Block title
Block content

Bilim-İman İlişkisi ve İnsanlığın Geleceği, Said Nursi'nin Görüşleri Işığında

 

Din ve bilim, insanlığın tarihsel oluşum ve evrelerinde insan üzerinde en etkin rol oynayan, bizzat kendi varlığı hakkındaki inancı kadar gerçek iki realitedir. Dinamik bir karakter taşıyan ve sürekli gelişen bilim ve onun ürün veren yönünü oluşturan teknolojinin, artık insanın hayatında, dünya görüşünde ve yaşam tarzında vazgeçilmez bir yere sahip olduğu aşikârdır. Dinin de bir bütün olarak değer üretmek başta olmak üzere, nihai açıklamalar ve anlamlandırmalar konusunda insanı geçmişten geleceğe uzanan varoluşta, hiç bir zaman yalnız bırakmayacağı son iki yüzyıldaki yaşanan deneyimlerden sonra daha iyi anlaşılmış gözükmektedir. O halde insanoğlunun bu iki gerçekten birini tercih etme hakkı yoktur. O her ikisine de muhtaçtır. Onlardan birinin diğerine tercih edilmesi veya ihmal edilmesi beraberinde çok büyük sıkıntılar doğuracaktır. Bediüzzaman Said Nursî bu gerçeği

“İlimsiz din topal, dinsiz ilim kördür”[1]

sözü ile özetlemektedir. Aslında bilimi dinden veya sanatı ve ahlakı dinden ayırmak, insanın kişiliğini parçalamakla aynı anlama gelmektedir. Çünkü din, bilim, ahlak ve sanat insan fıtratını oluşturan temel fenomenlerdir. Bunlar insan şuurunda birlikte yaşanır veya arka arkaya akıp gider. Sağlam bir kişiliğe; dolayısıyla sağlam bir cemiyet yapısına sahip olabilmek için bunların arasına sunî duvarlar örülmemelidir. Aksi halde şu an pozitivist/materyalist dünya görüşlerinin hâkim olduğu toplumlarda açıkça görüldüğü gibi, kişilikler parçalanır ve yaratılmış varlıklar arasında müstesna bir konuma yükseltilmiş olan insan sıradan basit bir eşya konumuna düşer.

Bu iki temel realitenin (bilim ve dini inançlar) insanın var olduğu her yer ve zamanda çoğu kez birbiriyle uyumlu olduğu, bazen de karşı karşıya getirildiği bilinmektedir. İnsanlığın böylesine kendine yakın olan iki konuda olumlu veya olumsuz şeyler söylememesi düşünülemezdi. Ne var ki bu konudaki düşünceler ve tartışmalar, sıradan basit tartışmalar olmakla kalmamış; ulusların ve uygarlıkların hayatında olumlu veya olumsuz yeni yönelimler kazanmalarına neden olmuştur. İnsanın gereksinimlerini karşılayabilmesi ilimde göstereceği başarıya bağlıdır. Bu durum, ilim ile dini zihniyetin birbirine karşı alacağı tavır ile doğrudan ilişkilidir. Tarih boyunca aklın etkin bir şekilde kullanılması gereken sahalarda, batıl veya tahrif edilmiş dini inançların hâkim kılındığı çevrelerde, mutlaka din ile bilim çatışma halinde olmuştur. Bu konuda en kötü deneyim ortaçağ Hıristiyan dünyasında yaşanmıştır. XVI. yüzyıldan itibaren bilgi felsefesindeki değişim ile birlikte Avrupa’da din-bilim ilişkisi çatışmacı bir sürece girmiştir. XVIII. yüzyıl başlarından itibaren de bilim taraftarları her geçen gün güçlenmiştir. Netice itibariyle din -tabiri caizse- kiliseye ya da vicdanlara hapsedilmiştir. Bilim adamları orta çağlarda kilisenin bilim çevrelerine uyguladığı baskı ve işkencelerin yeniden horlatılmaması için bütün teori ve görüşlerini dinden uzak bir anlayışta gerçekleştirdiler.

Tenkitçi düşüncenin büyük mesafe aldığı bir dönemde zuhur eden İslam ile bilim arasında, uzun süre ciddi anlamda bir çatışma söz konusu olmadı. Ancak sonraki dönemlerde yaşanan bazı sosyal ve siyasal olaylar, çevre kültürlerin etkisi gibi nedenlerle bilimsel gelişmelerde olması gereken düzeye ulaşılamadı. Son devrin seçkin İslam âlimlerinden Said Nursî modern çağda Avrupa’da gerçekleştirilen tek yönlü/maddi uygarlığın doğurduğu sıkıntıların doruk noktaya ulaştığı dönemde yaşadı. Yaşanan sıkıntıların dalga dalga İslam toplumlarını da sardığını gören Said Nursî, çözüm yolu olarak Kur’an’ın mutlaka dünya kamuoyuna takdim edilmesi gerektiğini haykırdı. O yazdığı eserlerde sahih vahiy bilgisi ile sarih aklın ve bilimin asla çatışmayacağını ispat etmeye çalıştı. Biz bu tebliğimizde öncelikle bilim ile dinin birbirinden ayrılmasının hatta birbirine düşman gibi telakki edilmesinin doğurduğu neticeleri inceleyeceğiz. Daha sonra bu düşmanlığın yapay olduğunu özellikle İslam dini açısından konuya bakıldığında din ile bilimin et ile kemik kadar birbirine muhtaç olduğunu, insana uygun bir uygarlığın din ile bilimin uzlaşı içerisinde olduğu zamanlarda gerçekleşebildiğini göstermeye çalışacağız. Bunu daha çok Bediüzzaman Said Nursî’nin bu konudaki görüş ve düşünceleriyle değerlendireceğiz. Fakat tarihsel arka plânın konumuzla alakalı yönlerini gözden geçirdikten sonra konuya girmemizin daha isabetli olacağına inanıyoruz.

Din-Bilim İlişkisinin Tarihsel Arka Planı

İnsanlığın kadim dönemlerinde Hint, Çin, Mısır ve Yahudi toplumlarında genel anlamda din-bilim çatışmasından bahsetmek mümkün değildir. O dönemlerde söz konusu toplumlarda ilim ile düşünce, mitoloji ve din kaynaklıdır. Bilimsel denilebilecek unsurlar, din ve mitolojilerden ayrı olarak değerlendirilmemiştir. Çünkü o dönemlerde bir paradigma oluşturacak düzeyde evren ile ilgili bilgiler mevcut değildir. Bu durumun doğal sonucu olarak tenkitçi düşünce henüz uyanmamıştır.[2] Bu sebeple mezkûr toplumların din anlayışlarıyla akıl arasında bir çekişmeden bahsetmek mümkün değildir.

Doğanın ve olguların rasyonel ve eleştirel bir düşünce ile araştırılmaya başlandığı devrin Antik-Yunan çağı olduğu savı genel kabul gören bir görüştür. Bu dönemde karışık ve hedefsiz gibi görülen evrenin içinde belirli bir nizam, gaye ve hikmetin var olduğu düşüncesi ve bunu düzenleyen evrensel bir ilke veya gücün varlığını kanıtlama çabaları ciddi boyutlara ulaşmıştır.[3] Böyle olmasına rağmen o dönemde de din bugünkü anladığımız anlamda ilim ile yani insanlığın elde ettiği tüm pozitif ilimlerle mücadele halinde olmamıştır.[4]

Din ile ilimin karşılıklı duruşları ve ilişkileri açısından üzerinde en çok eleştiri yapılan dönemin Batı ortaçağı olduğu bilinmektedir. Yaklaşık on beş asır gibi uzun bir döneme inhisar eden bu dönem, gerek deneysel ilimler, gerekse özgür düşünme yönünden çok kısırdır.[5] Bir devrin kültür yapısı o devrin din anlayışı ile yakın alakalıdır. Batıda ortaçağ kültürü, dünya-âhiret dengesini kuramamıştır.[6] Hıristiyan otoriteleri, hayatın tamamına hâkim olmak istemişlerdir. Fakat böyle olunca iradenin ve kalbin ihtiyacını karşılamanın yanında zekânın ihtiyaçlarına da yanıt vermek zorunda kalmışlar, bunun için de o dönemin zekâsı sayılan ve açıklık, mantık ve ahengin temsilcisi olan Yunan ilmi ve felsefesine sığınmışlardır. Böyle olunca Hıristiyanlık, kendisini Yunan felsefesine borçlu olduğu bir şekle bürüyerek zekânın ihtiyaçlarına yanıt vermeye çalışmıştır.[7] Fakat felsefeye ve düşünce hayatına dini akideleri desteklediği oranda müsaade edilmiştir. Orta çağ boyunca eğitim-öğretim kilise okullarına bağlı, dünyadan elini çekmiş rahiplerin ve münzevilerin doğrudan ruhani nesiller yetiştirmesine inhisar etmiştir. İlimde metot, neticesiz kıyas ve skolastik münakaşalar şeklinde olmuş, bunun için okuma-yazmaya önem verilmezken, dinlemek ve ezberlemek teşvik edilmiştir.[8] Tevrat’taki tekvin kıssasından varılan sonuca göre zaten yaratılışının bininci yılında dünyanın sonu gelecekti. Bunun için kilisenin inanç ve düşüncelerine hizmet etmeyen her türlü felsefi ve ilmi çabalara karşı gelindi. O zaman dünya ile ilgili ilimler adeta putperestlikle bir sayıldı.[9]

