Block title
Block content

"Bir eserde kemâl, o eserin fiilin kemâline, fiilin kemâli ise, ismin kemâline, ve ismin kemâli, sıfatın kemâline, ve sıfatın kemâli, şe’n-i zâtînin kemâline, ve şe’nin kemâli, o zât-ı zîşuûnun kemâline, hadsen ve zarureten ve bedâheten delâlet eder." İzah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bir eserde kemâl, o eserin menşe ve mebdei olan fiilin kemâline delâlet eder. 

"• Fiilin kemâli ise, ismin kemâline, 

• ve ismin kemâli, sıfatın kemâline, 

• ve sıfatın kemâli, şe’n-i zâtînin kemâline, 

• ve şe’nin kemâli, o zât-ı zîşuûnun kemâline, hadsen ve zarureten ve bedâheten delâlet eder."

Önce, “zât, şuûnat, sıfat, ef’al, esmâ” kavramları hakkında kısa bir açıklama yapalım.

Zât: Allah, Vacibü’l-Vücud’dur. Yani, zatının varlığı vacibdir, olmaması muhaldir. Kadim ve bakidir. Zamandan ve mekândan münezzehtir.

Şuûnat: Şe’nin çoğuludur. Şe’n kelimesi insanlar için kullanıldığında kabiliyet mânasını ifade eder. Ancak, Cenab-ı Hak için kabiliyet ifadesi kullanılamaz, Zâtının şuûnatından bahsedilir. Meselâ, rububiyet, Allah’ın şuûnatındandır. Yani, Allah’ın terbiye ediciliği vardır. Hiçbir mahluk yaratılmadan da yine Allah’ın terbiye ediciliği vardı. Keza, rezzakiyet, hakimiyet, müdebbiriyet,…,  de şuûn-u İlâhiyedendirler.

Nur Külliyatı’nda şuûnatın bir başka kullanılışı da “lezzet-i mukaddese, memnuniyet-i mukaddese, ferah-ı mukaddes,..,” şeklinde nazara verilir. 

Zattan sonra şuûnatın zikredilmesi, İlâhî sıfatları bu şuûnatın icraata sevk ettikleri cihetiyledir.

Üstadımız, On Birinci Söz’de  hayatın mahiyetini açıklarken “şuûn ve sıfat-ı İlâniyenin bir mikyası” ifadesini kullanır. Bu ifadenin ışığında bu konuya insanların icraatından şöyle bir örnek verebiliriz:

İnsan bir fakiri gördüğünde içinde bir acıma ve yardım etme duygusu uyanır. Bu bir şe’ndir. Sonra ona yardım etmeye karar verir. Bu karar irade sıfatından gelir.  Daha sonra kudretini bu yardıma yönlendirir ve o fakirin isteğini yerine getirir. Demek oluyor ki, irade ve kudret sıfatlarını harekete geçiren ruhtaki bu yardım etme ve acıma duygusu olmuştur. Yani, zattan sonra şuûnat, daha sonra sıfatlar gelmiştir.

Sıfat: Allah’ın sıfatları, hayat, ilim, irade, kudret, sem’, basar, kelam, tekvin sıfatlarıdır. Bütün İlahi sıfatlar sonsuzdur ve mutlaktır. Sonsuz olmaları, bu sıfatlarla ne kadar icraat yapılırsa yapılsın, onlarda bir azalma olmayacağı manasına gelir.  Mutlak olmaları ise, o sıfatların icraatlarını kayıtlayacak, onlara engel olacak başka sıfatların düşünülemeyeceği demektir.

Not: Cenab-ı Hakk’ın, Maturidî mezhebine göre sekiz, Eş’arî mezhebine göre yedi sıfatı vardır. Eş’ariler Tekvin sıfatını müstakil bir sıfat olarak kabul etmez, irade ve kudret sıfatları ile birlikte düşünürler. 

Ef’al: Fiiller, işler, icraatlar, tasarruflar demektir.

Esmâ: Cenab-ı Hakk’ın Kadim, Baki, Ehad gibi zatî isimleri olduğu gibi Hâlık, Rezzak, Muhyi, Mümit gibi fiilî isimleri de vardır. İlâhî fiiller sayılamayacak kadar çok olduğundan, âlimlerimiz bu fiilî isimlerin de sonsuz olduğunu beyan etmişlerdir.

Allah, Ehad, Samed gibi zati isimler hiçbir mahlukta tecelli etmezler.

Kadîm, Bâki gibi bir kısım zati isimler de İnsan Penceresi’nde beyan edildiği gibi, zıtları ile bilinirler. Nurlarda geçen “Biz fena ve zevalimizde senin devam ve bekanı görüyoruz.” cümlesi bu hakikati ders verir.

