Block title
Block content

Bir gazeteci İhvân-ı Müslimîn ile Nur talebelerinin farkını yazmış. Üstad'ın bu konu ile ilgili başka yerde bir yazısı var mı? Biraz daha bu konu hakkında bilgi verir misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İhvan-ı Müslimin Cemiyeti (Müslüman Kardeşler) (Mısır)

Örgüt, "Cemiyetü'l-İhvan-ı Müslimin" adı ile 1929 yılında Mısır'da, Hasan EL-BENNA tarafından kurulmuştur. Örgütün görüşü, dinsel inançlara tam bağlılığı sağlayıp, İslam ülkelerinde, sosyal ve siyasi yaşamda İslam’ın emirlerini kabul ettirmek üzere faaliyette bulunmaktır.

Bu mukayesenin dışında Risale-i Nur'da İhvan-ı Müslimin ile ilgili direkt bir değerlendirme yoktur. Bu hareketin temel hedefi İslam birliğinin kurulup siyasi bir güç haline gelinmesi ve dolayısı ile siyasi yönü baskın olan bir cemiyettir.

Bahsi geçen yerde  Seyit Kutup ve Hasan El Benna’nın öncülüğünde kurulmuş olan İhvan-ı Müslimin ile Nurculuk arasında bir mukayese yapılmıştır. Bu mukayesede Risale-i Nur'un bu zatlara ve hareketlerine dair bakış açısının ipuçları mevcuttur.

Belki amaçta Nurculuk ile bu hareket aynı olabilir, ama amaca giden tarz ve metotlarda çok farklar vardır; zaten mukayese de bu farklara işaret ediyor.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

fatma90614
allah razı olun açıklamanız çok güzel...
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Nurun fedaisi

Konuyla ilgili Mehmed Kırkıncı Hoca'nın bir makalesini istifadeye sunmak istiyorum..
《İhvan-ı Müslimin İleri Gelenleri ile Görüşme
Yazar: Mehmed Kırkıncı, 05-7-2010
1996 genel seçimlerine bir iki ay kala İstanbul’a gitmiştim. Mustafa Kuralkan:

“Hocam Mısır’dan İhvan-ı Müslimin’in reisi Mustafa Meşhur ile beş arkadaşı İstanbul’a gelmişler, sizinle görüşmek istiyorlar. Arzu ederseniz bir akşam onları sizinle görüştüreyim.”

dedi. Ben de Sungur Ağabey, İbrahim Canan, Osman Demirci Hoca, Ahmet Akgündüz ve başka birkaç kardeş ile Akın Kuralkan Bey’ın evinde, dersten sonra odaya geçerek görüştük... Mustafa Meşhur ve yanındakileri bize tanıttı. Bunlardan birisi 1928 yılında İhvan-ı Müslimin cemiyetini kuran Hasan el-Bennâ’nın oğlu idi. Bir diğeri bakan, birisi de Türkiye’de elçilik yapmış bir zattı. Dersten sonra Mustafa Kuralkan Bey geldi.

Mustafa Meşhur Bey konuşmaya şöyle başladı:

“Hocam, memleketinizin afakında siyasî rüzgarlar esmeye başladı. Siz de bu memlekette milletin teveccüh ettiği en itibarlı cemaatsiniz. Sizin bu durumdan istifade etmeniz çok kolay olacaktır. Bence sizin gayenize en uygun siyasi parti Refah Partisi ve en uygun lider de Necmettin Erbakan’dır. Sizin için necat yolu buradadır. Size hücum eden ve yolunuzu kesmek isteyenlere karşı varlığınızı muhafaza edebilmeniz için mutlaka bu partinin içine girmeniz lazım. Zaten bu partiyi idare edenlerle sizin aranızda fikir olarak ayrılık görülmüyor. Fakat hedefinize giderken kullandığınız metotlarınız farklı. Memleketin mukadderatına hakim olmak siyaset ile olur. Böylece yolunuz kısalmış olacaktır. Siz insanları fert fert irşat etmeye çalışıyorsunuz. Fakat bunun sonu gelmez. Gayenize ulaşmak için memleketin mukadderatına fiilen hakim olmanız lazım. Bunu gerçekleştirmek için iki yol var. Birisi siyasi bir cereyana mensup olmak, diğeri örgütlenerek silahlanmaktır.”