Bu zihniyetin doğal sonucu olarak, hem ilahiyat sahasında hem de kozmogoni ile ilgili pek çok konuda akıl ile uzlaştırılması mümkün olmayan pek çok dogma kabul edilmiştir. Aslî suç, insanın kendisini İsa ile aynileştirmesi halinde asli suçtan kurtulacağına inanma ve teslis inancı gibi dogmalar asıl olmak üzere daha pek çok dogmatik inançlar ihdas edilmiştir. Mesela Kilise İsa’nın vekili sayılmıştır. İsa’yı Tanrı saymakla kiliseyi temsil edenler, kendilerini yeryüzünde her şeye kadir Tanrı’nın hatadan korunmuş vekilleri saymışlardır. Bu gelişmeler sonucunda kiliseyi temsil eden kişilerden birçoğunun ermişliğine ve bunların tabiat kanunlarını değiştirebileceğine inanıldı. Bu düşünce beraberinde varlıklar arasındaki sebeplilik düşüncesinden uzaklaşmaya yol açmış,[10] deney ve gözleme yönelik çabalar sürekli engellenmiş, insan aklı ne zaman evrende bir şeyi anlamaya yönelse veya gözler onu tetkik etmeye kalksa hemen önüne Tevrat ve İncil konmuştur. Gerçek imandan sapma endişesinden dolayı akla yönelik her konunun ancak kilise babalarından öğrenilebileceği ileri sürülmüştür. Kurtuluşun düşünceyi terk etmek ve teslim olmakla mümkün olacağı mukaddes kitabın, insanlığın ulaşabileceği bütün bilgileri kapsadığı, akıldan kaynaklanan bilgilerin gururlanma vesilesi olduğu, vaktiyle Allah’ın yarattığı ve idare ettiği şeylerin seyrine karışmanın şeytani bir davranış olacağı iddia edilmiştir. İnsan vücudunun Ruhu’l-Kudus’ün tapınağı olduğu, dolayısıyla teşrih edilemeyeceği düşüncesi de tıp ilminin geri kamasına neden olmuştur.[11]

Bütün bu düşünce ve inançlar, yalnız doğayı seyretmekle yetinmeyen aktif bir ilim düşüncesini ve insanın tabiatta olmayanı elde etme inanç ve gayretini karşı konmaz bir şekilde engellemiştir. Akıl ile iman birbiriyle bağlantısız, çoğu konuda birbirine düşman hale getirildikten sonra, kilisenin onayladığı inançlar ve bu inançlar çerçevesinde oluşturulmuş dünya görüşü aklın ve bilimin önüne geçirilmiştir.[12] Elbette doğal olarak bu düşünce ve inançların hâkim olduğu bir toplumda din ile bilim çatışır ve her iki tarafın savunucuları oluşur. Nitekim böyle olmuş, önce kilisenin uygulamalarına içten içe karşı çıkan ve dini hayatta gönül dindarlığını savunan mistik düşünürler ortaya çıkmış, XVI. asırdan itibaren de hümanist hareketlerle birlikte kilisenin temsil ettiği dini zihniyete karşı çıkan, özgür düşünce ve bilimi savunan kesimler oluşmuştur. Kilise babalarının otoritelerini kaybetmemek için muhalifleri susturmak maksadıyla kurdukları engizisyon mahkemeleri ve bu mahkemelerde alınan kararlarla binlerce insanın yakılarak cezalandırılması[13] bilim-din çatışmasını doruk noktaya ulaştırmıştır. Fakat bu çatışmada hep bilim taraftarları kazanmış ancak onlar da kiliseden intikam alırcasına dini bilimden uzaklaştırmışlardır. Böyle bir bilgi felsefesiyle kurulan Modern Batı medeniyeti maneviyattan yoksun tek yönlü bir medeniyet şeklinde tezahür etmiştir.

Ümmi denilebilecek bir toplum içinde doğmuş olan İslamiyet, günün ilimlerine temas ettiği gibi o gün hiç kimsenin düşünemeyeceği fikirlere de temas ederek insan aklını uyandırmış, düşünce için yeni ufuklar açmıştır. Kur’an’ın okunup yazılması ve anlaşılması için Arapça başta olmak üzere diğer dilleri ve dinleri araştırmak, Allah-âlem, Allah-insan ilişkisi hakkında bilgi edinme ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu durum tefsir, hadis, fıkıh ve kelam gibi dini ilimlerin yanı sıra hikâye, kıssa, siyer, meğazi, felsefe gibi ilimlerin doğmasına neden olmuştur. Öbür taraftan insanlığın bilim adına ortaya koyduğu ancak ortaçağ Avrupa’sında skloastik düşüncenin üzerini kapattığı bilgiler yeniden gün yüzüne çıkarılırken bir taraftan da Kur’an’ın teşvikiyle fizik, kimya, matematik, astronomi gibi doğa ilimlerinde önemli gelişmeler sağlanmıştır. Bu alanlarda yetişmiş ilim adamları ve onların eserleri bunun en bariz delilleridir.[14]

Ortaçağ İslam dünyasının bugünkü bilimler açısından arz ettiği önemi en ciddi şekilde inceleyen bilim adamlarından biri olan Fransız F. Rosenthal’a göre İslam’da olduğu ölçüde hiç bir inanç sisteminde din-bilim kaynaşması ayrılmaz bir şekilde gerçekleşmemiştir.[15] Din-bilim ilişkisi konusunda çatışmacı görüşü savunan ünlü bilim tarihçisi J.V. Draper bile Hıristiyan Batı dünyasında XIX. yüzyılın sonlarında bilim-din kavgasına neden olan konuların, İslam âleminde daha XI. yüzyılda tartışılmış olduğunu ve bu konuların hiç bir çatışmaya ve kavgaya neden olmadığını söyler.[16] Beyrunî (ö. 440/1048)’nin Müslümanların dışındaki bazı din veya bilim adamlarının kendi sahalarıyla ilgili konuları destekleyebilmek için nasıl zorlama tefsirlere gittiklerinden şikâyetçi olması, İslam’ın IV. asrında bilimdeki objektifliğin ve bilimsel düşüncenin hangi aşamada olduğunu gösteren en iyi örneklerden biridir.[17]

İslam âleminde kurulan bilim-din ilişkisindeki bu denge XI. yüzyılın sonlarından itibaren bozulmaya başlamıştır. Bazen akıl dinin sahasına müdahale etmiş, bazen de bilimin sahasına giren konulara dini/metafizik izahlar getirilmiştir. Batı’da Rönesans’la birlikte deneysel ilimlerde büyük gelişmeler olurken, medreseler gerekli atılımları yapamamış, kendi bünyesinde gerekli yenilikleri gerçekleştirememiştir. Medrese programına birçok yeni ilim girmesi gerekirken bu yapılamamıştır. Bu dönemin temel özelliği olarak önceki eserlerin şerh ve haşiyeciliği ön plâna çıkarılmıştır. Böyle olunca belli metinlerin etrafında dönüp dolaşılmış, güncel problemlerden süreli uzak kalınmıştır. Bu beraberinde taklitçiliği getirmiştir.[18] Hıristiyan Batı âleminin, seküler bir anlayışla doğa ilimlerinde önemli bir aşamaya ulaştığı dönemde İslam kültür ve medeniyetini temsil eden Osmanlı toplumu bilimsel ve kültürel canlılığını yitirmiş, medreselerde artık fen bilimleri ve felsefe okutulmaz olmuştu.[19] Fakat askeri sahadaki başarılar devam ettiği için bilimsel çalışmalardaki ihmalin sonuçları hızlı bir şekilde ortaya çıkmamış; ancak XVII. yüzyılın sonlarında askeri sahadaki yenilgiler bu durumu açıkça gözler önüne sermeye başlamıştı. Bunun sonucu Batı’ya karşı her yönüyle ilgi duyulmaya başlandı. Batı ile çeşitli vesilelerle kurulan münasebetlerde üstünlüğün bilim ve teknolojiden geldiği kanaati hâsıl olunca, kültürel münasebetler artarak devam etti.[20] İlk dönem Osmanlı aydınlarından bazıları, Avrupalıların çeşitli ilimlerle ilgili bilgi ve düşüncelerinden ziyade bu ilimlerin pratik neticelerine yönelmeleri bilim ve teknoloji sahasında Batı ile aralarındaki mesafenin iyice açılmasına sebep oldu.[21] Diğer taraftan XIX. yüzyılda Batılı entellektüel çevrelerde şöhret bulan materyalist/pozitivist akımlar, Osmanlı aydınlarını etki altına almayı başardı. Söz konusu aydınlar, askeri ve teknik eğitim başta olmak üzere edebiyat sanat ve düşüncede batılılaşmanın gereği hususunda fazla tereddüt göstermedikleri gibi, dinin (İslam’ın) terakkiye mani olduğunu iddia etmeye başladılar. Böylece din-bilim çatışması Osmanlı toplumunda da hararetli bir şekilde tartışılmaya başlandı.

İslam dünyasında bu olumsuz durumun giderilmesi için, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tekrar canlılık kazandırılmaya çalışılmıştır. Hindistan ve Pakistan’da Seyyid Ahmed Han, Muhammed İkbal, Mısır’da Muhammed Abduh ve öğrencileri, Türkiye’de Bediüzzaman Said Nursî, Namık Kemal ve M. Akif’ gibi mütefekkirlerin öncülüğünü yaptığı süreçte pek çok düşünür din-bilim ilişkisindeki dengesizliğin giderilmesi için çaba sarf etmişlerdir.[22] Günümüzde bu problem, kimi Müslüman aydınlar tarafından bilginin İslâmileştirilmesi kavramıyla tartışılırken kimi aydınlar da öncelikle İslam Dini ile bilimin uyum içerisinde olduğunun dünya kamuoyuna gösterilmesi gerektiğini savunmaktadırlar.[23]

Said Nursî’nin Seküler Bilim Anlayışıyla Kurgulanmış Batı Medeniyetine Eleştirisi

Düşünce tarihindeki önemli kırılma noktalarının bilgi felsefesindeki değişimlerle paralellik gösterdiğini söyleyebiliriz. Epistemolojideki değişimler, kısa sürede kendisini felsefe, kozmoloji, sosyoloji, psikoloji vb bilimlerde hissettirmekte, zamanla bu ilimlerdeki değişimler sosyal hayata taşınmaktadır. Rönesans hareketi ile yeni bir forma giren Batı medeniyeti, bilgi felsefesindeki değişimle ortaya çıkmış ve bugüne kadar insanlığın hayatına derinlemesine nüfuz etmiş ve en büyük etkiyi yapmış olan bir uygarlıktır. O, bütün insanlık için kendi hayat telakkisi doğrultusunda evrensel olduğunu iddia ettiği değerler ve normlar üretmiştir. Fakat bu değerler ve normlar özellikle dini inançlardan dine dayalı ahlakî ölçülerden uzak tutulmaya çalışılmıştır.

