"Birinci Makamı’nda, gayet lâtif ve tatlı ve çok kıymettar ve nurlu, hadsiz semerelerinden üç küllî meyvelerini..." Üstadı bu meyvelere sevkeden hislerle bağlantısını kurup, üç meyveyi de özetler misiniz?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

İkinci Şua'nın Birinci Makamında üç kısım varlığın tevhid akidesinin dışında, yani şirk ve inkar açısından bakıldığında, insan ruhuna ve vicdanına nasıl menfi tesir icra ettiğini ve insanın gönlünü ve ruhunu nasıl yaraladığını nazara vermektedir. Ve bu yaraların ve ızdırapların tevhidle yani bir olan Cenab-ı Hakk'ın varlığıyla nasıl çözüldüğünü, o sıkıntı ve meşakkatin huzur ve saadete nasıl döndüğünü ve insanı nasıl keyiflendirdiğini anlatarak çok yüksek seviyede bir mukayese ile yapılmıştır.

Birinci Meyve Cenab-ı Hakk'ın zatına ve birliğine bakar. Zatının varlığı ve hassaten de birlik yani tevhid inancı açısından mahlukatın değerlendirmesi yapılır.

Birinci Meyvede; Üstadımızda bulunan yüksek seviyedeki şefkat hissi nazarıyla mükevvenata ve hassaten zihayata baktığında; başlarından geçen ve onları ızdırap ve çileye, meşakkat ve sıkıntıya, fenaya ve zevale götüren hadisat ve olaylar Üstadı düşündürmüş. Bu alemin acımasız çarkları içerisinde, nazenin zihayatların ve varlıkların, telef olması şiddetle şefkatine ve rikkatine dokunmuş. "Bunlara acıyan, şefkat eden ve merhametle muamele eden kimse yok mu?" diye taharriye başlamış. Kainatın külli unsurları ve umumi kanunları bu neticeyi hasıl ettirmediğini ve o zavallı mahlukatın ızdırap ve çilelerini dindirtmediğini düşünmüş. Bu sebeple bütün tahavvülat ve tegayyürat ve tebeddülatın bir yıkım ve zahiren çile ve ızdırabı netice verdiğini düşünmüş.

Bütün bu düşünce ve telakkisini, şefkatten gelen acıma ve hissiyatını tatmin eden bir netice ve sonuca vasıl olmuş. Bunu da bir tefekkür meyvesi ve tezekkür neticesi olarak takdim etmiştir.

Bu şefkat ve rikkatini tatmin eden ve tevhidin mahiyeti olan şu hakikat, Üstadımızın o bütün tellakki ve düşüncelerini tatmin etmiş ve keyiflendirmiştir. O da:

"Tevhid ve vahdette Cemal-i İlahi ve Kemal-i Rabbani tezahür eder. Eğer vahdet olmazsa o hazine-i ezeliye gizli kalır."

"Evet, hadsiz cemal ve kemalat-ı İlahiye ve nihayetsiz mehasin ve hüsn-ü Rabbani ve hesapsız ihsanat ve baha-i rahmani ve gayetsiz kemal-i cemal-i Samedani ancak vahdet ayinesinde ve vahdet vasıtasıyla şecere-i hilkatin nihayatındaki cüziyatın simalarında temerküz eden cilve-i esmada görünür."(1)

hakikatıyla, insanın kurtulabileceğini ve şefkat hislerini tatmin edebileceğini ifade eder.

Buradaki nazara verilen mesaj şudur:

Bir olan Allah'a iman etmek yani şirkten uzak bir bakışla alemi temaşa etmek yani Cenab-ı Hakkın birliğine iman etmekten meydana gelen bir kemalat ve anlayışla, yukarıdaki telakki ve düşüncelerinden insan kurtulmuş olur.

Çünkü bütün bu mükevvenatı tek bir zata vermek ve O'nun tasarrufunda bilmek, yani teklikten ve birlikten gelen bir anlayışla mezkur sorgulamalara ve tasavvurlara yaklaşırsak, işler kolaylaşır ve o endişeler zail olur, böylece şefkatten ve rikkatten gelen ızdıraplar izale edilir. İnsan dehşete kapıldığı durum ve vaziyetlerde ibret alır, hatta huzur ve saadet duyar.

