Dal'ında acip bir temsille izah edilmiştir. Şimdi de başka bir temsille şu meseleye işaret ederiz."

"Meselâ, bir denizde, hesapsız cevherlerin aksâmıyla dolu bir definenin bulunduğunu farz edelim. Gavvas dalgıçlar, o definenin cevahirini aramak için dalıyorlar. Gözleri kapalı olduğundan, el yordamıyla anlarlar. Bir kısmının eline uzunca bir elmas geçer. O gavvas hükmeder ki, bütün hazine, uzun direk gibi bir elmastan ibarettir. Arkadaşlarından, başka cevahiri işittiği vakit hayal eder ki, o cevherler bulduğu elmasın tâbileridir, fusus ve nukuşlarıdır. Bir kısmının da kürevî bir yakut eline geçer. Başkası, murabba bir kehribar bulur, ve hâkezâ, herbiri eliyle gördüğü cevheri, o hazinenin aslı ve mu'zamı itikad edip, işittiklerini o hazinenin zevâid ve teferruatı zanneder. O vakit hakaikın muvazenesi bozulur. Tenasüp de gider. Çok hakikatin rengi değişir. Hakikatin hakikî rengini görmek için tevilâta ve tekellüfâta muztar kalır. Hattâ, bazan inkâr ve tâtile kadar giderler. Hükema-yı işrâkıyyunun kitaplarına ve sünnetin mizanıyla tartmayıp keşfiyat ve meşhudâtına itimad eden mutasavvıfînin kitaplarını teemmül eden, bu hükmümüzü bilâşüphe tasdik eder. Demek, hakaik-ı Kur'âniyenin cinsinden ve Kur'ân'ın dersinden aldıkları halde -çünkü Kur'ân değiller- böyle nâkıs geliyor."

"Bahr-i hakaik olan Kur'ân'ın âyetleri dahi o deniz içindeki definenin bir gavvâsıdır. Lâkin onların gözleri açık; defineyi ihata eder. Definede ne var, ne yok, görür. O defineyi öyle bir tenasüp ve intizam ve insicamla tavsif eder, beyan eder ki, hakikî hüsn-ü cemâli gösterir."(1)

Üçüncüsü: Doğru bilgiye ulaşmakta yukarıdaki felsefi ekollerin tespit ettiği her bir araç ve vasıta aslında gerekli ve elzem şeylerdir. Adeta bir bütünün parçaları gibidir. Nasıl arabanın hareket etmesi için tekerlek, motor, benzin vesaire gerekli, bu parçalardan birisi eksik olursa araba hareket etmez. Aynen bunun gibi Allah insan mahiyetini bir bütün olarak yaratmıştır, bu bütünlük içinden bir parçayı atarsan o mahiyet arabanın atıl kalması gibi atıl kalır, işlemez. Yani insana akıl da lazım, sezgi de lazım, duyu organları da lazım, vahiy ve ilahi haber de lazım; bunların biri gerekli diğeri gereksiz demek batıl ve yanlış olur.

Dördüncüsü: İnsanı bir vasıtaya mahkum etmek yanlış hüküm ve neticelere sebebiyet veriyor. Mesela, akıl ve duyuları olmayan bir adama Kur'an okumak ve nakli delilleri telkin etmek ne fayda sağlar. Kalbi melekesi inkişaf etmemiş birisi Kur'an ve Sünnetin letafet ve inceliklerini idrak edemez. Onun için insan mahiyetinde köşe taşları konumunda olan her bir bilgi vasıtasının işlettirilip inkişaf ettirilmesi gerekir. O zaman insan tekemmül ile kamil bir insan olur. Yoksa bir vasıta da kaybolup diğerlerini göremeyen adam, aynen filozofların bir birleri ile çekiştiği gibi kendi aleminde  çekişip durur.

Beşincisi: İnsanlık bazı hakikatleri hisseder, ama tam ihata edemediği için ahenkli olarak tam tarif edemez.Tam tarif için külli ve ihatalı bir nazar lazımdır. İnsanlık ve hususen insanlığın aklı konumunda olan filozof ve düşünürler, insanın mahiyetini cüzi ve kayıtlı olarak çözümlemişlerdir. Bu yüzden insanın mahiyetindeki her bir vasıtayı diğerlerini inkar ederek kendilerine esas almışlardır.

