"Binaenaleyh, ilm-i muhit-i ezelîde temessül eden imkânî vücutlar, vücud-u vücubînin tecellîyât-ı nuriyelerine ayna ve mâkesdirler..." Devamıyla izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Eşyanın Allah’ın ilmindeki haline mahiyet deniliyor, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri ise bunlara ayân-ı sabite ismini veriyor. Bu mahiyetler “imkânî vücutlar”dır. Yani, henüz yaratılmadıkları için var edilmeleri de mümkündür, edilmemeleri de. Bunlar Cenab-ı Hakk'ın ilmine birer ayine, birer makestirler. Yaratıldıklarında ise Allah’ın hem ilmine hem kudretine hem de diğer sıfatlarına ve esmâsına ayna olurlar.

Buna göre, bütün eşya kesreti ifade eder, bunların tümü “ilm-i muhit-i ezelîde” vahdete ererler. Yani, hepsi Allah’ın ezelî ilminde mevcutturlar. İlim dairesindeki bu “imkânî vücutlar”, “vücûd-u vücûbî” de yani Allah’ın vacip ve vahid olan varlığında vahdete ererler.

Bu vesileyle R. Nurlarda geçen “esmâ-i İlâhiyenin gölgelerinin gölgeleri” ifadesine de kısaca değinelim. Bütün varlık âlemi, yaratılmadan önce Allah’ın ilminde mevcut idiler. Onların bu imkânî vücutları “esmâ-i İlâhiyenin gölgeleri”dir. Meselâ, henüz yaratılmayan bütün rızıkların Allah’ın ilmindeki mahiyetleri Rezzak isminin gölgeleridirler. Bu rızıklar yaratıldıklarında, o ilmî vücutlardan haber vermeleri cihetiyle onların gölgeleri olurlar. Böylece her bir rızık Rezzak isminin gölgesinin gölgesi olmuş olur.

"Ve keza, bir habbe şemsi ziyasıyla, rengiyle, tecellî suretiyle içine alabilir. Fakat masdariyet itibarıyla, bir habbe, iki habbeyi içine alıp onlara masdar olamaz. Ve keza, vücud-u haricî, vücud-u misalîden daha sabit, daha muhkemdir. Vücud-u haricîden bir nokta, vücud-u misalîden bir dağı içine alabilir. Kezâlik, vücud-u vücubî daha kavi, daha râsih, daha sabittir. Belki de vücud-u hakikî, vücud-u haricî ondan ibarettir."

"Binaenaleyh, ilm-i muhit-i ezelîde temessül eden imkânî vücutlar, vücud-u vücubînin tecellîyât-ı nuriyelerine ayna ve mâkesdirler. Öyleyse, ilm-i ezelî imkânî vücutlara ayna olduğu gibi, imkânî vücutlar da vücud-u vücubîye aynadır. Sonra o imkânî vücutlar, ilm-i ezelîden vücud-u haricîye intikal etmişlerse de, vücud-u hakikî mertebesine vasıl olmamışlardır."(1)

Vücut mertebeleri muhteliftir. Ve vücut âlemleri ayrı ayrıdır. Ayrı ayrı oldukları için, vücutta rüsuhu bulunan bir tabaka-i vücudun bir zerresi, o tabakadan daha hafif bir tabaka-i vücudun bir dağı kadardır ve o dağı istiab eder. Meselâ, âlem-i şehadetten olan kafadaki hardal kadar kuvve-i hafıza, âlem-i mânâdan bir kütüphane kadar vücudu içine alır. Ve âlem-i haricîden olan tırnak kadar bir âyine-i vücudun âlem-i misal tabakasından koca bir şehri içine alır. Ve o âlem-i haricîden olan o ayna ve o hafızanın şuurları ve kuvve-i icadiyeleri olsaydı, bir zerrecik vücud-u haricîleri kuvvetiyle, o vücud-u mânevîde ve misalîde hadsiz tasarrufat ve tahavvülât yapabilirlerdi. Demek, vücut rüsuh peydâ ettikçe, kuvvet ziyadeleşir; az bir şey, çok hükmüne geçer. Hususan vücut rüsuh-u tam kazandıktan sonra, maddeden mücerred ise, kayıt altına girmezse, o vakit cüz'î bir cilvesi, sair hafif tabakat-ı vücudun çok âlemlerini çevirebilir.

Şu kâinatın Sâni-i Zülcelâli, vâcibü'l-vücuddur. Yani, Onun vücudu zâtîdir, ezelîdir, ebedîdir, ademi mümtenidir, zevâli muhâldir ve tabakat-ı vücudun en râsihi, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Sair tabakat-ı vücut, Onun vücuduna nispeten gayet zayıf bir gölge hükmündedir.

İmkani vücutlar ilm-i ezeliden gelmektedir ve bu imkâni vücutlar, onları yaratan zat olan bir Vacibü'l-Vücud'un aynası hükmündedirler. yani; esma ve sıfatını gösteriyorlar. bu imkani vücutlar, ilm-i ezeliden şehadet alemi olan zerrat alemine intikal etmişlerdir.