Yine İnsan Penceresi’nde insanın cüzi ilmi, kudreti,  görmesi ve işitmesiyle Allah’ın ilim, kudret, basar ve sem’ gibi sıfatlarına ayna olduğu ders verilir. Dolayısıyla da insanda Alim, Kadir, Semi’, Basir gibi esmâ tecelli etmiş olur.

Bu dersin asıl örneklerini fiilî isimlerde çokça bulabiliriz ve bu derste geçen esmâ ifadelerini “fiilî isimler”  olarak düşünmemiz daha isabetli olacaktır.

Şuûnat, ef’al ve esmâya bir örnek:

Rezzakiyet; rızıklandırıcı olmaktır; İlâhî şuûnattan bir şe’ndir. Hiçbir mahluk yaratılmadan ve rızıklanmadan da Allah’ın rezzakiyeti vardı.  

Terzik; rızıklandırmak, bir fiildir. Rezzak (rızık verici) ise fiilî bir isimdir.

Kâinat sarayının bütünündeki İlâhî icraatları ifade eden bu hikmet dersini, o ağacın meyveleri için de aynen düşünebiliriz. Bu maksatla bu dersleri bir mahlukta, meselâ, bir meyvede uygulamaya çalışalım:

Bir meyvede herkesi hayran bırakan bir sanat mucizesi müşahede ediliyor. Bu sanatın mükemmelliği fiilin yani meyve yapma fiilinin mükemmelliğini gösterir.

Fiilin mükemmelliği ise esmânın kemaline, yani Rezzak isminin kemaline delalet eder.

Rezzak isminin kemali sıfatın kemalini gösterir. Burada “sıfat” ifadesini bütün İlahi isimlerin kaynağı olan “hayat, ilim, irade, kudret gibi İlâhî sıfatlar olarak anlayabileceğimiz gibi,  özel bir mana olarak “rızık yapıcı  olma” vasfı olarak da düşünebiliriz.

Nitekim, Üstadımızın verdiği “mükemmel bir kasır” örneğinde “o esmâ ve ünvanlarının mükemmeliyeti, o ustanın san’atına dair sıfatlarının mükemmeliyetini gösterir.” ifadesi geçiyor.

Temsili hakikate uygularken şöyle de düşünebiliriz:

Cenab-ı Hakk’ın yedi kudsî sıfatıyla icra ettiği birbirinden çok farklı İlâhî sanatları vardır. Ruh yapmak, melek yapmak, deniz yapmak, güneş yapmak ayrı sanatlar olduğu gibi, rızık yapmak da bir başka sanattır. Buna göre, “rızık yapıcı olma vasfını” bir sıfat olarak düşünebiliriz. Buna göre, Rezzak isminin mükemmeliyeti bu sıfatın mükemmeliyetine dayanmış olur.

Her iki düşünce tarzı da hakikate uygundur, aralarında zıddiyet yoktur.    

Burada rızık vermeyle ilgili şuûnatı “rezzakiyet” olarak  anlayabileceğimiz gibi, “rızık verici olduğunu gösterme isteği” olarak da anlayabiliriz. Nitekim, bir hadis-i kudsîde “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim (bilinmek istedim) de mahlukatı yarattım.” buyrulmaktadır.

Bütün şuûnat gibi, rezzakiyetin kemali de Allah’ın zâtının kemaline delalet eder.

Cümlenin sonunda, Zât’ın kemâli hakkında şöyle buyruluyor:

“...Bütün kâinatta görünen bütün envâ-ı kemâlât, O’nun kemâline nisbeten  sönük bir zıll-i zaîf suretinde bir Zât-ı Zülkemâl’in âyât-ı kemâli ve rumuz-u celâli ve işârât-ı cemâli olduğunu gösterir.”

Bütün mahlukatta görünen kemâller gibi, o rızıkta görülen kemâl de Cenab-ı Hakk’ın zâtının kemâline nisbetle sönük ve zayıf bir gölge kadar kalır. Bu gölgelerdeki kemâller hakkında “âyât-ı kemâli ve rumuz-u celâli ve işârât-ı cemâli” ifadesi kullanılıyor.

Âyât-ı kemâl; bu kemâller Allah’ın kemaline delalet ederler, ancak o kemâli hakkıyla bildirme noktasında zayıf bir gölge gibi kalırlar.

Rumuz-u celâl; “sarahat”e göre “rumuz” (remizler) nasıl zayıf düşüyorsa, bu kemallerin Allah’ın zâtî kemalini göstermekte de o kadar zayıf kalırlar.

İşârât-ı cemâl; bir haritada bir şehre işaret eden bir nokta, yahut şekil, o şehrin gerçek mahiyetinden ne kadar uzak ise, bu kemaller de Allah’ın atının kemâli yanında öyle noksan kalırlar.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: İkinci Makam, Onuncu Lem'a | Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 1863 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...