"Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var, birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş..." misali izah eder misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var, birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere. Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da, her tarafı, karanlık, kesif bir zulümat istilâ etmişti."

"Ben sağ tarafıma baktım, nihayetsiz bir zulümat içinde bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım; müthiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müthiş zulümâta karşı, sönük bir cep fenerim vardı, onu istimal ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım; pek müthiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müthiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki, "Keşke bu cep fenerim olmasaydı, bu dehşetleri görmeseydim!" dedim. O feneri hangi tarafa çevirdimse, öyle dehşetler aldım. "Eyvah, şu fener başıma belâdır" dedim."

"Ondan kızdım, o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi, birden o zulümat boşandı. Her taraf o lâmbanın nuruyla doldu, her şeyin hakikatini gösterdi. Baktım ki, o gördüğüm köprü, gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar-ı ekber, baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nuranî insanların taht-ı riyasetinde ibadet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim. Ve sol tarafımda, fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şahikalar ise, süslü, sevimli, cazibedar olan dağların arkalarında azîm bir ziyafetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayal meyal gördüm. Ve o müthiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahlûklar ise, mûnis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvânât-ı ehliye olduğunu gördüm. 'Elhamdü lillâhi alâ nûri'l-îmân' diyerek, اَللهُ وَلِىُّ الَّذِينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet-i kerimesini okudum, o vakıadan ayıldım."(1)

İnsan kendi şahsî kuvvetine, cüz’î ilmine ve sönük aklına güvenip; "Ben doğruları kendim bulurum, Peygambere ve onun rehberliğine muhtaç değilim." derse, şeytana oyuncak olur, vehim ve şüphelerden kurtulamaz. Korku ve endişelere müptela olur, dağlar kadar yükleri taşımaya mecbur olur. Hâlbuki insanın böyle ağır yükleri yüklenmeye takati yetmez, bu ağır yüklere ancak iman ve tevekkül ile dayanabilir.

Allah insanı peygambere ve vahye muhtaç bir şekilde yaratmıştır. Bu yüzden insan iman ve tevekkül ile Allah’ın gönderdiği peygamberlere teslim olmak zorundadır. Meselâ, insan şahsî kendi fikri ile ölüme baksa, onu bir yokluk, kabri ise karanlık bir kuyu tevehhüm eder. Ölümdeki ayrılık ve hiçlik acısı hayatını bütünü ile zehir eder.

İnsan mevte iman ve Kur’ân nazarı ile baksa, onu ebedî bir saadetin başlangıcı, kabri cennetin bir intizar salonu olarak görür. Demek akıl tek beşına ölümün sırrını çözemez, vahyin ışığına ve terbiyesine muhtaçtır.

İnsan, kafa feneri hükmünde olan aklı ile kâinata ve hâdiselere bakacak olursa, temsilde olduğu gibi eşyanın hakikatini ve yaratılış sırrını çözemez. Vahye tabi olmayan ve hidâyetle nurlanmayan akıl, insana mütemadiyen azap veren bir alete döner. Üstad Hazretlerinin "kızdım ve cep fenerini yere çarptım" demesi, “aklı vahyin terbiyesine verdim ve her şeyin içyüzünü o zaman anladım” demektir.

Netice olarak, bu temsilde vahiy ile akıl mukayese ediliyor. Vahiy âlemi ışıklandıran güneşe, akıl ise sönük bir cep fenerine benzetiliyor. Güneşin yanında fener nasıl bir şey ifade etmezse, "vahyin yanında akıl bir şey ifade etmez."

(1) bk. Sözler, Yirmi Üçüncü Söz.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...