Block title
Block content

Bir iş olmadığında, "Kaderde yokmuş." derler, ama günah işleyince "Kendin ettin." derler. İmam Maturidi'nin kadere inanmadığı söyleniyor, doğru mu? Kader olursa imtihan olmazmış! Risaleler doğrultusunda bilgi verir misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İmam Maturudi Ehl-i sünnet inancının iki büyük imamından birincisidir. Ehl-i sünnet inancında ise kader ve irade beraber olarak kabul edilir. Bu inançta ne kader ne de insan  iradesi  inkar edilmez. Bu çok basit ve tarihi bir bilgidir, bunun ispata bile ihtiyacı yoktur. Bütün ilm-i kelam kitaplarında bu gerçek ve hakikat yazılıdır. 

Kaderi inkar eden Mutezile mezhebidir. Bu mezhebe göre kader diye bir şey yok, her insan kendi kaderini kendi çizer. Tabi insan açısından böyledir. Felsefe eksenli bu mezhep bile kaderi bütünü ile inkar etmiyor. Sadece insana bakan noktada inkar ediyor. İnkar etmesinin temel gerekçesi ise irade ile kader arasındaki uyum inceliğini kavrayamamaktır. İmam Maturudi’nin ömrü bu batıl mezhebi çürütmek ile geçmişken, "İmam Maturudi kaderi inkar ediyor." demek, gerçekten çok komik ve cehalet örneği bir iddiadır.

Cebriye mezhebi ise Mutezile'nin aksine iradeyi kadere muhalif gördüğü için, insanın mesuliyetini icap eden iradeyi inkâr etmişlerdir. Cebriye mezhebi de yine aynı gerekçe ile yani kader ile irade arasındaki ahengi anlayamama hastalığından dolayı insan iradesini inkar ederek kadere meyletmişler. 

Ehl-i sünnet ise, kader ile iradeyi bir birine muhalif bir biri ile çelişen iki zıt görmedikleri için her ikisini de kabul edip iman etmişlerdir. Zaten kader konusunun en çetrefilli ve en müşkül tarafı, kader ile iradenin uyumu meselesidir. Bu konu Risale-i Nurların Sözler adlı eserinin Yirmi Altıncı Söz'ünde kati ve tam olarak izah edilmiştir. Teferruat için burası mütalaa edilebilir.

İmam Maturudi ve Ehl-i sünnet ışığında kaderin bazı noktalarına kısaca işaret edelim.

Kaderin biri büyük diğeri küçük olmak üzere iki dairesi var. Büyük dairede insan iradesinin bir fonksiyonu ve tercihi söz konusu değildir, insan bu dairede mutlak bir cebir içindedir. Bu dairenin tek galibi ve hakimi Allah’tır. Bu dairede insan iradesi işlemediği için Allah bu dairede olup bitenlerden insanı sorumlu tutmayacaktır. Bu daire, şu ana babadan olmamız, şu memlekette doğmamız, şu boyda ve şu şekilde olmamız, şu ırktan olmamız gibi insan iradesinin tesiri olmayan şeylerden oluşuyor.

Küçük dairede ise  hakim ve müreccih insan iradesidir. Yani bu küçük dairenin idare ve tercihleri tamamen insana aittir. Bu sebeple insan bu dairede olan biten her şeyden sorumlu ve yükümlüdür. Zira kontrol insan iradesindedir. Bu dairenin faaliyet alanları ise iman küfür, iyi kötü, hayır şer, günah sevap gibi şeyler arasında seçim ve tercih yapmaktır. Ehl-i sünnet inancında insan kaderin önünde  mahkum değildir. İnsan kendine verilen cüzi iradesi ile seçim yapabilir. Öyle ise seçiminin sonucundan da mesuldür.

İnsan iradesine temas eden fiillerin ve  amellerin  iki boyutu, iki yüzü vardır. Birisi fiilin yaratılması ki, bu tamamen Allah’a aittir. Allah’tan başka yaratıcı yoktur. Diğeri ise fiilin tercih edilmesinde irade ve seçme işidir ki bu kısımda tamamen insana aittir. Yani bir fiilin aslını Allah yaratır, vasfını ise insan iradesi ile tayin eder. O zaman yaratmak Allah’ın, mesuliyet ise insanın olur. Bu hayırda da şerde aynıdır, değişmez.