XI. yüzyıl ile XIII. yüzyıl arasında bazı Arapça eserlerin Latinceye çevrilmesi, köklü bir entelektüel değişikliğe yol açmış, ortaya çıkan süreçle rasyonalizm, Augustinyen ilahiyatının yerini almış; gittikçe baskısını arttıran rasyonalist çevre, Hıristiyanlığın marifet ve metafizik boyutunu günden güne boğarak basit murakabeye dayanan tümdengelimci bilim ve tabiat görüşünü bir kenara itmiştir. Özellikle İbn Rüşd’ün rasyonalist felsefesi, Batı’da yaygınlaş­tıkça deist/rasyonalistik teoloji, metafiziğin yerini almış, izleyen dönemde de hayat seküler bir yapılanmaya doğru yönelmiştir.[24] Böylece, sembolik, murakabeci tabiat anlayışı ortadan kalkmış ve yerini büyük ölçüde rasyonalistik ve ampirik görüşe bırakmıştır.

Bilgi felsefesindeki bu değişim kısa sürede tabiatta işleyen Allah’ın yasalarının keşfedilmesini sağlamıştır. Tabiatta işleyen yasaların keşfi beraberinde teknolojik icatların ve keşiflerin önünü açmıştır. Buharlı gemilerin ve pek çok mekanik alet ve edavatın icadı ile Batılılar dünyanın her bölgesine giderek pek çok yeri sömürgeleştirmişlerdir. Sömürgeleştirilen bölgelerin çoğu Müslümanlara ait coğrafyalardır. Batılılar sömürge bölgelerinde hâkimiyetlerini uzun süre sürdürebilmek için Müslümanların ahlaki ve manevi değerlerini yok etme adına çok çeşitli planlar yapmışlar ve bunları uygulamışlardır.

Bu gerçeklerin farkında olan Said Nursî böyle bir medeniyet anlayışına karşı isyan ederek şöyle haykırıyor:

“Eğer medeniyet böyle haysiyet kırıcı tecavüzlere ve nifak verici iftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerine ve şeytancasına mugalâtalara ve diyanette lâübâlicesine hareketlere müsait bir zemin ise, herkes şahit olsun ki, o saadet-saray-ı medeniyet tesmiye olunan böyle mahall-i ağrâza bedel, vilâyat-ı şarkiyenin, hürriyet-i mutlakanın meydanı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet çadırlarını tercih ediyorum. Zira bu mim'siz (aşağılık) medeniyette görmediğim hürriyet-i fikir ve serbesti-i kelâm ve hüsn-ü niyet ve selâmet-i kalp, şarkî Anadolu'nun dağlarında tam mânâsıyla hükümfermadır.”[25]

“Medeniyetten istifam, sizi düşündürecek. Evet, böyle istibdat ve sefahete ve zilletle memzuç medeniyete, bedeviyeti tercih ediyorum. Bu medeniyet, eşhası fakir ve sefih ve ahlaksız eder. Fakat hakikî medeniyet, nev-i insanın terakki ve tekemmülüne ve mahiyet-i nev'iyesinin kuvveden fiile çıkmasına hizmet ettiğinden, bu nokta-i nazardan medeniyeti istemek, insaniyeti istemektir.”[26]

Uluslararası kurumların adeta sanayileşmiş zengin ülkelerin çıkarlarını koruma konumuna getirilmesi, dolayısıyla gelir dağılımındaki adaletsizlikler, her geçen gün zenginlerin servetlerine daha çok servet katmaları, fakirlerin de daha çok fakirleşmesi, bazı Afrika ve uzak doğu ülkelerinde milyonlarca insanın çok kötü şartlarda hayatını sürdürmesi hatta bir kısmının açlıktan ölmesi, çevre kirliliğinin hat safhaya ulaşması, yaşadığımız arz küresinde ekolojik dengenin bozulma sürecine girmesi, aile müessesesi gibi insanlık için aksi asla düşünülemeyecek değerlerin cinsel özgürlük adına feda edilmesi, pek çok ülkede ekonomik çıkarlar nedeniyle bilinçli olarak toplumsal problemlerin körüklenmesi ve bunun sonucu şiddetin ve terör olaylarının artması gibi pek çok problemin artarak devam ediyor olması, Bediüzzaman Said Nursî’nin feryadını haklı çıkarmaktadır. Tabi ki bütün bu olumsuzlukların gerisinde vahiy bilgisinden uzak sadece akıl ve deney bilgisini esas alan bir bilgi felsefesiyle kurgulanan dünya görüşü vardır.

Said Nursî’ye Göre Din Karşıtı Batı Medeniyetinin Geleceği

Tarihi bilgiler ve arkeolojik araştırmalar, insanın tarih sahnesine çıkışından itibaren, bedevilikten medeniliğe, göçebelikten yerleşik hayata kadar kat ettiği her aşamada sürekli olarak, iyiliği ve mutluluğu gerçekleştirebilen, kötülükleri ve mutsuzlukları uzaklaştırabilen yüce bir ilaha inanmak suretiyle bir din edindiğini göstermektedir. Bu inanç, bazı toplumlarda tevhid akaidine göre gerçekleşirken, bazılarında farklı varlıklara bağlanma ve tapınma şeklinde gerçekleşmiştir.[27] Her halükarda insanlar Yüce Yaratıcıya ve dine inanmışlardır. Fakat Avrupa’da Rönesans ve reform hareketleri ile başlayan süreçte inkârcılığın en uç noktasını temsil eden ateizm, hayli yaygınlık kazanmıştır. Ateizm, her devirde bazı toplumlarda marjinal grupların savunduğu bir düşünce iken, ifade ettiğimiz dönemden itibaren Batı’da asıl durumuna gelmiştir. Bu akım, XIX. yüzyılın başlarından itibaren geniş kesimler tarafından benimsenmiş ve bu durum XX. yüzyılın ortalarına kadar devam etmiştir.[28]

Dinin insan ve toplum hayatındaki yeri yukarıda ifade ettiğimiz gibi vazgeçilmez bir değere sahip iken, modern çağda ortaya çıkan dini özellikle de vahiy bilgisini inkâr eden sistemlerin ve bu sistemler üzerine kurulu medeniyet anlayışının uzun süre devam etmesi beklenemezdi. Nitekim öyle oldu XX. yüzyılın ortalarından itibaren yeniden insanlar dine ve dini değerlerden beslenen ahlak anlayışlarına yöneldiler. Bu yöneliş özellikle XXI. yüzyıl başlarında büyük ivme kazanmış durumda.

Said Nursî bu anormal durumun asla böyle devam edemeyeceğini insanın kâinattaki şerefli mevkiinden ve kâinatın yaratılış gayesinden hareketle şöyle ifade ediyordu:

“Acaba hiç mümkün müdür ki, nev-i beşer, şekavetiyle bu kadar fenlerin şehadetini cerh edip, bu istikrâ-i tâmmeyi kırıp, meşiet-i İlâhiye’ye ve kâinatı içine alan hikmet-i ezeliyeye karşı temerrüd edip, şimdiye kadar ekseriyetle yaptığı gibi, o zâlimane vahşetinde ve mütemerridâne küfründe ve dehşetli tahribatında devam edebilsin? Ve İslamiyet aleyhinde bu halin devam etmesi hiç mümkün müdür? Ben bütün kuvvetimle, hadsiz lisanım olsa, o hadsiz lisanlarla kasem ederim ki, âlemi bu nizam-ı ekmel ile, bu kâinatı zerreden seyyarata kadar, sinek kanadından semavat kandillerine kadar nihayet bir hikmet-i intizam ile halkeden Hakîm-i Zülcelâl’e ve Sâni-i Zülcemâl’e o hadsiz lisanlarla kasem ediyoruz ki, beşer hiçbir cihetle bütün enva-i kâinata muhalif olarak ve küçük kardeşleri olan sair tâifelere zıt olarak kâinattaki nizama, küllî şerleriyle muhalefet edip nev-i beşerde şerrin hayra galebesine binler senede sebep olan o zakkumları yiyip hazmetmesi mümkün değil.”[29]

Said Nursî dünyaya hâkim olan Batı medeniyetini, Allah Teala’nın mükemmel bir şekilde yarattığı kainat sarayında girmiş, en berbat, en perişan ve en zararlı ve önemsiz bir hırsıza benzetmekte ve ancak bir hırsızın hırsızlık için girdiği evde ne kadar durabiliyorsa imansızlık üzere kurulmuş Batı medeniyetinin ömrünün de o kadar kısa olacağına inanmaktadır:

“Bunun imkânı ancak ve ancak bu farz-ı muhal ile olabilir ki, beşer bu âleme emanet-i kübrâ mertebesinde ve halife-i rûy-i zemin makamında sair envâ-ı kâinata büyük ve mükerrem bir kardeş olduğu halde en edna, en berbat, en perişan, en muzır ve ehemmiyetsiz, hırsızcasına ve dolayısıyla bu kâinat içine girmiş, karıştırmış.” “Bu farz-ı muhal, hiçbir cihetle kabul olunamaz. Bu hakikat için, elbette bu yarım burhanımız netice veriyor ki, âhirette cennet ve cehennemin zarurî vücutları gibi hayır ve hak din istikbalde mutlak galebe edecektir. Tâ ki, nev-i beşerde dahi sair neviler gibi hayır ve fazilet galib-i mutlak olacak. Tâ beşer de sair kâinattaki kardeşlerine müsâvi olabilsin ve sırr-ı hikmet-i ezeliye nev-i beşerde dahi "takarrur etti" denilebilsin. Elhasıl: Madem mezkûr kat'i hakikatlarla bu kâinatta en müntehap netice ve Halık’ın nazarında en ehemmiyetli mahlûk beşerdir. Elbette ve elbette ve hayat-ı bakiyede cennet ve cehennemi, bilbedahe, beşerdeki şimdiye kadar zâlimane vaziyetler cehennemin vücudunu; ve fıtratındaki küllî istidâdat-ı kemaliyesi ve kâinatı alâkadar eden hakaik-i imaniyesi, cenneti bedahetle istilzam ettiği gibi, her halde iki harb-i umumî ile ettiği ve kâinatı ağlattıran cinayetleri ve yuttuğu zakkum şerleri hazmetmediği için kustuğu ve zeminin bütün yüzünü pislendirdiği vaziyetiyle, beşeriyeti en berbat bir dereceye düşürüp bin senelik terakkiyatını zir ü zeber etmek cinayetini beşer hazmetmeyecek. Her halde çabuk başında bir kıyamet kopmazsa, hakaik-i İslamiye beşeri esfel-i safilîn derece-i sukutundan kurtarmaya ve rûy-i zemini temizlemeye ve sulh-u umumiyi temin etmeye vesile olmasını Rahman-ı Rahîm'in rahmetinden niyaz ediyoruz ve ümit ediyoruz ve bekliyoruz.”[30]

Bu bağlamda Said Nursî’nin şu meşhur sözünü de hatırlamalıyız:

“Avrupa bir İslam devletine, Osmanlı Devleti de bir Avrupa devletine hâmiledir. Bir gün gelip doğuracaklardır.”[31]

Bediüzzaman bu sözünü Meşrutiyet’ten önce söylemişti. Nitekim söyledikleri kısa bir zaman sonra tahakkuk etmeye başladı. Meşrutiyet devrinde, şeâir-i İslamiye’ye muhâlif pek çok ecnebi âdeti taklit edilmeye başlanmış ve gittikçe çoğalmış ve yerleşmiştir. Öbür taraftan Avrupa’da her geçen gün artan oranda Kur’an’a ve İslamiyet’e karşı gösterilen hüsn-ü alâka fevc fevc İslamiyet’i kabul etmek gibi hâdiseler, o ihbarı tamamıyla tasdik etmektedir.

Alex Carrel’e göre Batı uygarlığı insan fıtratına aykırı bir şekilde kurulmuştur. Böyle olunca onun uzun süre hâkimiyetini sürdürmesi ilahi irade ile bağdaşmaz. Said Nursî ise bu gerçeği şöyle ifade ediyor:

“Çirkinlik, çirkinlik için kâinata girmemiş; belki güzelliğin bir hakikati çok hakikatlere inkılâp etmek için, çirkinlik bir vâhid-i kıyasî olarak hilkate girmiş. Şer, hattâ şeytan dahi, beşerin hadsiz terakkiyatına müsabaka ile vesile olmak için beşere musallat edilmiş. Bunlar gibi, cüz'î şerler, çirkinlikler, küllî güzelliklere, hayırlara vesile olmak için kâinatta halkedilmiş. İşte, kâinatta hakikî maksat ve netice-i hilkat, istikra-i tâmme ile ispat ediyor ki, hayır, güzellik ve tekemmül esastır ve hakikî maksut onlardır. Elbette beşer, bu kadar zulmî küfriyatlarıyla zemin yüzünü mülevves ve perişan ettikleri halde, cezasını görmeden ve kâinattaki maksud-u hakikîye mazhar olmadan dünyayı bırakıp yokluğa kaçamayacak, belki cehennem hapsine girecektir.”[32]

Bilimin Kitab-ı Mukaddes/Tevrat ve İncil ile Uzlaşması Mümkün müdür?

Rönesans’la başlayıp aydınlanma felsefesi ile kendi mantığı içinde evrenin izahı konusunda belli derecede olgunluğa erişen modernizmin bilgi felsefesinde din-bilim ilişkisi konusunda “çatışmacı”, “ayrışmacı” görüşler olmak üzere iki temel yaklaşım ortaya çıktığı bilinmektedir. Pozitivizm, evrimci ve felsefi natüralizm gibi isimlerle de bilinen, çatışmacı görüşü savunanlara göre bilim ile din arasında tam bir çatışma, çelişki veya zıtlık söz konusudur. Bunlar aynı alanlarda egemenlik için rekabet ve savaş halindedirler. Bu savaşta bilim haklı ve doğru, din haksız ve yanlıştır. Din bilime haksız ve gereksiz sorunlar çıkarmaktadır. Bilim aklı, aydınlığı deneysel araştırmaları, özgür düşünceyi, gerçek değeri temsil ederken; din kör inanç, karanlık, bilgisizlik, bağnazlık ve hoşgörüsüzlük anlamına gelmektedir. R. Descartes (1596–1650)’in düalist düşünceleriyle tartışılmaya başlanan ve son dönemlerde neo-ortodoksi, eksizistansiyalizm, neo-pozitivizm gibi bazı teolojik ve felsefi akımlarca savunulan ayrışmacı (kompartımanist) görüşe göre ise, din ile bilimin arasında tam bir farklılık ve bölümleşme söz konusudur. Bu iki insani fenomenin yöntemleri, alanları ve amaçları birbirinden tamamen farklıdır. Aralarında bu kadar farklılık olan bu iki etkinliğin bir çatışmaya girmesi düşünülemez.[33] Fakat bu düşünceyi savunanlara göre ilim ile din veya dini inançlara dayalı bilgiler asla birbirine karıştırılmamalıdır. Aksi durum bilimsellikten uzaklaşma anlamına gelmektedir. Modern çağ Avrupası’nda bu ikinci görüş daha çok taraftar bulmuş ve bu anlayış hayata aktarılmıştır. Her hangi bilimsel bir gerçeklik açık bir şekilde imanı güçlendirecek mesajlar çağrıştırıyor olsa bile bu tür konulara girmek bilimsellikten uzaklaşma olarak değerlendirilmiştir. Bu yaklaşım bilim adamları tarafından eşyaya ve olaylara hikmet boyutu ile de bakılabileceği seçeneğini kaldırmış sadece eşya ve olaylar yakın sebepleri itibariyle değerlendirilmiştir. Sonuçta bu anlayış ile modern çağda ateist fikirleri yaygınlık kazanmıştır.

Bu duruma gelinmesinde kilise destekli skolâstik felsefenin nedensel yorumlarla gaî/dini-amaçsal yorumları birbirine karıştırdığı, bilimsel gerçeklerle asla izah edilemeyecek birtakım konuları gaî yorum olarak dayatmasının etkisini unutmamak gerekir. Amaçsal yorum ile nedensel yorum sahaları farklıdır. Bir olay hakkında amaçsal tefsir yapılması, ona bir gaye belirlemektir. Nedensel/mekanik yorumda ise olayla ilgili bir sebep sunulmaktadır. Mekanik yorum, görünenden hareketle yapılan yorumdur. Bu, tabiat kanunu ile yapılan yorumdur. Dağa çıkan bir adam gördüğümüzde niçin çıktığını sorarız. Bu durumda iki farklı cevap vardır. Bu cevabın her ikisi de aslında makuldür. Bir kimse, dağa tırmanan birini gördüğünde, dağın tepesine çıkıp manzarayı seyretmek istediği için tırmandığını söyleyebilir. Bu amaçsal yorumdur. Bir biyolog ise, o kişiyi gördüğünde yediği gıdalarla elde ettiği enerji neticesinde, kaslarını kasıp gevşeterek ayaklarını hareket ettirdiğini ve böylece dağa tırmanmakta olduğunu açıklayabilir. Bu ise mekanik yorumdur.

Amaçsal yorum ile mekanik yorum birbirine zıt değildir. Birinin diğerine uygun olmadığını gösteren bir sebep de olmayabilir. Kişinin kasları ve ondaki enerji ile ileriye doğru tırmandığı bilinmektedir. O kişinin manzarayı seyretmek amacıyla dağa tırmanabileceğini söylememiz de mümkündür. Fakat nedensel yorumlarla amaçsal yorumların yapısal farklılığı gözardı edilmemelidir. Bir noktaya kadar insanların varlıktaki gaye ve hedefleri görme kudreti vardır. Fakat bütün varlığın amaçlarını insanın keşfetmesi mümkün olmadığı gibi bu amaçların tamamının kutsal kitaplar vasıtasıyla bildirilmesi de söz konusu olamaz. Mesela, gün boyunca Güneş’in insanlara ışık vermek için var olduğu açıktır. Hayvanlar ve bitkiler insanlara gıda sunmak, ırmaklar onun susuzluğunu gidermek içindir. Bu ve benzeri olayların varoluş amacı az çok anlaşılabilir. Fakat bazı şeylerin varoluş amacını bütünüyle insan keşfedemez. Onu ancak dinî kaynaklardan öğrenebilir.