Ama külli ve ihatalı bir nazara sahip olan Kur'an ise, her şeyi yerli yerine koymuştur ve hepsine gereken değeri vermiştir. Bu yüzden Kur'an içinde insanlığın hissettiği o belirsiz hakikat daha belirgin  ve anlaşılır olarak ifade edilmiştir. Ama maalesef her insan Kur'an’ın o belirgin ve anlaşılır yazısını okuyamadığı ve göremediği için idrak edemiyor. İşte akliyatta zayıf olan bazı bidat mezhepler Kur'an’ın o ahenkli ve ihatalı yazısını tam okuyamadıkları için ilham manasını inkar ediyorlar. Halbuki Kur'an insanın realitesini inkar etmez, bütünü ile sergiler o bütünü okuyamamak insana ait bir kusurdur.

Özet olarak akıl, duyumlar, sezgi ve vahiy insanlığın ortak kabulü olan değerlerdir. Hepsi hayatın bir gerçeği ve hakikatidir. Bunların biri için diğerini inkar etmek hakikate zulümdür. Yani insanlık sezgi ve ilham manasını kabul etmiştir. Ama yerli yerine oturtamadığı için yanlış yerlerde kullanmıştır ya da eksik kalmıştır. İnsanlığın ortak kabulü olan bir şeyi yok saymak akla ziyan bir şeydir. Bu hüküm ve ölçü diğer vasıtalar içinde geçerlidir.

Akıl, duyum, sezgi, vahiy gibi bilgi araçları tek başına doğru bilgi için yeterli midir?

AKIL: Akıl şüphesiz insanın sahip olduğu en önemli cihazdır. Akıl şu kainat kitabını okuyup anlayacak ve hükümler çıkaracak bir kabiliyette yaratılmıştır. Kainatta sebep sonuç ilişkilerini takip ile bazı neticelere ulaşması da mümkündür. Ama aklın sınırları ve kayıtları eşyanın hakikatlerini çözümlemede ve idrakte yeterli olduğu tezini çürütüyor. Düşünce tarihinde ki karmaşa ve doğru üzerinde ittifak sağlanamama buna en güzel şahittir.

Felsefenin aklı evvel fikri, insan aklının sebepler içinde ne denli aciz ve çaresiz kaldığının bir kanıtıdır. Birçok filozofun salt aklı ile ortaya attığı fikirler insan aklının mutlak doğru bilgiye ulaşmada eksik ve yetersiz olduğunu çok açık bir şekilde ispat ediyor. O zaman eşyanın künhünü ve hakikatini anlamakta akıl vahye muhtaç bir şekilde yaratılmıştır. Bu yüzden aklın vahyin rehberliğine ihtiyacı vardır. Vahiy akla rehber olursa o zaman eşyanın hakikati açılır kainat kitabı okunabilir. Yoksa akıl  sürekli safsata ve hurafe üreten bir alet olur.

Aklı esas alanların isabetli yönü ise aklın da doğru bilgiye ulaşmada çok önemli bir konuma sahip olmasıdır. Zira akıl olmadan vahiy anlaşılmaz ve hiçbir mana ifade etmez. Böyle olunca akıl vahyi anlamada birinci sırada önem arz eder. Peygamberimiz (asv)'in aklı olmayanın dini olmaz hadisi bu manayı teyit içindir. Netice olarak akılsız din olamayacağı gibi dinsizde akıl olamaz.