Allah bu dünyada kudretini bizim yaratma kabiliyeti olmayan, ama seçme hürriyeti bulunan irademize bağlamıştır. Allah biz ne istersek adeti gereği onu yaratır. Mesela, camiye gitmeyi istedik bizi camiye götüren Allah’tır ya da meyhaneye gitmek istedik, bizi meyhaneye götüren yine Allah’tır. Allah, imtihan gereği sonsuz kudretini insanın zayıf iradesine şart yapmış, insan ne talep ederse onu yaratıyor. Öyle ise yaratan değil tercih eden mesuldür.

Üstad Hazretleri bu hakikati şu şekilde izah ediyor: 

"İrade-i cüz'iye-i insaniye ve cüz-ü ihtiyariyesi, çendan zayıftır, bir emr-i itibarîdir. Fakat Cenâb-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zayıf, cüz'î iradeyi, irade-i külliyesinin taallûkuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yani, mânen der: 'Ey abdim, ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyleyse mes'uliyet sana aittir.'"

"Teşbihte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer bırakıp 'Nereyi istersen seni oraya götüreceğim.' desen; o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette 'Sen istedin.' diyerek itab edip, üstünde bir tokat vuracaksın. İşte, Cenâb-ı Hak, Ahkemü'l-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini bir şart-ı âdi yapıp, irade-i külliyesi ona nazar eder."(1)

"Yedincisi: İlim, malûma tâbidir. Bu kaziyeye göre, malûm, ilme tâbi değildir; çünkü devir lâzım gelir. Öyleyse, bir insan, amelen yaptığı bir fiilin esbabını kadere havale etmekle taallül ve bahaneler gösteremez."(2) 

"İlim maluma tabidir." sözünü akla yaklaştırmak için şöyle bir temsil verelim: Ehli kalp olan bir hakim adliyeden dışarıyı seyrederken telaşla bir zatın geçtiğini görüyor ve katibe diyor yaz; "Şu adam ileride haksız bir cinayet işleyecek ve cezası da şudur." O katip hakimin hükmünü dosyalayıp rafa koyuyor. Aynen dosyadaki gibi o adam gidip haksız bir cinayeti işleyip hakimin huzuruna çıkarılıyor. Hakim o adam hitaben  "Ben senin bu suçu işleyeceğini sezdiğim için dosyanı hazırladım, cezan şudur." diyor. Şimdi o katil hakime, "Sen bu dosyayı hazırladığın ve cezamı takdir ettiğin için ben bu suçu işledim." dese, ne kadar hakikatsiz olur anlaşılır.

İşte Allah’ın ezeli ilmi ile bizim ne yapacaklarımızı önceden bilip kaderde dosyalaması da bunun gibidir. Burada insanın itiraz ve şikayete hakkı yoktur. Zira Allah’ın  ilmi ve olayları önceden bilip kadere yazması, cebir vasıtası değildir.

"Malumun ilme tabi olması" durumunda, durum aksine dönüp insan iradesinin iptali ortaya çıkar ki, bu doğru bir hüküm değildir. Batıl Cebriye mezhebinin savunduğu fikir bu minval üzeredir. Ehl-i sünnet ise "ilim maluma tabidir" hükmünü benimsemiştir.

Malumun ilme tabi olması, insan iradesinin üzerindeki mutlak baskıyı ifade ettiği için, devir ile tabir ediliyor. Devir, burada insan iradesinin İlahi irade karşısında mutlak bir baskı ve cebir içinde olmasına karşın, Allah’ın onu özgür bir irade sahibiymiş gibi mesul tutmasıdır ki bu bir  kısır döngüdür. Yani dudaksız bir insana "üfle" demek, bacaksız bir adama "koş" demek, gözsüz bir adama "gör" diye mesuliyet vermek gibi kısır bir döngü olur. Allah böyle şeyleri yapmaktan ve emretmekten münezzeh ve mukaddes olduğuna göre, "malum ilme tabi" diyemeyiz. İradesiz bir adamı iradeli bir adam gibi mesul tutmak devir demektir.     

İlim sıfatı, kudret ve irade sıfatı gibi baskı ve cebir oluşturacak bir sıfat değildir. Bu sebeple Allah’ın her şeyi önceden ve olmadan bilmesi baskı ve cebir oluşturmaz. Maalesef bu hususta Mutezile ve bazı İslam filozoflarını yanıltan nokta bu olmuştur.