Hıristiyan teologlar gerekmediği halde her olay ve varlık için kendilerine göre amaçlar belirlemişler ve onlara yönelik yorumlar yapmışlardır. Mesela yağmur yağması sırasında oluşan gökkuşağı, Kitab-ı Mukaddes’e göre Allah’ın insanlara yönelik bir tehdidini hatırlatmaktadır; gökkuşağı, insanlar için son ikazdır. Nuh tufanında olduğu gibi, insanlar helak olmaya müstahak olurlarsa artık bir daha kurtuluşlarının olmayacağını hatırlatır. Aynı zamanda Kitab-ı Mukaddes’te böceklerin, yılanların ve başka birtakım hayvanların biyolojik yapıları ve içgüdüsel donanımları ilk günah ile ilişkilendirilmiştir.[34] Bu örnekte görüldüğü gibi, Hıristiyan teolojisinde, amaçsal yorumla mekanik yorum birbirine karıştırılmış, tümevarımcı bilgi anlayışının yaygınlık kazanması neticesinde bu tür yorumların anlamsız olduğu ortaya çıkınca din ile bilim arasında ciddi çatışmalar yaşanmıştır. İnsan aklının İlahî planın bütün sırlarını keşfetmesi mümkün değildir. Çoğu zaman güneşin ve hayvanların varoluş amacında olduğu şekliyle pek çok varlığın varoluş amacını anlamak da kolay değildir.[35] Genel anlamda din, amaçsal yorum ile alakalı iken bilim, nedensel yorum ile alakalıdır. Bilim tarihine baktığımızda, en çok skolastik felsefenin hâkim olduğu dönemlerde nedensel yorumla ilgili pek çok konunun Hıristiyan teolojisi çerçevesinde amaçsal yorumlara tabi tutulduğunu görmekteyiz. Bu da beraberinde derin bir din-bilim çatışmasını doğurmuştur. Modern akıl gelişme kaydettikçe mekanik yorum taraftarları bilimden elde ettikleriyle güçle ancak vahiy ile bilinmesi mümkün olabilen pek çok konuyu inkâr etmişler, nedensel yorumun dışındaki hiçbir yorum biçimini kabul etmemişlerdir. Sonuçta bütün metafizik gerçekler inkâr edilmiştir.

Deneysel bilimlerdeki gelişmeler, din-bilim çatışmasının boyutlarını her geçen gün derinleşince, Hıristiyanlığın ve İncil’in toptan reddedilmesini önleme amacıyla son dönemlerde, Batı’da din-bilim çatışmasının giderilmesi için yoğun çabalar sarf edilmiştir. Bir taraftan pozitivizmin güç kaybına uğramasıyla dine karşı tamamen önyargılı davranan bilim adamlarının kalmaması, öbür taraftan Hıristiyan teologların kendilerini özeleştiriye tabi tutarak savundukları bazı görüş ve düşüncelerden vazgeçmeleri nispeten olumlu bir havanın oluşmasına neden olmuştu. Mesela, tanınmış bir İngiliz bilim ve din adamı F.W. Bames, şunu söylemekteydi: Markos İncili'ni kaleme alan Markos, çok safdil bir insandı. Onun incilinde anlatılan şeyleri modern bilgilerimiz ışığında değerlendirirsek, onları tarihî hakikatler olarak görmemize imkan yoktur. Böyle bir çıkış noktasından hareket edilince kutsal metinlerde yer alan fikirler, “o, döneme aittir” denilerek reddedilebilirdi. Mesela, eğer kutsal metinlerde âlemin, İsa'nın doğumundan 4004 sene önce yaratıldığı yazılıysa, bunu bir vahiy ürünü gibi telakki edip bir din-bilim çatışmasına dönüştürmeye gerek yoktur; çünkü söz konusu bilgi, o dönemin tahminlerinin neticesinde hasıl olmuştur.

Hıristiyan dünyasında, kutsal metinlere modern bilgilerin ışığında mana vermek için daha radikal çarelere başvurulduğunu da görmekteyiz. Mesela, tanınmış Alman ilahiyatçısı Rudolf Bultman, bir taraftan XX. yüzyılın ilmî dünya görüşüne, öte yandan Ahd-i Cedid'in dünya görüşüne inanmanın, Hıristiyan’ın işini lüzumsuz yere zorlaştırdığını öne sürmekteydi. Ona göre bundan kurtulmanın çaresi ise şuydu: İncil'in çok büyük bir kısmında mitolojik bir dil kullanılmış ve mesajını öylece iletmiştir. Bu mitolojilerle anlatılmak istenen şeyin, objektif tarihle hiçbir ilgisi yoktur. Ancak, İncil'i, mitolojilerden arındırmak gerekir.[36] Hıristiyan teolojisi, bazı Protestan ilahiyatçıların elinde öyle bir noktaya ulaştı ki, müesseseleşmiş Hıristiyanlık görüşü, yerini dünyevileşmiş Hıristiyanlığa, hatta müteal Allah fikrinin arka planda kaldığı bir din anlayışına bıraktı.[37] Ortaçağda skolastik düşünce savunucularından büyük baskı gören aydınlar, Rönesansla birlikte başlayan yeni süreçte adım adım Hıristiyan inançlarına dayalı dünya görüşünden uzaklaşmayı hedeflediler. XVII. yüzyılda, tabii din veya akıl dini gibi ruhban sınıfı olmayan din formüllerini denediler. XVIII. yüzyıldan XX. yüzyılın başlarına kadar devam eden dönemde ise, Tanrı yerine insanı merkeze alan ve Tanrı inancını dışlayan formüller denemişlerse de her iki yaklaşımın geçerli bir yöntem olmadığını, yaşadıkları deneyimlerle anladılar. Farklı bir sonuç beklenemezdi; çünkü pozitif bilimin kaynağını oluşturan akıl ve deneyin belli bir sınırı vardır, dolayısıyla bu tür bilgi izafi bir karakter taşımaktadır. Bu açıdan değerlendirdiğimizde, sadece ampirik bilgi ile sosyal değerler veya insanın bütün yönlerini kuşatan yaşam biçimlerinin oluşturulması mümkün değildir. Evrensel ölçekli manevi ve insani değerler üretememe veya insan fıtratının sonucu olarak ortaya çıkan yüce değerlerin sağlam bir inanç zeminine oturtulamaması insanlığın geleceği açısından Batılı sosyologları karamsarlığa itmiştir. Netice itibariyle, son dönemde tahrif olmuş Kitab-ı Mukaddes ile aklı ve bilimi uyumlu hâle getirme çabaları da olumlu sonuç vermemiştir.

İslam bilim ve düşünce tarihinde bilim-din ilişkisinde gerçekleştirilen denge gaî yorumlarla nedensel yorumların birbirine karışmasını da büyük ölçüde önledi. Ne yazık ki bu durum İslam âleminde yaşanan yukarıda kısmen ifade ettiğimiz nedenlerle zaafa uğradı. Fakat Bediüzzaman Said Nursî’ye göre bu durum telafisi mümkün olmayan bir durum değildir. Yeter ki zaafa uğratan nedenler iyi teşhis edilsin ve gerekli hamleler yapılsın.

Kur’an Sayesinde Bilimin Yeniden İman ile Buluşması

Batı medeniyetinin insan fıtratına ve yaratılış gayesine uygun olmayan yönlerinden hareketle, ömrünün uzun olmayacağını ifade eden Bediüzzaaman Said Nursî, farklı eserlerinde istikbalde en güçlü sedanın İslam’ın sedası olacağını ifade ederken aynı zamanda o Batı medeniyeti karşısında ümitsizliğe kapılmış çevrelere de olumlu meajlar vermiştir: O Hutbe-i Şamiyye adlı eserinde şöyle sesleniyordu:

“İstikbal yalnız ve yalnız İslamiyet’in olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur’aniyye ve imaniye olacak. Öyleyse şimdiki kader-i İlahi ve kısmetimize razı olmalıyız ki bize parlak bir istikbal ecnebilere müşevveş bir mazi düşmüş.”[38]

Muhakemat adlı eserinde ise şöyle söylüyor:

“Hem de itikadımdır ki istikbale hüküm sürecek ve her kıtasında hâkim-i mutlak olacak yalnız hakikat-ı İslamiyet’tir. Evet, saadet sarayı istikbalde taht-nişin hakaik ve maarif yalnız İslamiyet olacaktır. Onu fethedecek yalnız odur. Emareler görünüyorlar.”[39]

Said Nursî, Osmanlı’nın son dönemlerinde gerçekleşen meşrutiyetin bilimsel gelişmelere olumlu katkı sağlayacağını ümit ederek arzu ettiği gelişmelerin başlayacağına işaret ediyor:

“Demek, şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihad-ı millet ve meşrutiyet ile rahm-ı mâdere geçtik, neşvünemâ bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesafe-i terakkiden, inşaallah mucize-i Peygamberî (a.s.m.) ile şimendifer-i kanun-u şer'iye-i esasiyeye amelen ve burak-ı meşveret-i şer'iyeye fikren bineceğiz. Bu vahşet-engiz sahray-ı kebiri zaman-ı kasırada tekemmül-ü mebâdi cihetiyle tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceğiz. Zira onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler; biz birden bire şimendifer ve balon gibi mebâdiye bineceğiz, geçeceğiz. Belki câmi-i ahlak-ı hasene olan hakikat-ı İslamiye’nin ve istidad-ı fıtrînin, feyz-i imanın ve şiddet-i cû'un hazma verdiği teshil yardımıyla fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.”[40]

Bediüzzaman, meşrutiyet ile gelen hürriyet sayesinde esas gelişmenin ilim alanında gerçekleşeceğine, böylece Kur’an sayesinde bilimin iman ile yeniden buluşacağına inanmıştır:

“Fikr-i beşerin ağır zincirlerini paralamakla ve istidad-ı terakkiye karşı setleri hercümerc ederek o küçük daireyi dünya kadar tevsi edebilir. Hattâ benim gibi bir köylü adam, Süreyya kadar ulvî olan idare-i umumîyi nazara alacak, âmâl ve müyûlâtın filizlerini orada bağlayacak. Ve her bir fiil ve tavrının orada bir ihtizaz ile ziîmedhal bulunacağından, himmet Süreyya kadar teâlî ve ahlakı o derece tekemmül ve efkârı memalik-i Osmaniye kadar tevessü edeceğinden, Eflâtun'ları, İbn-i Sina'ları ve Bismark'ları, Dekart'ları ve Taftazanî'leri inşaallah geri bırakacak. Bu kuvvetli Asya ve Rumeli tarlası çok şübban-ı vatan mahsulü vereceğinden kaviyen ümitvarız.”[41]