İşte Üstadımız, burda devreye girerek büyük bir yanılmanın önünü kapatmış oluyor. "Acaba bu imkâni vücut, kendini vacibül vücut olarak kabul etmesin mi, zira ilimden geldi ama ilimden daha kuvvetli bir vücut mertebesi aldı. Vacibü'l-Vücut'tan gelmekle de kendini vacib bir vücut kabul etmesin mi?" sorusuna Üstadımız; "O imkânî vücutlar, ilm-i ezelîden vücud-u haricîye intikal etmişlerse de vücud-u hakikî mertebesine vasıl olmamışlardır." demekle noktayı koymuş oluyor.

İmkani vücutlar eşyanın varlıklarıdır. Vücud-u vücubi ise Allah’ın ezeli ve ebedi olan zat-ı akdesidir ki hakiki ve gerçek vücut bu vücuttur.

Harici alemdeki eşyanın ezeli ilimdeki temessülü, vücud-u ilmi ya da ayan-ı sabit denilen ezeli ilimdeki canlı varlık formatlarıdır. Eşya ezeli ilimde temessül ettiği gibi, ezeli ilimdeki ayan-ı sabit de harici alemde tecelli etmiştir. Harici alemdeki eşya damla iken ezeli ilimdeki ayan-ı sabit asıl ve okyanus oluyor.

Paragrafın sonundaki vücud-u hakikî mertebesine vasıl olmamışlardır” cümlesindeki hakiki varlık kavramını ya Allah’ın ezeli ve ebedi olan Zat-ı Akdes şeklinde anlayacağız ya da ilahi ilimdeki ayan-ı sabit şeklinde anlayacağız; her ikisini de anlamak mümkündür. Her iki varlık boyutu da eşyanın varlık boyutuna nispetle daha rasih daha esas ve daha temel olan varlıklardır.

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Habbe, Zeylü'z-Zeyl.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

mehmet cetin

Vücud mertebesinde ilmin irşadı

            Mesnevî-i Nuriye’deki Habbe’nin Zeylü’z-Zeyil’in ilk ‘İ’lem’in sonundaki şu ifadeyi okuyalım: “Vücud-u haricî, vücud-u misalîden daha sabit, daha muhkemdir. Vücud-u haricîden bir nokta, vücud-u misalîden bir dağı içine alabilir. Kezâlik, vücud-u vücubî daha kavi, daha râsih, daha sabittir. Belki de vücud-u hakikî, vücud-u haricî ondan ibarettir.
            Binaenaleyh, ilm-i muhit-i ezelîde temessül eden imkânî vücutlar, vücud-u vücubînin tecellîyât-ı nuriyelerine ayine ve mâkesdirler. Öyle ise, ilm-i ezelî imkânî vücutlara ayine olduğu gibi, imkânî vücutlar da vücud-u vücubîye ayinedir. Sonra o imkânî vücutlar, ilm-i ezelîden vücud-u haricîye intikal etmişlerse de, vücud-u hakikî mertebesine vasıl olmamışlardır.”

            Bu ifadeden anladığımızı şu misalle nakledelim:

            Çok katlı binanın projelendirilmesindeki odalar, içindeki eşyalar ve bunların yapımı aşamalarını ihtiva eden bilgi ve belgelerin hepsi sembolik, misalî, temsilî manalarında olup her birinin imkânî varlıkları vardır. Yani maddî varlık âlemine, boyutuna çıkma imkânına sahiptirler.

            İşte bunların imkânî boyuttaki proje hâlleri yani kâğıt ya da ekrandaki kapladıkları sanal alanı ile maddî ve gerçek âlemdeki kapladıkları alanı kuşatır ve içine alabilecek potansiyelde oldukları anlaşılır. Proje hâli; ilme işaret olurken, uygulanarak varlık kazanacak konumlarının da öncesinden ekrana yansımış, sonraki maddî varlığına delil olmaktadır. Projedeki meselâ çizilen bir masa, uygulama ve yapımı sonrasındaki hâli ile maddî bir vücud kazanmış olsa bile henüz proje aşamasındaki hâliyle henüz hakikî vücud mertebesine erememiş durumdadır.

            Aynen onun gibi, ilim manasında olan projedeki şeyler, potansiyel olarak maddî vücuda aday olmaları, bilinen bir gerçektir. Aynı zamanda projedeki hâllerinde, öncelik sonralık diye bir şey söz konusu değildir, zira onlar sanaldır, bilgidir.

            Allah’ın ilminin bir çeşiti olan kaderdeki eşya ve hâdiseyi; ilmî ve imkânî keyfiyetleri ile varlık kazanması gerekli olan tasarımlar olarak bilinip bunlar için zamansal sıralama düşünülmemesi gerekir diye anlamak mümkündür.       İşte kadere bu noktadan bakarsak, Allah’ın geleceği bilmesi meselesi daha rahat anlaşılır, inşaallah.  

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...