Ehli kalp bir öğretmen talebesine bir ödev verse, yarına hazırlan gel seni, bundan imtihan edeceğim. Yalnız öğretmen ehli kalp olduğu için onun akşam bilardo oynayıp ödevine hazırlanmayacağını ve kırık not alacağını önceden bildiği için, ona daha imtihan etmeden kırık not veriyor. Ehli kalp öğretmenin öngörüsü gibi hakikaten o talebe akşam bilardo oynamaktan imtihana hazırlanma fırsatı bulamaz ve imtihandan kırık not alır. Öğretmeni ona der "Ben senin kırık not alacağını bildiğim için not defterine yazmıştım." Şimdi talebenin "Sen öyle yazdığın için ben kırık not aldım, yoksa ben daha iyi not alabilirdim." demeye hakkı olabilir mi; böyle bir mazeret gösterebilir mi? Elbette gösteremez ve hak dava edemez.

İşte Allah’ın ilmi zaman ve mekan kayıtlarından mukaddes ve münezzeh olduğu için, olmuş ve olacak her şeyi biliyor. Allah’ın bu bilmesi insan iradesi üstünde bir baskı bir cebir oluşturmuyor. Bu sebeple Ehl-i sünnet alimleri "İlim maluma tabidir." diyerek, bu hakikati formüle etmişler. İnsanın hürriyeti ve iradesi ile iş yapması Allah’ın ilmine bir eksiklik vermez, zira bu planı yapan da Allah’tır. Yani insanı hür kılan da Allah’tır. Allah’ın kendi planını bozması mümkün olmayacağı için, elbette ilimde cebir ve baskının olması düşünülemez.

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz.

(2) bk. İşârâtü'l-İ'câz, 7. Ayetin Tefsiri.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

ahyuba
Kaderin biri büyük diğeri küçük olmak üzere iki dairesi var. Büyük dairede insan iradesinin bir fonksiyonu ve tercihi söz konusu değildir, insan bu dairede mutlak bir cebir içindedir. Bu dairenin tek galibi ve hakimi Allah’tır. Bu dairede insan iradesi işlemediği için Allah bu dairede olup bitenlerden insanı sorumlu tutmayacaktır. yukarda böyle bir ifede var. o zaman kafir bir memlekette kafir ana babadan doğan bir kimse ile müslüman memlekette ehli müslim bir ana babadan doğan kişi bu yolda iradesi olmadığı için aynı sorumluluk geçerlidir oluyorki bu ifade ile ALLAH haşa ve kella adil olmamış oluyor. bu konuyu daha açıklayıcı anlatmanız benim gibi sığ düşünen insanları şüpheden kurtarmış olursunuz. soru: neden ben müslüman bir memlekette müslüman bir ana babadan dünyaya gönderildim de, adı jhon olan şahıs kafir bir memlekette kafir bir ana babadan dünyaya gönderildi?
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editor (Muaz)

İnsan iradesi ile tercih eder Allah’ta sonsuz kudreti ile o tercihi yaratır. Tercih etmek insandan yaratmak ise Allah’tandır. Bu Allah’ın değişmez bir kanunudur. İnsanın tercihi üstünde katiyetle bir baskı ve cebir söz konusu değildir.

Sonra İslam dininin ulaşmadığı ya da bir şekilde İslam dinini işitmemiş ve muttali olmamış insanların hükmü fetret ehlinin hükmü gibidir. Yani İslam ile tanışmadıkları için mesul değildirler ve ehli necattırlar. Bu hüküm sadece Hazreti İsa ile Hazreti Peygamber Efendimiz arasına mahsus bir hüküm değil genel bir hükümdür.

Üstad Hazretleri bu hususu şu şekilde izah ediyor: “Âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (asm.) bir lakaytlık perdesi gelmiş ve madem âhirzamanda hazret-i İsanın din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve hazret-i İsaya mensup Hıristiyanların mazlumlarının çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir.”Kastamonu Lâhikası

Ayrıca anne, baba ve çevre faktörü insan iradesini mutlak anlamda yok eden ve hükmü altına alan bir olgu değildir. Çünkü peygamberin hanımı ve oğlu inkar ederken azılı bir kafir ailenin evladı da iman ediyor bunun tarihte örnekleri çoktur. Demek insan iradesi etkilenir ama bütünü ile yok olmaz. 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...