O sırada Sungur Ağabey’e baktım. Sungur Ağabey’in asabı hayli bozulmuştu. Can sıkıntısından önündeki kalem ile oynuyor, dudaklarını ısırıyordu.

Meşhur devam etti:

“Biz Türkiye’de halkın itimadını ve teveccühünü kazanan en büyük cemaat olarak Nur Cemaatini görüyoruz. Sizden beklediğimiz, münasip olan Nur talebelerini bu partiden milletvekili adaylığına teşvik etmeniz ve bu partiye oylarınızla destek vermenizdir. Bu sayede daha rahat bir şekilde örgütlenir ve gayenize daha çabuk ulaşırsınız. Elbette ki bu süre içinde bazı kayıplar vereceksiniz. Zaten Peygamberimiz de İslamiyet’i yaymak için en güzide sahabelerini feda etmemiş miydi? Sizin ecdadınız bu uğurda canını vermemişler miydi? İşte sizin de bu uğurda cihat edebilmeniz için tek çıkar yol budur. Sizin rehberiniz olan Bediüzzaman bu cihadın en büyük mümessili oldu. Hayatı ıstıraplar, sıkıntılar içinde geçti. Bütün bu meşakkatlere sadece şeriat-ı Muhammediye’yi hakim kılmak için katlanmıştır. Malumunuzdur ki, İhvan-ı Müslimin olarak biz de şiddetli zulümlere maruz kaldık. Çok felaketli günler geçirdiğimiz sizlerin de malumunuzdur. Başta Hasan el-Bennâ ve Seyyid Kutup olmak üzere bir çok gençlerimizi şehit verdik. Hapishaneler ağzına kadar cemiyetimizin mensuplarıyla doldu. Fakat bu zulümler bizi hiçbir zaman yıldıramadı ve ye’se düşüremedi. Bu gün bile hedefimize ulaşabilmek için canla başla çalışıyoruz.”

dedi. Konuşması bu şekilde yaklaşık bir buçuk saat kadar sürdü.

Mustafa Meşhur konuşmasını bitirince kendisine:

“Sizin Mısır’dan buraya kadar bizi tenvir etmek için gelmeniz büyük bir fedakârlık. Bu hamiyetperverliğiniz için size çok teşekkür ederim,” dedim ve şunları ilave ettim:

“Fakat keşke bu meseleye bu şekilde değil de, şöyle yaklaşsaydınız, “Siz de Kur’an’ın hadimleri olan İslamî bir cemaatsiniz. Biz de Mısır’da bu hizmet ile meşgul olan bir cemiyetiz. Bizim Mısır’daki hizmet metodumuz şu şekildedir. Sizlerin metodu nedir? Üstad Hazretleri size hizmetinize ait ne gibi prensipler bıraktı?” deseydiniz."

“Siyaset ile hizmet etmemiz gerektiğini, bir parti içine girmekle hedefimize daha çabuk ulaşacağımızı söylediniz. Fakat Üstadımızın en sevmediği şey siyasettir. Tâ hicri 1335 yılında, Üstadı siyaset ile hizmete davet edenlere karşı “Euzübillahimineş şeytani ve’s-siyaset” demişti. Siyasetle ilgili bu fikirlerin bizim şahsî düşüncemiz olmayıp bizzat Üstad'ın görüşü olduğuna tam kanaat getirmeniz için mevzuyu bizzat Üstad'dan dinlememiz daha iyi olur.”

dedim ve kendisine Üstad’ın Sünuhat adlı eserinden şu parçayı okuduk:

“Dediler:

– Dinsizliği görmüyorsun, meydan alıyor. Din namına meydana çıkmak lâzım.

– Evet lâzımdır. Fakat kat'î bir şart ile ki, muharriki aşk-ı İslâmiyet ve hamiyet-i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikedir. Birincisi hata da etse, belki ma'fuvdur. İkincisi isabet de etse, mes'uldür.”(1) buyurur.

Daha sonra Lem’alar’dan şu dersi de kendisine okuduk:

“Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalaletle kalplerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi: Nurdur, nur göstermektir ki, kalpler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır: nifaka inkılap eder. Hem nur, hem topuz.. ikisini, bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için bütün kuvvetimle nura sarılmağa mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor. Amma maddî cihadın muktezası ise: o vazife şimdilik bizde değildir. Evet ehline göre kâfirin veya mürtedin tecavüzatına set çekmek için topuz lâzımdır. Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok!..”(2)

İşte bu yüzden bu asır fikir ve nur asrıdır, kılıç ve silah asrı değildir.