Said Nursî, bunları hamasetle söylemiyor. Bizatihi İslam’ın akla ilme ve ilim adamlarına verdiği değere, Müslümanların İslam tarihinin ilk dönemlerinden itibaren akıl-vahiy dengesini kurup sürdürmüş olmalarından hareketle söylemektedir. Onun konu ile ilgili sözlerinden bazıları şöyledir:

"İşte İslamiyet’in hakiki hem manen hem maddeten terakki etmeye kabil ve mükemmel bir istidadı var."[42]

"Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder."[43]

Said Nursî skolastik düşünceye mensup bir kişi olmadığını esasen İslam’ın özünü kavramış hiçbir Müslümanın skolastik düşünceyi benimsemesinin mümkün olamayacağını da şu sözleriyle ifade ediyor:

“Biz Kur'ân şakirtleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz, akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklit için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı aklîye istinat eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur'ân hükmedecek.”[44]

Bediüzzaman’a göre ecnebilerin en meşhur alimlerinin Müslüman olmalarını ayrıca komünizm tehlikesine karşı çocuklarına Kur’an-ı Kerim’i öğretmelerini de bilimin imanla ancak Kur’an sayesinde buluşacağına delil olarak gösterir:

“İki dehşetli harb-i umumînin ve şiddetli bir istibdad-ı mutlakın zuhuruyla beraber, bu dâvâya kırk beş sene sonra şimalin İsveç, Norveç, Finlandiya gibi küçük devletleri Kur'an'ı mekteplerinde ders vermek ve kabul etmek ve komünistliğe, dinsizliğe karşı set olmak için kabul etmeleri; ve İngilizin mühim hatiplerinin bir kısmı Kur'an'ı İngilize kabul ettirmeye taraftar çıkmaları; ve küre-i arzın şimdiki en büyük devleti Amerika'nın bütün kuvvetiyle din hakikatlerine taraftar çıkması ve İslamiyet ile Asya ve Afrika'nın saadet ve sükûnet ve musalâha bulacağına karar vermesi ve yeni doğan İslâm devletlerini okşaması ve teşvik etmesi ve onlarla ittifaka çalışması, kırk beş sene evvel olan bu müddeayı ispat ediyor, kuvvetli bir şahit olur.” [45]

“On dokuzuncu asrın ve Amerika kıt'asının en meşhur filozofu Mister Carlyle, en yüksek sadasıyla, çekinmeyerek, filozoflara ve Hıristiyan âlimlerine neşriyatıyla bağırarak böyle diyor, eserlerinde şöyle yazmış: “İslamiyet gayet parlak bir ateş gibi doğdu. Sair dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak İslamiyet’in hakkı imiş. Çünkü sair dinler (fakat Kur'an'ın tasdikine mazhar olmayan kısmı) hiç hükmündedir." "En evvel kulak verilecek sözlerin en lâyıkı Muhammed'in (aleyhissalâtü vesselâm) sözüdür. Çünkü hakikî söz, onun sözleridir.” “Eğer hakikat-i İslâmiyette şüphe etsen, bedihiyat ve zaruriyat-ı kat'iyede iştibah edersin. Çünkü en bedihî ve zarurî bir hakikat ise İslamiyet’tir."

Avrupa'nın asr-ı âhirde en meşhur bir filozofu Prens Bismark diyor ki:

"Ben bütün kütüb-ü semaviyeyi tetkik ettim. Tahrif olmalarına binaen, beşerin saadeti için aradığım hakikî hikmeti bulamadım. Fakat Muhammed'in (aleyhissalâtü vesselâm) Kur'an'ını umum kütüplerin fevkinde gördüm. Her kelimesinde bir hikmet buldum. Bunun gibi beşerin saadetine hizmet edecek bir eser yoktur. Böyle bir eser, beşerin sözü olamaz. Bunu Muhammed'in (aleyhissalâtü vesselâm) sözüdür diyenler, ilmin zaruriyatını inkâr etmiş olurlar. Yani, Kur'ân Allah kelâmı olduğu bedihidir." İşte Amerika ve Avrupa'nın zekâ tarlaları Mister Carlyle ve Bismarck gibi böyle dâhi muhakkikleri mahsulât vermesine istinaden, bende bütün kanaatimle derimki: Avrupa ve Amerika İslamiyet ile hamiledir; günün birinde bir İslamî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hamile olup bir Avrupa devleti doğurdu.”
[46]

Said Nursî, F. Becan ile birlikte bilgiyi bir güç olarak kabul ettiğini Batılıların özellikle deneysel bilgi ile gerçekleştirdikleri teknoloji sayesinde büyük bir üstünlük sağladıklarının farkındadır. Fakat onlar bilgiyi sadece maddi menfaatleri için bir güç haline getirmişler ve bu güç ile adeta dünyayı müstemleke kılıp kendi aralarında paylaşmışlardır.

Said Nursî de Müslümanların ilim anlayışlarını gözden geçirmelerini bilginin bir güç olarak kabul edilmesini ister, ancak o, bu gücün hem maddi hem manevi alan için kullanılmasını ister. O dinsiz ilmin kör, ilimsiz dinin de topal olacağına inanır. Ona göre ilimdeki hedef maneviyatı güçlü bireyler yetiştirmek ve İlay-ı kelimetullahtır. Bu beraberinde maddi uygarlığın yükselmesini de sağlayacaktır. Bu maksatla o dini ilimlerin yanında deneysel ilimlerin de en iyi bir şekilde öğrenilmesi gerektiğini söylemektedir:

“Bu zamanda i'lâ-yı kelimetullah, maddeten terakkiye mütevakkıf; medeniyet-i hakikiyeye girmekle i'lâ-yı kelimetullah edilebilir. İzzet-i İslamiye’nin imân ile kat'î verdiği emri, elbette âlem-i İslam’ın şahs-ı mânevîsi, o kat'î emri istikbalde tam yerine getireceğine şüphe edilmez. Evet, nasıl ki eski zamanda İslamiyet’in terakkisi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inadını kırmak ve tecavüzatını def etmek, silâhla, kılıçla olmuş. İstikbalde silâh, kılıç yerine hakikî medeniyet ve maddî terakki ve hak ve hakkaniyetin mânevî kılıçları düşmanları mağlûp edip dağıtacak.”[47]

“İşte, zaman-ı istibdâdın hâkim-i mânevîsi kuvvet idi; kimin kılıncı keskin, kalbi kâsî olsa idi, yükselirdi. Fakat zaman-ı meşrûtiyetin zenbereği, rûhu, kuvveti, hâkimi, ağası hak'tır, akıl'dır, mârifet'tir, kânun'dur, efkâr-ı âmme'dir; kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir. İlim yaşını aldıkça tezâyüd, kuvvet ihtiyarlandıkça tenâkus ettiklerinden, kuvvete istinad eden kurûn-u vustâ hükûmetleri inkırâza mahkûm olup, asr-ı hâzır hükûmetleri ilme istinad ettiklerinden, Hızırvârî bir ömre mazhardırlar. İşte ey Kürtler! Sizin bey ve ağa, hattâ şeyhleriniz dahi, eğer kuvvete istinad ile kılınçları keskin ise, bizzarûre düşeceklerdir; hem de müstehaktırlar. Eğer akla istinad ile, cebr yerine muhabbeti istimâl ve hissiyâtı, efkâra tâbî ise, o düşmeyecek, belki yükselecektir.”

“Ey evliya-i umûr! Tevfik isterseniz, kavânin-i âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız. Zira mâruf umum enbiyanın memâlik-i İslamiye ve Osmaniye’den zuhuru, kader-i İlâhî’nin bir işaret ve remzidir ki; bu memleket insanlarının makine-i tekemmülâtının buharı diyanettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri ziya-yı İslamiyet ile neşvü nema bulacaktır.”

O bu konuda sadece düşünmekle yetinmemiş, düşüncelerini hayata aktarmak için Medresetü’z-Zehra adıyla bir doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesinde bir medresenin açılması için büyük çaba harcamıştır:

“Câmiü'l-Ezher'in kızkardeşi olan, Medresetü'z-Zehra namıyla dârülfünunu mutazammın pek âli bir medresenin Bitlis'te ve iki refikasıyla Bitlis'in iki cenahı olan Van ve Diyarbakır'da tesisini isteriz. Emin olunuz, biz Kürtler başkalara benzemiyoruz. Yakînen biliyoruz ki, içtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş'et eder.”[48]

Bediüzzaman eserlerinde bazen de özeleştiri yaparak Müslümanların son bir kaç asırdan beri geri kaldıklarını açıkyüreklilikle ifade eder:

“Bizi dünya rahatından ve ecnebileri âhiret saâdetinden mahrum eden, şems-i İslamiyet’i münkesif ettiren, su-i tefehhüm ile tevehhüm-ü müsademet ve muhalefettir. Feyâ lil'acep! Köle efendisine, hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve muarız olabilir? Hal bu ki İslâmiyet fünunun seyyidi ve mürşidi ve ulûm-u hakikiyenin reis ve pederidir. Fakat vâ esefâ, bu su-i tefehhüm ve şu tevehhüm-ü bâtıl, şimdiye kadar hükmünü icra ederek vesvesesiyle ye'si ilka edip bab-ı medeniyet ve maarifi Ekrad ve emsallerine kapattırdı. Zira bazı zevahir-i diniyeyi fünunun bazı mesailine muarız tahayyül ederek ürktüler.”[49]

“İslamiyet’in mağz ve lübbünü terk ederek kışrına ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. .. ve sü-i fehm ve sûi edep ile İslamiyet’in hakkını ve müstehak olduğu hürmeti ifa edemedik ta ki o bizden nefret ederek evham ve hayalatın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi…”[50]

“hem de hakkı var zira biz israiliyyatı usulüne ve hikayatı akaidine ve mecazatı hakikatına karıştırarak kıymetini takdir edemedik. O da ceza olarak bizi dünyada tedip için zillet ve sefalat içinde bıraktı. Bizi kurtaracak onun merhametidir.”[51]