DUYU ORGANLARI: Bunlar görme, işitme, dokunma, koklama, tatma vasıtaları ile bir takım tecrübe ve deneyler aracılığı ile doğru bilgiye ulaşılacağını savunan bir ekoldür. Elbette akıl bahsinde denildiği gibi nasıl akıl doğru bilgiye ulaşmada önemli ve gerekli bir araçtı, şu duyu organları ve tecrübe de önemli ve gerekli birer vasıtalardır. Bunlar olmadan insanın doğru bilgiye ulaşması mümkün değildir. Görmeyen, işitmeyen, tatmayan, koklamayan, dokunma duyusu olmayan bir adam eşya ile irtibat kuramayacağı için bilgiye ulaşması mümkün değildir. Zira Kur'an somut bir kitaptır, görmek  ve işitilmek ile anlaşılır. Bütün duyumları kapalı olan birisinin dış alemle iletişimi kapalı olmasından ve doğru bilgiye ulaşması mümkün olmamasından dolayı, bu ekol aşırı giderek doğru bilgiye ulaşmanın  tek aracı olarak duyu organları ve tecrübeyi görmesi zıt bir aşırılıktır. Zira bu duyu organları açık olsa ama akıl olmasa bu duyu organların ne ehemmiyeti var, aynı şekilde hepsi tamam olarak var ama vahiy olmasa yine akıl ve duyu organların ne ehemmiyeti kalır. İşte bu ekoller bir dane-i hakikati idrak etmişler, ama bütünü idrak edemedikleri için hep yanlış ve eksik kalmışlardır.

SEZGİ VE KALP: Bunlar da doğru bilginin tek kaynağı olarak kalbin aydınlaması sonucu kalp gözünün açılmasını savunuyorlar. Yani eşyanın künhü ve hakikati ancak kalp gözü ve sezgi ile bilinebilir tezini savunuyorlar. Bunların da diğer ekollerde olduğu gibi ellerinde bir hakikat kırıntısı vardır, ama sadece bu vasıtayı ölçü almaları ve diğer araçları inkar etmeleri ifrattır. İnsanlık tarihinde vahyin ve diğer araçların denetiminde kalbi işlettirmek ile manevi ve ulvi alemlere kapı açan milyonlar evliya ve asfiyanın varlığı, bu aracın meşruluğunu ilan ediyor. Ama maalesef bunun yanında vahyin denetiminden çıkmış sezgisel ekoller de tarihte var olmuştur. İkisini aynı kefeye koyup topluca bu vasıtayı inkar etmek ayrı bir cehalet ayrı bir ifrattır. İslam’ın içindeki kalbi mesleklerle İslam dışı sezgici akımları bir tutmak ihatasızlıktan gelen bir yaklaşımdır. Nasıl akıl insanın bir cihazı ise insan bu cihaz ile kainat kitabını okuyorsa, kalpte insanın başka bir cihazıdır, kalpte başka alemleri okuyan ve o alemlerle iletişim kuran önemli bir cihazdır. Yalnız her iki cihazda hiyerarşi olarak vahyin altında ve denetiminde olmak zorundadır. Yoksa din diye bir şey ortada kalmaz. Nasıl akıl tek başına mutlak doğru bilgiye ulaşmakta yeterli olamıyorsa, kalp ve sezgi de tek başına mutlak doğru bilgiye ulaşmakta yeterli değildir. Buna şahit İslam dışındaki sezgici akımların fikirleridir. Hatta İslam içinde de bir takım bidat batini fırkalar buna somut örnek olarak gösterilebilir. Kur'an ve Sünnet açısından ilham ve sezginin yeri ve meşruluğu ileride ayrıca işleneceği için burada kısa kesiyoruz. Zaten biz bu kısımda bütün insanlık açısından bir değerlendirme yapıyoruz İslam açısından değerlendirme yazının ileri kısımlarında yapılacak.

VAHİY VE NAKİLCİLİK: İnsanlık tarihinde sadece nakil ve vahyi esas alıp, diğer bilgi araçlarını yok sayan dogmatik bir yapıda oluşmuştur. Bunlar daha çok Hristiyan ve Yahudilikte görünen ama kısmen de olsa İslam içine de sızan bir yapılanmadır. Avrupa’nın ortaçağ zihniyeti tamamen bu fikrin ürünüdür. Akıl,duyumlar ve tecrübe tamamen dışlanmış müthiş bir dogmatizm meydana çıkmıştır. Kilise bunu otoritesini sağlamlaştırmak için kullanmıştır. Zira akıl ve tecrübe devreye girse insanlar taklit ve tutuculuktan kurtulacak ve kiliseyi sorgulamaya başlayacaktı bununda Kilise otoritesi için hiçte iyi olmayacağı aşikardır.