"Silahlanmaya gelince, Üstadımız, "silahlanmanın haricî düşmana karşı olacağını, dahildeki cihadın manevî olacağını" söylüyor. Son mektubunda da müsbet hareket etmemizi vasiyet ediyor. Müsbet hareket ise vazifemizin iman hizmeti olduğunu bilmek ve bu uğurda gayret göstermektir. Siz de bilirsiniz ki, şeriatta devlete isyan edilmez. İsyan edenlere baği denilir. Kendileri ikaz edilir, dinlemezlerse öldürülürler. Demek ki, İslamiyette anarşi ve teröre meydan verecek harekette bulunmak yasaktır."

"Peygamberimizin cihadını nazara verdiniz ve bu uğurda birçok sahabelerini de feda ettiğini söylediniz. Fakat Peygamberimiz, Mekke’den zorla çıkarılırken, Kureyş’in en güzide delikanlıları, en hamiyetli gençleri yanında olduğu halde, ayrıca o gün için Mekke’de müşriklerin bir devlet gücü de olmadığı halde düşmanlarını tek tek yok edip Mekke’ye hakim olmak yerine, hicreti tercih etti. Çünkü İslâmiyet’e hizmetin yolu anarşi ve terör değildir, nasihattır irşattır. Peygamberimizin şehit olan sahabeleri sadece mütecavizlere karşı cihat ederken şehit olmuşlardır."

"Bizim ecdadımız da hariçteki gayr-i müslim devletlere karşı cihat etmişlerdir. Hiçbir zaman dahilde birbirleriyle mücadele etmemişler, kan dökmemişlerdir.” 

dedim ve şu önemli noktayı nazarlarına arz ettim:

“Acaba bu zamana kadar İhvan-ı Müslimin hareketi mi daha başarılı olmuştur, yoksa Nur hizmeti mi? İhvan-ı Müslimin hareketinin faaliyetlerinin neticesinde başta Hasan-ı Bennan ve Seyyid Kutup olmak üzere binlerce insanın kanı döküldü, on binlerce insan hapislere girdi. Buna karşılık Nur hizmetinde bir tek talebenin burnu kanamadı ve yapılan bu manevî cihat ile yüz binlerce insanın imanının kurtulmasına vesile olundu. Zaten bizim gayemiz de asayişi muhafaza ederek insanlığın imanının kurtuluşuna hizmet etmektir. Nitekim bütün müceddidler cihatlarında silahlı mücadeleye girmemişler, insanları irşat ve ikaz yoluyla iyiliğe emir ve kötülükten nehy etmişlerdir. Nitekim Üstadımız:

“Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlahîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlahiyeye karışmamaktır.” diye başlayan son mektubunda, “Hariçteki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır.”(3)

buyurur ve silahla cihadın ancak haricî düşmanlara karşı yapılabileceğine dikkat çeker."

"Eğer Üstad'ın gayesi sizin dediğiniz gibi şer’i bir hükümet kurmak olsaydı, eline geçen iki önemli fırsatı çok güzel değerlendirebilirdi. Bunlardan biri 31 Mart hadisesi, diğeri Şeyh Sait hadisesidir. Halbuki o, Şeyh Sait hareketine iştirak etmediği gibi iştirak etmek isteyen aşiretleri de engelledi. 31 Mart hadisesinde de isyan eden sekiz taburu bir nutukla isyandan vazgeçirdi."

"Bütün bunlar Üstad'ın cihadının manevî olduğunu gösteren delillerdir. Biz Nurcular da Üstad’ın yolunda gideceğiz. Eğer biz bu yoldan ayrılarak menfî bir harekete kalkışırsak bütün milletin itimadını kazanmışken, herkesi kendimize düşman etmiş olacağız. Bizim için en büyük tehlike, milletin Nur Talebelerine karşı olan samimi itimadının sarsılmasıdır. Bu itimadın kaybolması hizmetimize en büyük zararı verecektir.” dedim.

Ben bunları söyleyince Hasan Bennan’ın oğlu elini kaldırarak:

“Ben Bediüzzaman Hazretlerinin metodunun doğru olduğuna kanaat ettim.” dedi ve defalarca teşekkür etti.