Bediüzzaman Said Nursî, kimi batı taklitçilerin söyledikleri gibi dinin terakkiye mani olmadığını aksine yeniden İslam’a sarılak suretiyle maddi ve manevi kurtuluşumuzun mümkün olduğunu söylemektedir:

“Dünya için din feda olunmaz. Gebermiş istibdadı muhafaza için, vaktiyle mesâil-i şeriat rüşvet verilirdi. Dinin meseleleri terk ve feda edilmesinden, zarardan başka ne faydası görüldü? Milletin kalb hastalığı zaaf-ı diyanettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir. Bizim cemaatimizin meşrebi, muhabbete muhabbet ve husumete husumettir. Yani, beyne'l-İslam muhabbete imdat; ve husumet askerini bozmaktır. Mesleğimiz ise, ahlak-ı Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm) ile tahallûk ve sünnet-i Peygamberîyi ihyâ etmektir. Ve rehberimiz şeriat-ı garrâ ve kılıcımız da berahin-i kâtıa ve maksadımız i'lâ-yı kelimetullahtır.”[52]

“Ecnebiyede terakkiyat-ı medeniyeye yardım edecek noktaları (fünun ve sanayi gibi) maalmemnuniye alacağız. Amma medeniyetin zünub ve mesavîsi olarak bazı âdât ve ahlak-ı seyyie ki, ecnebîlerde mehasin-i medeniye-i kesiresiyle muhat olduğu için çirkinliğini o kadar göstermiyor. Biz ise, aldığımız vakit su-i talih cihetiyle ve su-i intihap tarikiyle müşkilü't-tahsil mehasin-i medeniyeti terk edip, çocuk gibi heva ve hevese muvafık zünub-u medeniyete kesb ettiğimizden, muhannes gibi (yani kadınlaşmış erkek gibi) veya mütereccile gibi (yani erkekleşmiş kadın gibi) oluruz. Kadın, erkek gibi giyinse maskara olur. Erkek, kadın gibi süslense muhannesliktir, yakışmaz. Mert ve âlihimmet, zîb ü zîverle muzahraf cilveli hanım gibi olmamalı.”[53]

“Zünub ve mesâvî-i medeniyeti, hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i şeriatla yasak edeceğiz. Tâ ki, medeniyetimizin gençliği ve şebabeti, zülâl-i aynü'l-hayat-ı şeriatla muhafaza olsun. Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki, onlar Avrupa'dan mehasin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin mâye-i bekası olan âdât-ı milliyelerini muhafaza ettiler. Bizim âdât-ı milliyemiz İslâmiyet’te neşvünema bulduğu için, iki cihetle sarılmak zaruridir.”[54]

Bilindiği üzere İslam, Hıristiyanların ve Yahudilerin örf ve adetlerinin taklit edilmesini doğru bulmaz. Ancak bazı çevrelerin bunu genelleştirerek Hıristiyan Batı âleminin ilim ve fenninin de alınmaması gerektiğine dair düşüncelerine katılmaz ve onlara şöyle seslenir:

“Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya san'atı içindir. Öyleyse her bir Müslümanın herbir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve san'atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binaenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veya bir san'atı, istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin! Lâkin şimdi âlemdeki bir inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhânı zapt ve bütün ukulü meşgul eden nokta-i medeniyet, terakki ve dünyadır. Zaten onların ekserisi, dinlerine o kadar mukayyed değildirler. Binaenaleyh, onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan âsâyişi muhafazadır. İşte bu dostluk, kat'iyen nehy-i Kur'anî’de dahil değildir.”[55]

Said Nursî, bu anlayışın bir sonucu olarak; Osmanlı devletinin son dönemlerinde sanat, ticaret belli zanaatların gayr-i Müslimlerin eline geçtiğine, dolayısıyle onların kısa sürede zenginleşerek söz sahibi olduklarına, Müslümanların, memuriyet, askerlik ve çiftçilik gibi toplumun kalkınmasına doğrudan etki etmeyen mesleklerin Müslüman teba tarafından yapıldığına bu sebeple Müslümanların fakirleştiğine de dikkat çekmektedir.

“Neslen ve serveten tedennîmize ve gayr-ı müslimlerin terakkîsine sebep, askerliğin bizde münhasır olması idi. Zîrâ bundan kaç asır evvel şu devletin nüfus-u İslamiyesi kırk milyondan fazla idi. Ve şimdilik, içimizdeki o gayr-ı müslimler, o vakitte yalnız beş altı milyon idi. Servet ve ticaret elimizde idi. Hâlbuki biz yirmiye yuvarlandık, fakr bataklığına düştük; onlar, fakrın ayağı altından çıkıp servetin başına binerek, on milyona çıktılar. Bunun en mühim sebebi: Mesela, senin dört oğlun varsa, askerlik mülâhazasıyla evlenmezler. Şâyet evlenseler, memuriyet ilcâsıyla kedi yavrusu gibi her tarafta gezdirerek, mahsül-ü hayatını zâyi edecektir. Delil istersen Van'a git; bir Ermeni kapısını, bir İslâm dergâhını aç, bak. Göreceksin ki, Ermeni evi on sağlam delil gösterecek, İslam’ın evi iki zayıf bürhânı nazar-ı ibrete arz edecektir…. Yoksa, yalnız maişet ve menfaat için girse, bir nevi çingenelik eder. İşte, memuriyet filcümle ve askerlik bilcümle bizde olduğu için, servetimizi israf eline verip neslimizi etrafa saçıp zâyi ettik. Eğer öyle gitseydi, biz de elden giderdik. İşte onların asker olması, zarurete yakın bir maslahat-ı mürseledir. Hem de mecburuz. Mesâlih-i mürsele ise, İmam-ı Mâlik mezhebinde bir illet-i şer'iye olabilir.”[56]

“Biliniz ki: Bizim muradımız, medeniyetin mehasini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki, ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip, taklit edip malımızı harap ettiler.”[57]

“Hem istikrâ-i tâmme ile ve fenlerin tahkikatıyla sabit olmuş ki, mahlûkat içinde en mükerrem, en ehemmiyetli beşerdir. Çünkü beşer, hilkat-i kâinattaki zahirî esbab ve neticelerinin mabeynindeki basamakları ve teselsül eden illetlerin ve sebeplerin münasebetlerini aklıyla keşfedip san'at-ı İlâhiyeyi ve muntazam hikmeti icadat-ı Rabbaniye’nin taklidini sanatçığıyla yapmak ve ef'âl-i İlâhiyeyi anlamak için ve san'at-ı İlâhiye’yi bilmek ve cüz'î ilmiyle ve sanatlarıyla anlamak için bir mizan, bir mikyas kendi cüz'î ihtiyarıyla işlediği maddelerle, Halık-ı Zülcelâl’in küllî, muhît ef'âl ve sıfatlarını bilerek kâinatın en eşref, en Ekrem mahlûku beşer olduğunu ispat ediyor.”[58]

Bediüzzaman Said Nursî, İslam dünyasında son asırlarda ortaya çıkan ve din-ilim ilişkisini olumsuz yönde etkileyen, olumsuzların giderilmesi için somut önerilerde bulunmuştur. Bu meyanda onun üzerinde durduğu en önemli konular, İslamiyet’in hurafelerden, israiliyyattan, taassubtan uzak tutulması, Osmanlının son dönemlerinde İslam düşüncesinin farklı veçhelerini mektep (deneysel ilimler), medrese (dini ilimler) ve tekkeler (manevi ilimler) arasında oluşmuş ayrılıkların giderilmesidir:

“İslamiyet’i, onu paslandıran hikâyat ve İsrailiyat ve taassubat-ı bârideden kurtarmak. Evet, İslamiyet’in şe'ni metanet, sebat, iltizam-ı hak olan salâbet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhakemeden neş'et eden taassup değildir. Bence taassubun en dehşetlisi, bazı Avrupa mukallitlerinde ve dinsizlerinde bulunur ki, sathî şüphelerinde muannidane ısrar gösteriyorlar. Burhan ile temessük eden ulemânın şânı değildir. Yüz defa söylemişim, yine söyleyeceğim: Ehl-i medrese, ehl-i mektep, ehl-i tekkenin musalâhalarıdır. Tâ, temayül ve tebadül-ü efkâriyle lâakal maksatta ittihad eylesinler. Teessüfle görülüyor ki, onların tebâyün-ü efkârı, ittihadı tefrik ettiği gibi; tehâlüf-ü meşâribi de terakkiyi tevkif etmiştir. Zira herbiri mesleğine taassup, başkasının mesleğine sathiyeti itibarıyla tefrit ve ifrat ederek, biri diğerini tadlil, öteki de berikini techil eyliyor.”

Disiplinler arası birliğin ve yardımlaşmanın nasıl gerçekleşebileceğini tahayyül eden Bediüzzaman bunu kurulmasını çok arzu ettiği Medresetu’z-Zehra üzerinde şöyle temsil ediyor:

“İslamiyet hariçte temessül etse, bir menzili mektep, bir hücresi medrese, bir köşesi zaviye, salonu dahi mecmaü'l-küll, biri diğerinin noksanını tekmil için bir meclis-i şûrâ olarak, bir kasr-ı meşîd-i nuranî timsalinde arz-ı dîdar edecektir. Ayna kendince güneşi temsil ettiği gibi, şu Medresetü'z-Zehrâ dahi o kasr-ı İlâhî’yi haricen temsil edecektir.

