"Bir Müslüman, İslâmiyet'ten çıksa ve dinini terk etse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez." Müslümanlığı terk edip, sonra tekrar Müslüman olanları nasıl değerlendireceğiz? Abdullah bin Sa’d bin ebi Serh gibi mesela...

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Burada nazara verilmek istenen asıl mesele, İslam’dan daha mükemmel ve daha kâmil bir dinin olmamasıdır.

Sulh, selamet, huzur ve teslim olmak gibi mânalara gelen İslamiyet, Müslümanların hayat tarzını tanzim eden, onların dünya ve ahiret saadet ve selametlerini, maddî ve manevî terakkilerini temin eden ilâhî bir kanun ve eşsiz bir rehberdir. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyurulur: “Bugün sizin için dininizi ikmal ettim, sizin üzerinize olan nimetlerimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâmiyet’ten razı oldum.” (Maide Suresi, 3)

Allah’ın razı olduğu ve ikmal ettiği bir din, elbette en mükemmeldir ve bütün insanlığın rehberidir. Bu bakımdan, İslâm dini, kıyamete kadar gelecek bütün insanların maddî ve manevî ihtiyaçlarını, huzur ve refahını temin, ruhlarını ve akıllarını tatmin eder.

Fıtrata, akıl ve vicdana en uygun, en mükemmel ve son din olan İslâm’ın ulvî hakikatlerini ve nurlu esaslarını hayatına tatbik eden fert ve milletler, her zaman tekemmül ve terakki ederler ve etmişlerdir de. Asr-ı saadet, Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı bunun en büyük delilidir.

Dolayısı ile İslam’ı terk eden bir mürtedin önünde iki ihtimal bulunuyor; birisi ya İslam’a dönmesi -ki sizin vermiş olduğunuz sahabe misali bu kısma giriyor- ya da mutlak anarşist, bir ateist olmasıdır ki, İslam bu tarzdaki bir insana hayat hakkı tanımıyor, cezası ölümdür.

Üstad Hazretlerinin vermiş olduğu misaldeki gibi, süt ve yoğurt bozulsa yine yenip kullanılabilir, ama sütün en mükemmel kısmı olan yağ bozulsa, zehir olur.

İşte bir Müslüman da güzel ahlakın bütün şubelerini en kâmil olan İslam dininden öğrendiği ve onunla terbiye olduğu için, bu daireden çıktığı zaman ruhuna kemalat kazandıracak başka bir nokta kalmıyor. Bu yüzden tam bir inkâr ve anarşiye kayıyor; böyle zararlı bir haşerenin de hakk-ı hayatı kalmıyor. İşte bu yüzden bütün mezheplerde "mürtedin hakk-ı hayatı yoktur" diye hüküm verilmiştir.

"Meselâ, nasıl ki bir saray bulunsa, büyük bir dairesinde büyük bir elektrik lâmbası bulunur. O elektrikten teşa’ub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere taksim edilmiş. Şimdi, birisi o büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirip ziyayı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve bir vahşete düşer. Ve başka sarayda, büyük elektrik lâmbasıyla merbut olmayan küçük elektrik lâmbaları, her menzilde bulunuyor. O saray sahibi büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirerek kapatsa, sair menzillerde ışıklar bulunabilir, onunla işini görebilir; hırsızlar istifade edemezler.

İşte, ey nefsim! Birinci saray, bir Müslümandır. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lâmbasıdır. Eğer onu unutsa, el’iyâzü billâh, kalbinden onu çıkarsa, hiçbir peygamberi daha kabul edemez. Belki hiçbir kemâlâtın yeri ruhunda kalamaz. Hattâ Rabbini de tanımaz. Mahiyetindeki bütün menziller ve lâtifeler karanlığa düşer. Ve kalbinde müthiş bir tahribat ve vahşet oluyor. Acaba bu tahribat ve vahşete mukabil hangi şeyi kazanıp ünsiyet edebilirsin? Hangi menfaati bulup, o tahribat zararını onunla tamir edersin?

