"Bir insan en evvel muhabbetini Allah’a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla Allah’ın sevdiği her şeyi sever... İkinci kısım ise, en evvel esbabı sever ve bu muhabbetini Allah’ı sevmeye vesile yapar." Cenâb-ı Hakkın mâsivâsına yapılan muhabbetlerin izahı?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Cenab-ı Hakkın mâsivâsına yapılan muhabbet iki çeşit olur. Birisi yukarıdan aşağıya nâzil olur; diğeri aşağıdan yukarıya çıkar. Şöyle ki:"

"Bir insan en evvel muhabbetini Allah'a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla Allah'ın sevdiği herşeyi sever. Ve mahlûkata taksim ettiği muhabbeti, Allah'a olan muhabbetini tenkis değil, tezyid eder."

"İkinci kısım ise, en evvel esbabı sever ve bu muhabbetini Allah'ı sevmeye vesile yapar. Bu kısım muhabbet, topluluğunu muhafaza edemez, dağılır. Ve bazan da kavî bir esbaba rastgelir. Onun muhabbetini mânâ-yı ismiyle tamamen cezb eder, helâkete sebep olur. Şayet Allah'a vâsıl olsa da, vüsulü nâkıs olur."(1)

Masiva, “Allah’ın Zât’ından başka her şey” diye tarif edilir. Bir şey, Allah’ın yarattığı bir varlık olması bakımından “mahlûk”, O’nun mülkü olması cihetiyle “memlûk”; O’nun rızıklandırdığı bir varlık olması yönüyle “merzûk” ismini alır. Allah’ın Zât’ı noktasında ise varlık âleminin tamamı “masiva” diye adlandırılır.

“Bir insan en evvel muhabbetini Allah’a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla Allah’ın sevdiği her şeyi sever.”

Allah’ın bütün isimleri güzel olduğu gibi, onların aynaları olan mahlûkat da güzeldir. İnsan bu mânada, yıldızları da sever, denizleri de; ormanları da sever ovaları da, ceylanları da sever balıkları da. Bu sevgiler onun “Allah'a olan muhabbetini tenkis değil, tezyid eder.” Yani, mahlûkatı sevmesi onun Allah sevgisine bir noksanlık getirmez, hatta artırır.

Buna göre, bir mü’minin, mahlûkat âlemi içinde en fazla insanları sevmesi gerekir. Zira Allah’ın en mükemmel eseri insandır. Cenâb-ı Hak da mahlûkatı içinde en fazla insanı sevmektedir. O güzel ve mükemmel mahlûkunun günah ve isyanlara bulaşmaması için İlâhî fermanları ve peygamberleriyle onu ikaz etmektedir. Şu var ki, insan bu dünyada bir imtihan geçirdiğinden doğru yolu seçip seçmemekte serbest bırakılmıştır. Bu konuda bir zorlama da söz konusu değildir.

Üstad Hazretleri bir risalesinde muhabbetin sebebinin “ya kemal, ya cemal veya ihsan” olduğunu kaydeder ve “kemal zatında sevilir”, buyurur. Yani bir şeyde kemal varsa onun bize faydası olsun olmasın o şey sevilir. Bunun en güzel bir misali, başka dine mensup kişilerin Mimar Sinan’ın birer sanat harikası olan camileri hayranlıkla seyretmeleridir.

Kemal zatında sevildiği gibi, cemal de zatında sevilir. Güzel bir bahçeyi sevmemiz için onun mülkiyetinin bize ait olması gerekmez. Semanın yıldızlarını sevdiğimiz gibi, zeminin çiçeklerini de severiz. Gülün kokusunu sevdiğimiz gibi, bülbülün sesini de severiz.

Varlık âlemindeki bütün mükemmellikler ve bütün güzellikler, Allah’ın isim ve sıfatlarının aynaları, tecellileri ve gölgeleridirler. İnsanın, hem zatı hem de sıfatları sonsuz kemalde olan Allah’ı sevmesi, onun yaratılışının gereğidir. Muhabbete sebep olan bütün güzelliklerin hepsi Allah’tan geliyor. Mahlûkattaki bütün güzellikler onun sonsuz isim ve sıfatlarının çok perdelerden geçmiş zayıf gölgeleridir. Biz bu tecellileri Allah için ve O’nun isimlerinin tecellisi olduğu için severiz

Muhabbetin üçüncü bir sebebi de ihsandır. Var olmamız Allah’ın bir ihsanı olduğu gibi, hayat sahibi olmamız, insan olmamız, Müslüman olmamız da yine O’nun birer ihsanıdırlar. Bütün bunları unutarak, “ihsan” denilince sadece servet ve makam gibi fani şeyleri hatırlamak doğru olmaz.

