"Binaenaleyh, meselâ bedenin hüceyratındaki nizamlı, intizamlı teşekkülâtı, ekmek yemesine ve kuvve-i hâfızada yazılan gayr-ı mahdud muntazam nakışları... Esbaba isnadları, ahmakçasına bir hükümdür." ifadesini açıklar mısınız?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu hikmet dünyasında bazı varlıklar yahut hâdiseler birtakım sebeplerle meydana gelirler. Sebepler eliyle ortaya çıkan neticelere müsebbebât denilir. Meselâ, ağaçlar birer sebeptirler, meyveler ise müsebbebât.

Sebepler her yönden sınırlıdırlar; akıldan, iradeden ve bir kısmı da hayattan mahrumdurlar. Bu zahirî sebepler eliyle yaratılan canlı ve iradeli varlıklar, sebeplere verilemezler. Öte yandan, mahlûkatın yaratılışında maddî sebepler yanında birtakım kanunların da icra edildiğini görüyoruz. Bu kanunlar, Üstad’ın ifadesiyle; “itibarî, mevhum şeylerdir.”

Meselâ, sağ ve sol itibarî birer emirdir. Sağ kolumuz da sol kolumuz da mevcuttur, ancak sağ yahut sol diye bir varlık yoktur. Öyle itibar edilmişlerdir. Üst-alt, büyük-küçük de birer itibarî emirdir. Üstad Hazretleri tabiat kanunlarının da böyle “itibarî ve mevhum” olduğunu, hariçte varlığının bulunmadığını ifade ediyor. Meselâ, soğuk havalarda yağmurun kara dönüşmesi bir kanundur, lakin bu kanunun ruh gibi müstakil bir varlığı yoktur. Baharda çiçeklerin açması da bunun gibidir, ama bahar diye ayrı bir varlık, bir mahlûk söz konusu değildir.

Müsebbeblerdeki nakışları ve sanatları sebeplerin ve o mevhum kanunların yapamayacaklarına üç ayrı misal veriliyor.

Ekmek yemek sebeb; hücrelerin nizamlı ve intizamlı teşekkülâtı ise müsebbebdir. Şimdi, hücrelerin o harika yapısını ekmek yemeye bağlamak akıl kârı mıdır?

Kulağın yapısı ve beyindeki lifler sebep; hafızada yazılan muntazam nakışlar ise müsebbebattır. Bunları kulakla ve beyin lifleri ile izah etmek mümkün mü? Yani, kulağın ve beynin yapısıyla, söylenen bir sözün yahut görülen bir manzaranın hafızada kaydedilmesinin ne alâkası var? Bunlar o mucize icraatı yapabilirler mi?

Harflerin teşekkülü sebep; konuşma ve düşünme ise müsebbebdir. Bu iki kudret mucizesini, harflerin teşekkülüyle, lisan ve zihnin hareketleriyle nasıl açıklayabiliriz? O harfleri kullanarak bu cümleleri kuran, bu fikirleri ortaya koyan bir ruhun varlığı kabul edilmezse bu harikalar nasıl açıklanabilir?

Bu gibi neticelerin ortaya çıkmaları, “gayr-ı mütenahî bir kudretle bir ilim ve bir iradeyi iktiza ediyorlar.”

“Esbab ise bahanelerdir, vesait de perdelerdir.”

Sebepler birer bahanedirler, Cenâb-ı Hak o sebepler olmadan da neticeleri yaratabilir. Karpuz ve kavunun ağaçsız meydana gelmeleri, Âdem babamızın ana-babasız, İsa aleyhisselamın ise babasız dünyaya gönderilmeleri bunun en açık delilleridir.

Vasıtalar birer perdedirler. O perde arkasında iş gören İlâhî kudret ve rahmettir. Meselâ, bahar mevsimi, çiçeklerin açılmasına bir perde yahut bir bahanedir.

Eşyanın bütün hassaları, hususiyetleri İlâhî kudretin birer tecellisidirler.

Şuursuz ve iradesiz “ekmek, ilaç ve bulutun” arkasında sonsuz bir ilim, mutlak bir irade ve nihayetsiz kudret hükmediyor.

Sebepleri de halk ve idare eden Cenab-ı Hak’tır. İlaçlar da hekimler de birer sebeptir, şifayı veren Allah’tır.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

Adem68474

KUVVE-İ HAFIZA İLE KULAKTAKİ TELAFİFİN MUNASEBETİNİ İZAH EDERMİSİNİZ

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

Telafif kelime olarak büklüm ve kıvrım anlamına geliyor beynin genel yapısı kıvrım şeklinde olduğu için böyle bir ifade kullanılıyor. Yani beynin düşünme, akletme, ezberleme vesaire gibi muazzam işlerini bir yaratıcıya değil de beynin kıvrımlarına ve büklümlerine dayandırmak akıl karı değildir.

Kulakta hakeza kıvrımlı bir organdır ve işitme gibi muazzam bir işleve sahiptir. Bu işitme mucizesini kalkıp kulağın kıvrımlı yapısına vermek ve her muazzam sanatı böyle basit, cansız ve cahil sebeplerden bilmek tam bir ahmaklık ve safsatadan başka bir şey değildir.

Burada üstü kapalı bir şekilde Vulger materyalizme işaret ediliyor. İnsan bilincini maddeye indirgeyen materyalizm anlayışına kaba materyalizm veya vülger maddecilik adı verilir.

İnsanın hafıza gibi muazzam ve mucize olan özelliğini beynin tırnak büyüklüğünde ki bir et parçasının bir işlevi olarak görür. Yani hafızayı teşekkül ettiren beynin o kıvrımlı ve yağdan oluşan et parçası imiş.

Örneğin Karl Vogt, “tükürük bezleri nasıl tükürük ve ya da karaciğer nasıl safra salarsa beyin de öylece düşünce salar’’, Moleschott “düşünce, beyinden çıkan fosfordur’’ der.

Düşünce ve hafıza gibi muazzam sanatları böyle kıvrımlı yağlı etlerden bilmek ahmaklığın cahilliğin en dibi olsa gerek.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yükleniyor...