Mustafa Meşhur haricindeki diğer Mısırlılar da onu tasdik ettiler. Bu arada Sungur Ağabey son derece sevinmişti ve önceki asabi halinden hiç eser kalmamıştı.

Dipnotlar: 
(1) Sünuhat-Tuluat-İşarat, s. 47
(2) Lemalar, s. 104
(3) Emirdağ Lahikası-2, s. 241》

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Nurun fedaisi

Mehmed Kırkıncı Hoca'nın konuyla ilgili olarak bir hatırasını paylaşmak istiyorum..
《1988 Hac Ziyareti
1988 yılında Hac ziyareti için Arabistan’da bulunuyordum. Hac vazifemi yaptıktan sonra Medine-i Münevvere’ye geçmiştim.
Mescid-i Saâdet’te öğle namazını kıldıktan sonra Prof. Dr. Alaaddin Başar, Prof. Dr. Selahattin Sert ve Horasanlı Hacı Fikri Efendi ile sohbet ediyorduk. Ömer Çetinkaya bir gençle yanımıza geldi.
“Hocam bu zat ile tanıştık. Kendisi Nijeryalı, çok zeki ve faziletli bir genç. Dünyadaki cemaatleri araştırıyormuş. Hepsi hakkında bilgisi var. Nur cemaati ve Risale-i Nur hizmeti hakkında da sağlam bilgiler elde etmek istiyor. Ben de burada olduğunuzu bildiğim için kendisini sizinle görüştürmek istedim."

Ömer Bey’e:
“Bu zata benim adıma teşekkür edin. Gerçekten, dünyadaki İslamî cemaatleri araştırmak ve bunlar hakkında bilgi edinmeye çalışmak takdir edilecek bir harekettir.” dedim.
İsmi Abdurrahman’dı. Konuşmaya başlamadan önce bir yanlış anlaşılma olmasın diye Abdurrahman’ın herhangi bir cemaate mensup olup olmadığını öğrenmek niyetiyle “Araştırdığın cemaatler içersinde hangisini daha çok beğendin?” diye sordum.
“Ben yaptığım araştırmalar sonunda İhvan-ı Müslimin cemiyetinin prensiplerini ve hizmet metotlarını benimsedim.” dedi.
Cevaben, “Ben de Risale-i Nur’un prensiplerini benimsedim ve onun metotlarıyla hizmet etmeye çalışıyorum.” diyerek şöyle devam ettim:
“Şimdi bir an için sen İhvan-ı Müslimin cemiyetine, ben de Nur cemaatine mensup olmadığımızı farz edelim. İkimiz de dünyadaki İslamî cemaatlerden birine mensup olmak isteyelim. Mensup olacağımız cemaati seçmek için bir araştırma yapalım ve hangi cemaatin daha selim, daha faydalı olduğunu tespite çalışalım. Buna razı olur musun?”

Kendine güvendiğini belli edercesine, “Razıyım!..” dedi.
“Siz İhvan-ı Müslimin cemiyetini bizden daha iyi tanıyorsunuz. Acaba bu cemiyetin gayesi nedir? Ona ulaşmak için takip ettikleri yol ve uyguladıkları prensipler nelerdir?” diye sordum.
“Gayeleri şeriatı getirip, ferdî ve içtimaî hayata tatbik etmek. Takip ettikleri yol ise, bu cemiyetin mensuplarını ve mücahitlerini çoğaltıp iktidarı ele geçirerek hakimiyet sağlamak.” dedi.
“Ben de Nur cemaatini daha iyi tanıdığım için onların meslek ve meşreplerini kısaca anlatayım.” diyerek şunları konuştum:
“Risale-i Nur’un ve Nur talebelerinin gayesi ve vazifesi güç kullanarak hakimiyet kurmak değil, bütün dünyayı istila eden mutlak küfür ve imansızlık cereyanına karşı fikrî ve manevî bir mücahede yapmaktır. Risale-i Nur’un hedefi, ihtiva ettiği iman hakikatleri ve bunların delilleri ile bütün dünyadaki insanları fert fert ikaz ve irşat etmektir. Üstad Hazretleri son mektubunda, Nur talebelerinin prensiplerini şöyle ortaya koyuyoor:" 

“Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlahîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlahiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.”
"Risale-i Nur’daki hakikatler, bu zamanın yaralarına en münasip ilaçtır. Onları dikkatle okuyanlar bu edebî ve dinî metinlerin dalalet vadilerinde hayrete düşenlere en doğru bir rehber olduğunu itiraf ediyorlar."
Şimdi bir de İhvan-ı Müslimin cemiyetinin metodlarını tahlil edelim:
"İktidarı ele geçirebilmek için devletin kuvvetine denk bir kuvvet toplamak lâzım. Mesela devletin askeri gücü kadar bir askeri güce, silâhı kadar silâha sahip olmak gerekiyor. Sizce böyle bir kuvvetin toplanması mümkün mü?” dedim.
Biraz düşündükten sonra, bunun çok zor ve uzak bir ihtimal olduğunu söyledi.
“Faraza öyle bir güçleri olsa, hakimiyeti sağlamaları ve iktidarı ele geçirmeleri kat’i midir?” diye sorduğumda,
“Hayır. Öyle bir şeyi kimse iddia edemez.” dedi.
“Peki sonu şüpheli bir yola gitmek meşru olabilir mi?” dedim.
“Hayır meşru olmaz” deyince:
“O hâlde bu kadar Müslüman’ın kanını dökmeye kim cesaret edebilir? Bunun mesuliyetini hangi hamiyetperver Müslüman yüklenebilir? Acaba bu takip edilen yol sünnete muvafık mıdır? Peygamberimiz (asm.) tebliğ vazifesini insanlara fert fert yaptı. Hiçbir zaman anarşi ve terör yoluna girmedi."

"O zaman Kureyş’in en güzide delikanlıları Müslüman olup Peygamberimizin yanında yer almışlardı. Kureyş’de Mısır’daki gibi bir devlet kuvveti de yoktu. Eğer kuvvetle hedefe gidilseydi, bir gecede Kureyş’in bütün reislerini katledebilirdi. Neden böyle bir şey yapmadı da Mekke’den hicret etti. Çünkü Peygamberimiz (asm.), davasını musalaha içerisinde, kimsenin kanını dökmeden kazanmak istiyordu."

"Demek ki, İhvan-ı Müslimin cemiyetinin hareketi sünnete de muvafık değil."
"İhvan-ı Müslimin cemiyetinin mensupları ile hapishaneler dolup taşmış. Başta Hasan El-Bennâ ve Seyyid Kutup olmak üzere birçok taraftarı suikastlara kurban gittiler. Bu şekilde nice insan öldü.” dedim.
Bu sözüme:
“Onlar bu mukaddes gaye uğrunda şehit oldular. Bu onlara kâfi diyorlar.” diye karşılık verdi.
Bunun üzerine:
“Fakat gayeleri şehit olmak değil, şeriatı getirmek idi. O hâlde bu hareketleri ile gayelerinden sapmış olmuyorlar mı?” diye sordum. Soruma sükût ile cevap verdi.
Sonra, “Acaba” dedim, “Seyyid Kutup’un eserlerini okuyan bir genç elini nereye atar?”
Belini işaret ederek:
“Tabancasına atar.” dedi.
“Şu hâle göre bu gençler hep tepki ve kin ile yaşarlar. Bu ruh onları yaşantıları boyunca huzursuz eder. Risale-i Nur’u okuyan bir gencin ise ilmi, irfanı, şevki, şefkat ve merhameti artıyor. Günahlardan kaçınıyor ve amel-i salih işlemeye çabalıyor. Bu, ona firdevsî bir haz veriyor. Ayrıca Risale-i Nur’u her yaşta, her sınıf insan okuyor ve anlıyor. Mesela mütefekkirler, alimler, feylesoflar okuyorlar. Risale-i Nur sadece Türkiye sınırlarında kalmıyor, dünyanın her yerinde Nur medreseleri var ve her yerde Risale-i Nur okunuyor."