Üstadımızın, “en evvel esbabı sever ve bu muhabbetini Allah'ı sevmeğe vesile yapar” dediği muhabbet, sebepler eliyle elde edilen ihsanlarda, bilhassa insanların eliyle kavuşulan nimetlerde kendini gösterir.

"Ve bazen de kavî bir esbaba rast gelir. Onun muhabbetini mâna-yı ismiyle tamamen cezbeder, helâkete sebeb olur." cümlesinde sözü edilen kuvvetli sebepler, daha çok, insanlardır.

Işığı güneşin eliyle, meyveleri ağaçların, hububatı toprağın eliyle bize ikram eden Cenâb-ı Hak, bazı nimetlerini de insanlar eliyle bize ulaştırır. Başka bir insanın eliyle büyük bir lutfa mazhar olan kişi, ona “mâna-yı ismiyle” bağlandığında, yani “O olmasaydı ben bu nimete kavuşamazdım” dediği takdirde, “bütün hayrın ancak Allah’ın elinde olduğu” hakikatinden gaflet etmiş olur. O kişiye yersiz ve aşırı bir minnet duymakla Rabbini unutabilir ve helakete düşebilir.

İnsanın kalbi ancak ebedî bir güzellik ile tatmin olabilir. Halbuki kâinatın ve içindeki bütün güzelliklerin üzerinde fena ve zevalin damgası vardır. Demek ki, bize verilen bu kalp o fani ve zail güzellikler için değil, ebedî bir cemali sevmek için tahsis edilmiştir.

"Kalbler ancak Allahın zikriyle mutmain olur." (Rad Suresi,13/ 28) âyetinde de ihtar ve ikaz edildiği gibi, insanın kalbini tatmin edip doyuracak tek mâşuk ve tek mahbub Allah’tır. Hazret-i İbrahim (as) gibi “La uhibbü’l-âfilin” (Fani şeyleri sevmem) deyip mecazî aşklardan kalbimizi temizlememiz lazımdır.

“Güzel değil batmakla ğaib olan bir mahbub. Çünki zevale mahkûm, hakikî güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli.” (Sözler, 17. Söz)

Eğer suistimal edip kalbimizi fani mahlûkata tevcih edersek, bunun tokadını hem burada hem ukbada yeriz. Kalbimizdeki bu hastalığı tedavi etmenin yolu ise iman ve tefekkür üzerinde yoğunlaşıp o güzellikler üzerinde fanilik damgalarını okuyarak sevgi ve aşkımızı hakiki sahibine tevdi etmektir.

Önce mâsivayı ve mahlûkatı sevip, sonra Allah’a vâsıl olmaya çalışan insan, çok zorlu ve kuvvetli bir sebebe takılabilir. Bu yüzden aşağıdan yukarıya olan muhabbet tarzı emniyetli ve muhkem bir yol değildir.

Önce tahkikî imanı elde edip, tefekkür ve marifet ile kalben Allah’a aşk ve muhabbetini tahsis ettikten sonra mâsivaya kalben yönelmek lazımdır.

Bilindiği gibi İslam’da esas olan Allah namına sevmek ve yine O’nun namına buğz etmek, düşmanlık beslemektir. Bunun ölçüsü ise Kur’ân ve Sünnettir. Allah’ın emirlerini severek yerine getirenleri sevmek, Allah namına sevmenin şümulüne girer. O emirlere karşı çıkan yahut aksini savunanları sevmemek yahut düşman olmak da yine Allah namına buğz etmeye girer. Şu var ki, burada ölçüyü korumak çok mühimdir. Mekruha yani Allah’ın beğenmediği bir işe karşı olmakla, harama karşı çıkmak aynı derecede ve aynı seviyede olmamalıdır.

Sevgi konusunda Peygamber Efendimiz (asm.)'in şu duasını bizler de yapmalı ve kalb âlemimize sindirmeliyiz.

“... Senden, seni sevmeyi, seni sevenleri sevmeyi, sevgine götüren ameli sevmeyi diliyorum.” (Ahmed b. Hanbel, 5/343)

(1) bk. Mesnevi-i Nuriye, Katre.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...