Eyyühe'l-eşraf! Biz size hizmet ettiğimiz gibi, siz de bize hizmet ediniz. Yoksa ey bize vesayete muhtaç çocuk nazarıyla bakan ehl-i hükûmet, size itaat ettiğimiz gibi, saâdetimizi temin ediniz. Ve illâ, ey Kürt ve Türkün cemiyyet-i milliye vazifesini bil'istihkak omuzunuza alan.”
[59]

Sonuç

Bozulmamış bir dinde ilim-din ayrımının olması mümkün değildir. Rabbimiz Kur’an üzerinde düşünmemizi ve araştırmamızı istediği gibi kendi varlığımızın yapısını ve evreni de araştırıp sırlarını keşfetmemizi istemektedir. Bu üç sahadan bir tanesi bile ihmal edilmiş olsa, ilimlerden beklenen sonuca ulaşmak mümkün olmaz.

Dinsizliği hedefleyen akımlar pozitif ilimlerin hızla ilerlemeye başladığı XVII. ve XIX. yüzyıldaki ilimlerin verileri ile sistemlerini kurmaya çalışmışlardır. Bu dönem bilimsel kanunların keşfedildiği bir dönem olmayıp her sahada teorilerin ileri sürüldüğü dönemdir. XX. yüzyılın başlarından itibaren günümüze kadar pek çok sahada ulaşılan bilimsel gelişmeler ateistlerin dayandığı delilleri geçersiz kılmıştır.

Bu günkü bilimsel verilerin de elbette eksik yönleri vardır. Bilimlerdeki bu hızlı gelişme bir müddet sonra bugünkü bilimlerin verilerinin eksik yönlerini ortaya çıkaracaktır. Ama şu bir gerçektir ki hızla gelişen bilimler, tevhit inancını tamamen destekler niteliktedir.

Elbette böyle olacaktı. Allah'ın insana verdiği en büyük nimetlerden biri olan bilimin, insanları hakka yöneltmesi gerekirdi. Bir süre geciktirilmiş olsa da bilimin tekrar hedefine yöneltilmiş olması en büyük sevincimizdir. Zaten bunun böyle olacağını Rabbimiz haber vermektedir:

“Ufuklarda (yer, gök ve dünya memleketlerinde) ve kendi nefislerinde insanlara ayetlerimizi göstereceğiz ki o (Kur'an)'ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?”[60]

“Köpük yok olur gider. İnsanlara faydalı olan ise yeryüzünde kalır.”[61]

“Biz onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde varlığımızın kanıtlarını göstereceğiz ki, onun (Kur’an’ın) hak olduğu onlara iyiden iyiye belli olsun.”[62]

Müellifimiz Bediüzzaman Said Nursî, pozitivizm başta olmak üzere her türlü dinsiz akımın revaçta olduğu bir dönemde, yazdığı eserlerle ve verdiği mücadele ile yukarıdaki ayette köpük olarak tavsif edilen inkârcı akımlara karşı en öldürücü darbeyi vuran âlimlerimizden biri olmuştur.

 


[1] Albert Einstein

[2] Boutroux, Emile, Çağdaş Felsefede İlim ve Din, Çev. Hasan Katipoğlu, M.E.Yayınları, İstanbul, 1997, s. 2-8; Taylan, Necip, İlim-Din sahaları İlişkileri Sınırları, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1979, s.160.

[3] Mehmet Emin,Muasır Filozoflara Göre İlim ve Din, D.F.İ.F.Y., İstanbul, 1341/1925, sy., I, s. 168.

[4] Boutrox, İlim ve Din, s. 3.

[5] Taylan, age., s.160 vd; Aydın, Mehmet, Din Felsefesi, İzmir, 1987, s. 213-215; Russell, Bertrand, Bilim ve Din, Çev. Hilmi Yavuz, Cem Yayınevi, İstanbul, 1997, s. 6-7; Draper, J.V.Niza-ı İlim ve Din, Çev. A.Mithat, Der Saadet, 1313, s. 74 vd.; Adıvar, Adnan, Tarih Boyuca İlim ve Din,Remzi Kitabevi, 2.Basım, İstanbul, 1969, s. 96-101.

[6] Bkz. Matta 6/25-31; Luka 19/47; 22/1-2;11/44-46; Matta 23/13-14.

[7] Boutroux, İlim ve Din, s. 11-13.

[8] Adıvar, age., s. 97.

[9] Adıvar, age., s. 98.

[10] Draper, age., s. 74.

[11] Abduh, Muhammed, İslam ve’n-Nasraniyye, Kahire, 1320, s. 29.

[12] Taylan, age.,s. 170-171.

[13] Russell, age., s. 25; Draper, age., s. 392.

[14] Taylan, age., s. 248.

[15] Rosenthal, F. Knowledge Triumphant, Leiden, 1960, s. 334; Krş. Aydın, Mehmet,İslama Göre İlim, D.E.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, İzmir, 1986, sy. III, s. 1.

[16] Draper, age.,s. XVI.

[17] Tümer, Günay, Biruni’ye Göre Dinler ve İslam Dini, D.İ.B.Y., Ankara, 1986, s, 83,87; Aydın, Mehmet, Din Felsefesi, s. 229.

[18] Çelebi, İlyas, Osmanlı Medreselerinin Kuruluşu, Yükselişi ve Çöküş Nedenleri, Osmanlı Ansiklopedisi, İstanbul, 1998, V/173-174.

[19] Katip Çelebi, Mustafa b.Abdullah, Keşfu’z-zunun an-Esmai’l-Kütübi ve’l-Fünun,Matbaatu’l-Behiyye, İstanbul, 1941/1360, I, 680; İbşirli, Mehmet, Osmanlı İlmiye Mesleği Hakkında Gözlemler, (XV-XVII.Asırlar) Osmanlı Ansiklopedisi, İstanbul, 1998, s. 281-282.

[20] Kuran, Ercüment, Avrupa’da Osmanlı İkamet Elçiliklerinin Kuruluşu ve İlk Elçilerin Siyasi Faaliyetleri, 1793-1821, Ank. 1968, s. 15.

[21] Bkz. Metternich, Prens “Türkiye’de Abdülmecid’in Islahatı Hakkında”, çev. Hıfzı Timur, Tanzimat, I, Ankara, 1940, s. 703-708.

[22] Aydın, Mehmet, İslam’a Göre İlim, agm., s.18; Özervarlı, Sait, Kelamda Yenilik Arayışları, İSAM Yayınları, İstanbul, 1988, s. 38-42.

[23] Bkz. Armağan, Mustafa, İslam Bilimi Tartışmaları, İnsan Yayınları, İstanbul, 1990.

[24] Seyyid Hüseyin Nasr, İslam Kozmoloji Öğretisine Giriş, Çev. Nazife Şişman, İstanbul, 1985, s. 241 vd.

[25] Nursî, Bediüzzaman Said, Divan-ı Harb-i Örfî, (“Bediüzzaman Said Nursî’nin İlk Dönem Eserleri” adlı eserin içerisinde), Söz Basım Yayın, İstanbul, 2007, s. 406. 

[26] Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî, s. 407.

[27] Bkz. ez-Zerkan, M. Salih, Fahreddin er-Râzî, Arauhu’l-Kelamiyye ve’l-Felsefiyye, Daru’l-Fikr, Beyrut, ts, s. 183-184; Abbas Mahmud el-Akkad, Mevsûatu Abbas Mahmud el-Akkad (Tevhid v’l-Enbiya), Beyrut, 1980, I, s. 25 vd.

[28] Gökberk, Macit, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, 9.basım, İstanbul, 1998, s. 183 vd.; Russell, Din ve Bilim, s. 13-16.

[29] Nursî, Bediüzzaman Said, Hutbe-i Şamiye, (“Bediüzzaman Said Nursî’nin İlk Dönem Eserleri” adlı eserin içerisinde), Söz Basım Yayın, İstanbul, 2007, s. 548.

[30] Nursî, Hutbe-i Şamiye, s. 548-549.

[31] Sözler, Konferans, s. 709.

[32] Nursî, Hutbe-i Şamiye, s. 547.

[33] Bkz. Yaran, Cafer Sadık, Din ve Bilim, Sidre Yayınları, Samsun, 1997, s. 38-42.

[34] Stace, Walter T. ed-Dîn ve’l-Akli’l-Hadîs, Arapça’ya çev. İmam Abdulfettah İmam, Mektebetu Medbulî, Kahire ts., s. 26.

[35] Stace, age, s. 26.

[36] Aydın, Din Felsefesi, s. 216.

[37] Aydın, Din Felsefesi, s. 217.

[38] Nursî, Hutbe-i Şamiye, s. 537.

[39] Nursî, Muhakemat, Tenvir Neşriyat, İstanbul, 1988, s. 9-10.

[40] Nursî, Divan-ı Harbi Örfi, s. 423-424.

[41] Nursî, Divan-ı Harbi Örfi, s. 428.

[42] Nursî, Hutbe-i Şamiye, s. 539.

[43] Nursî, Münazarat, s. 508.

[44] Nursî, Hutbe-i Şamiye, s. 540.

[45] Nursî, Hutbe-i Şamiye, s. 538.

[46] Nursî, Hutbe-i Şamiye, s. 542-543.

[47] Nursî, Hutbe-i Şamiye, s. 545.

[48] Nursî, Münazarat, s. 507.

[49] Nursî, Muhakemat, s. 10.

[50] Nursî, Muhakemat, s. 9.

[51] Nursî, Muhakemat, s. 9.

[52] Nursî, Divan-ı Harbi Örfi, s. 413-414.

[53] Nursî, Divan-ı Harbi Örfi, s. 425.

[54] Nursî, Divan-ı Harbi Örfi, s. 425-426.

[55] Nursî, Münazarat, (“Bediüzzaman Said Nursî’nin İlk Dönem Eserleri” adlı eserin içerisinde), Söz Basım Yayın, İstanbul, 2007, s. 472.

[56] Nursî, Münazaraat, s.  477-478.

[57] Nursî, Hutbe-i Şamiye, s. 545.

[58] Nursî, Hutbe-i Şamiye, s. 547.

[59] Nursî, Münazarat, s. 511.

[60] Fussilet, 41/53.

[61] Ra’d, 13/17.

[62] Fussilet, 41/53.

Paylaş
Yükleniyor...