Semavi kitaplar insanların akıl, kalp ve duyu organlarını aydınlatmak ve yol göstermek için Allah tarafından gönderdiği tamamlayıcı bir unsurdur. Yoksa insanları sömürmek, uyutmak ve taklide mahkum etmek için gönderilmiş unsurlar değillerdir.Yani buradan şu sonuç çok net olarak anlaşılıyor ki ayet aklı ,akıl kalbi, kalpte insanın alemini aydınlatmakta bir metot ve hiyerarşidir, bu metot ve sıralama atlanır ya da bozulursa formülde bozulmuş olur. O zaman insanın rotası kaybolur. Ve dalalet ve batıla düşmek kaçınılmaz olur. Bu yüzden başta ayet sonra akıl sonra aşk beraber el ele verirse insan-ı kamil tezahür eder. Ayet aklın rehberi akıl kalbin rehberi kalp de insanın hayatının rehberidir.

Maalesef İslam aleminde de bu tarz dogmatik nakilci bidat fırkaları türemiştir. Bunlar ayetin zahirini esas alıp aklı ve kalbi inkar ederek donuk bir din anlayışını kabul ettiler. Bu yüzden taklit, taassup, yeknasaklık, tekfir, ihtilaf, zihni daralma, terör, gibi illetler bu dogmatik nakilci din algılamasının neticeleri olarak tezahür etmişlerdir. Bunlar tarihte haricilik, şimdi Vehhabilik ve Neo Selefçilik akımlarıdır. Ama cadde-i Kübra olan Ehl-i sünnet ise bu aşırı dogmatik anlayışları reddederek tarikat ve tasavvuf mesleklerini kabul etmişlerdir. İslam aleminin genel anlayış ve tutumu budur.

Sonuç olarak, insanın mutlak doğru bilgiye ulaşmasında yukarıda sayılan her bir araç ve vasıta gerekli ve elzemdir. Bunlardan birisi atlanır ya da inkar edilirse doğru bilgiye ulaşmak imkansız olur. İnsanlık kendi içinde bu vasıtalar etrafında kümelenip birini esas alırken diğerini inkar etmiştir. Buda insanların ekserisini dalalet ve küfürden kurtaramamıştır. Bu yüzden Allah insanları aydınlatmak ve hakkı tesis etmek için Kur'an ve Hazreti Muhammed (sav)’i göndermiştir. Kur'an ve sünnet insanların elinde olan akıl, kalp, duyu organlarını nerde ve nasıl kullanacağını istikamet üzere tarif ve tespit etmiştir. Bize düşen bu bilgi kaynağına ve bilgi araçlarına gereken değeri verip istikamet üzere kullanmaktır. Yoksa birini esas alırken diğerini dışlayıp inkar etmek istikamet değil idlaldir.

(1) bk. Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Üçüncü Şule.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

Fatih akbal
''Nasıl akıl insanın bir cihazı ise insan bu cihaz ile kainat kitabını okuyorsa, kalpte insanın başka bir cihazıdır, kalpte başka alemleri okuyan ve o alemlerle iletişim kuran önemli bir cihazdır.'Çok güzel tespitleriniz.' yanlız kanaatim sudur ki bir budist hrıstıyan musevi vs islamın yasak ettiği günahlardan kaçınsa ve kendi inancıyla yasamıs olsa kalp gözü açılmaz yanlız islam dinine girmiş gunahlardan sakınıp salıh amel isleyen ibadet eden insan iman da derinlere inecegınden kalp gözü acılır ve Allahın sevdiği kulu olduğundan gaybdan dahi haberdar olur ben buna şahitlik ettim bu yüzyılda kalbin anahtarı kuran ve sunnettir.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
zerre16

Bilginin kaynağı esma-yı İlahiyedir.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...