Risale-i Nur’un cihadı manevidir. Bu cihatta kılıcın yerini kalem, kuvvetin yerini fikir almıştır. Üstad Hazretleri bu konuda:
“Medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat, muhabbet iledir. Husumet ise, vahşet ve taassuba karşı idi.” 1 buyurmuşlardır.
Bu konuşmama karşılık Abdurrahman bana şu soruyu yöneltti: “Allah’a isyan edilen yerde insanlara itaat edilmez.” hadis-i şerifi bu hareketi meşru kılmaz mı?”
Bu soruya şöyle cevap verdim:
“İtaat etmemek başkadır, isyan etmek başkadır. Mesela bir amir, memuruna 'Namaz kılmayacaksın.' derse, o memur amirine isyan edemez; fakat itaat de etmez, namazını kılmaya devam eder.”

Konuşmamı şöyle sürdürdüm:
"İhvan-ı Müslimin siyasî bir cemiyettir. Nur talebeleri ise siyasî bir cemiyet değil, insanları irşad ve ikaz ederek İslâmiyet’e hizmet etmek isteyen bir cemaattir. Risale-i Nur, her insanı düşündüren varlık ve varlık ötesi problemleri çözer. İnsanı ve kâinatı Allah’ın koyduğu kanunlar dahilinde yorumlar. Nur talebelerinin de, İhvan-ı Müslim’in de maksatları Kur’an hakikatlerine hizmet ile Müslümanların saâdet-i dünyeviye ve uhreviyelerini tekmil etmektir. Gayeleri bir olsa bile hizmet tarzları çok farklıdır. Meşrepleri başka başkadır."

"Nur talebeleri katiyen siyasete karışmazlar ve dinin kudsiyetini siyasi lekelerden muhafaza etmeye çalışırlar."

"Risale-i Nur bütün dünyayı bir dershane hükmüne getirdi. Her yerde Nur medreseleri açıldı. Bu sayede Risale-i Nurlar sürekli intişar etmektedir. Her bir risale elden ele, dilden dile, gönülden gönüle yayılmaktadır. Bu yüzden herhangi bir memlekette okunacağı zaman o devletten izin almaya gerek yoktur. Nur talebeleri siyasi bir cemiyet olmadıklarından buna gerek duymazlar."

"Risale-i Nur’un mevzuları bütün insanlığın ortak malıdır ve bütün insanlığı alâkadar eder. Yediden yetmişe herkesin, her sınıf insanın elinde bulunmakta ve herkes tarafından itibar görmektedir. Risale-i Nur bütün dünyadaki insanları ilim, irfan yoluyla aydınlatırken, İhvan-ı Müslimin ise, muvaffak olsalar bile, sadece kendi mensuplarına bir fayda sağlayabilirler.”

Sonunda Abdurrahman Risale-i Nur’un hizmet tarzını benimsediğini söyledi ve bizden Risale-i Nur’un İngilizcesini istedi. Ömer Çetinkaya yanında bulunan bir İngilizce risaleyi kendisine hediye etti ve diğerlerini de göndermek üzere Abdurrahman’ın adresini aldık.
Abdurrahman'la yaptığım bu görüşme bende Üstad'ın müsbet hareket metodunu yazma arzusu doğurdu. 2
Dipnotlar: 
1 Divan-ı Harb-i Örfi, s. 20.
2 Söz konusu yazı ikinci bölümde “Müsbet Hareket” başlığıyla yer almıştır.
Mehmed Kırkıncı》

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Nurun fedaisi

"HASTALIKLARI ÂLEM-İ İSLÂM'LA ALÂKALIDIR"
Hüsnü Bayram Ağabey anlatıyor:
"Üstad'ımız günlük hayatında bazen hasta olurdu. Normal hasta bile olsa bazen ruhu daralır, çok daha fazla hasta olurdu; ıstırap, acı çekerdi. Meselâ bir gün çok hasta oldu, 'Mutlaka çok mühim bir mes'ele var, araştırın bakalım ne var, ne havadisler var...' dedi. 
Biz gittik, haberleri öğrendik, bir şey yok. Emirdağ'dayız. Ertesi gün Çalışkan Ağabey'in dükkanına vardık ki, 'Bir haber var' dedi. 'Mısır'da Abdünnâsır ihtilâl yapmış, İhvan-ı Müslimîn'den çok kimseleri öldürtmüş.' Bakın Üstad bunun ıstırabını hissediyor ve çekiyordu. İslâm Âlemiyle alâkadardı. Anadolu'da bir Nur Talebesine hücum oldu mu Üstad hissederdi."
Ağabeyler Anlatıyor - 1 sayfa 167 (Ömer Özcan)

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
hamditas
ALLAH razı olsun
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...