Halbuki, ecnebiler o ikinci saraya benzerler ki, Hazret-i Peygamber AleyhissalâtüVesselâmın nurunu kalblerinden çıkarsalar da, kendilerince bazı nurlar kalabilir veya kalabilir zannederler. Onların mânevî kemâlât-ı ahlâkiyelerine medar olacak, Hazret-i Mûsâ ve İsâ Aleyhimesselâma bir nev’i imanları ve Hâlıklarına bir çeşit itikatları kalabilir." (24. Söz)

Üstad Hazretleri “Ben îmanın cereyanındayım. Karşımda îmansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok.” diyerek yeni Said dönemindeki büyük manevî cihadının iman mihverli olduğunu ve bütün gayretinin, insanları imansızlık afetinden korumak olduğunu açıkça ifade ediyor. Öte yandan “her bir günah içinde küfre giden bir yol” olduğunu beyan ederek, bu iman hizmetinin çok ehemmiyetli bir cihetinin de günahlarla ve sefahetle mücadele olduğuna işaret etmiş oluyor.

Üstad Hazretleri bir Müslümanın garp ahlâk ve medeniyetini bütünüyle kabul etmesinin mümkün olamayacağına dikkat çekerken, konuyu ayrı bir cepheden ele alıyor ve bir Müslümanla bir Hıristiyanın, Peygambere iman konusunda çok büyük farklılık gösterdiklerini ehemmiyetle ifade ediyor.

Kur’ân-ı Kerim, Müslümanların hem şahsî, hem ailevî, hem de içtimaî hayatına esaslar getirmiş, Allah Resulü (asm.) bunları ümmetine bütün tafsilatıyla anlatmış ve hayatıyla da bilfiil tatbik etmiş, ders vermiştir. Bir Müslüman Allah’a nasıl inanacağından, namazını nasıl kılacağına, ahlâk yapısını nasıl şekillendireceğinden, ticaret hayatında hangi esaslara uyacağına kadar her şeyi Peygamber Efendimizden öğrenmiştir. Üstad Hazretleri buna çok güzel bir misal veriyor ve Peygamber Efendimizi (asm.) merkezî bir lambaya teşbih ederek, bir Müslümanın her hususta o merkezî lambadan ışık aldığını, her şeyiyle ona bağlı olduğunu nazara veriyor. Bundandır ki, bir Müslüman, Peygamber Efendimizden (asm.) alâkasını kesse, hem ruh âleminde, hem ahlâk dünyasında, hem de dünyevî işlerinde tam bir çöküntüye uğrar. Ve sonunda küfür karanlığına düşer.

Bir Hıristiyan için durum çok farklıdır. Onun gerek şahsî hayatı, gerek cemiyet hayatı Hz. İsa’nın (as.) İncil’den alıp tebliğ ettiği İlâhî prensiplerle değil, beşerî kanunlarla ve içtimaî hayatın kültürüyle taayyün etmiştir. Bu kültürün bazı esasları, temelde yine dine dayanmakta ise de tatbikatta durum çok farklıdır. Bir yasaktan sakınan kişi, bunu Hz. İsa’ya değil, kanunlara uymasının bir neticesi olarak yapmaktadır. Bunun içindir ki bu şahsın Hz. İsa’ya (as.) bağlılığı tamamen kopsa da hayat nizamında büyük bir değişiklik olmaz.

İslâmiyet, hem ferdin şahsî hayatını hem de içtimaî nizamını tanzim hususunda emir ve yasaklar vaz’ ettiği için, bir Müslümanın bu emirlere uyması sevap, uymaması günah ve isyan olmaktadır. Beşerî kanunların hâkim olduğu Hıristiyan milletlerde böyle bir durum söz konusu değildir. Onlarda emirlere uymanın bir mükâfatı yoktur. Ancak, yasaklara uymamanın cezaları vardır. Yani, bir Hristiyan toplumunun düzeni, İlâhî emir ve yasaklarla değil, beşerî kanunlarla temin edilmektedir.

Bundan dolayı, bir Müslüman, Peygamber Efendimizin (asm.) yolundan dönse, “hayat-ı içtimaiyyede bir zehir” hükmüne geçer.

Bütün bunlara rağmen, mürtedin bütün insanî vasıfları yok olur denilemez. Çünkü insan olmanın temel vasıfları vardır ve bunlar asla kaybolmuyor. Yani insanî vasıflar kök olduğu ve fıtrata dercedildiği için, insan hangi dine girse de hangi fikre uysa da ağlama, acıma, düşünme, neşelenme, hüzünlenme gibi temel vasıfları yok olmazlar. Ama bu temel vasıflar şerde heba edilirler.

İlave bilgi için tıklayınız:

- İbnu Ebi Sarh'ın kendisine vahiy geldiğini iddia etmesi doğru mudur?

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...