Zira her şey bir olan Allah'a isnat edilirse; o bir olan Allah-ı Zülcelal bütün mahlukatın ve özellikle zihayatın arkasında bir kainatı tahşid eder ve onların yardımlarına ve imdatlarına gönderir. O zahiren dehşetli ve vahşetli çarklar ve kanunlar; bir olan Cenab-ı Hakk'ın tasarrufunda, o varlıklara ve zihayatlara muin, munis ve şefkatli bir yardımcı mahiyetine girerler. Yani bu Birinci Meyvedeki sıkıntıları ve ızdırapları dindiren meyve ve mahiyet; bir olan Allah'ın varlığına ve hassaten de birliğine bakar.

Bir cümle ile sebep ve sonuç ilişkisini hülasa eder isek: Her bir varlığın güzelliği, kemalatı, sanatı ve cemali; bir olan Allah'a iman etmek ve O'nun birliğinden gelen kemal ve cemaline ayine olmasıdır. Zira birliğin ve vahdetin bizzat kendisinde cemal ve kemal vardır. Allah'ın (cc) birliğinden gelen o cemal ve kemal; yaratılan mahlukata da cemal ve kemal olarak nispet açısından sirayet eder ve yansır.

İkinci Meyvede; kainatın zatı ve mahiyeti ile ilgili tevhidden gelen hakikatin sirayeti ile mahlukatın şereflenmesi, huzur ve saadetle yaşaması nazara alınır ve değerlendirilir.

Önce Üstadımızın bu meyveye vasıl olabilmesi için, şefkatten gelen tefekkürünü nazara alalım:

Muazzez Üstadımız varlıklara, zihayatlara ve hassaten masumlara baktığında, çok mükemmel ve müstesna bir şekilde yaratılmalarına rağmen bu alemde kısa bir zamanda durup istemeyerek ve arzu etmeyerek hayatlarına hatime çekilip, memnun olmadan gitmeleri veya ölüp fenaya inkılap etmeleri, Üstadımızın aleminde rikkat ve şefkat fırtınaları koparmıştır. Fena ve zevalin acımasız halleri ve vaziyetleri; bu hâl ve vaziyetler altında masnuatın ve mahlukatın zayiatları ve perişaniyetleri Üstadı çok tefekkür ve tezekküre sevk etmiştir.

Bir nevi mahlukata ve masnuata fani alem ve fena damgası altında bakılıp beka ve ebedi hayat açısından mütalaa edilmeyince; âdeta yaratılmanın ve yaşamanın bir kıymet ve itibarı olmadığı düşüncesi Üstadı tazip etmiştir. Zira şirk açısından ve küfür nokta-i nazarından bakıldığında, bu mesele insan ruhuna ve kalbine sıklet ve ağırlık vermektedir.

İşte bu telakkileri ve düşüncüleri ve hissi ve zevki muameleleri ortadan kaldıracak ve mutmain edecek meyve ise şudur:

Sırr-ı vahdetle yani bir olan Allah'a iman etmekle kainatın kemalatı tahakkuk eder. Ve mevcudatın ulvi vazifeleri anlaşılır ve mahlukatın netice-i hilkatleri takarrur eder. Ve masnuatın kıymetleri bilinir. Ve bu alemdeki makasıd-ı ilahiye vücut bulur. Ve zihayat ve zişuurların hikmet-i hilkatleri ve sırr-ı icatları tezahür eder. Ve bu dehşetengiz tahavvülat içinde kahharane fırtınaların hiddetli ekşi simaları arkasında rahmetin ve hikmetin gülen güzel yüzleri görünür. Ve fena ve zevalde kaybolan mevcudatın neticeleri, hüviyetleri, mahiyetleri, ruhları ve tesbihatları gibi çok vücutları kendilerine bedel alem-i şehadette bırakıp sonra gittikleri bilinir...

Bir tek Allah'a iman etmenin neticesi olan kainatı kemalatlı, cemalli, hoş, güzel, birbiri ile kucaklaşan ve unsurlarıyla dayanışma içinde bulunan bir şefkat ve merhamet alanı ve mekanı gözüyle görmek, bir meyve olarak insanı ferahlandırır.

Çünkü bu koca kainatı topyekün; şefkati ve merhameti sonsuz bir Allah'ın tasarrufunda gördük mü; bu tasarruf ve imanın kemalatı mahiyeti itibariyle mahlukata da tezahür eder ve bir cihette sirayet eder. O zaman zahiren acımasız ve merhametsiz gibi görünen bütün olay ve hadisat; şefkatli ve cemalli yüzünü gösterir.

Bir evvelki anlayışla yani şirkle bakıldığında dehşetengiz görünen olaylar ve hadiseler; bir nevi merhametli ve şefkatli muamelelere döner ve inkilap eder.

İşte o ızdırap ve çileler; kainatın kemalinden gelen yani bir olan Cenab-ı Hakka teslim edilmekten gelen kemali ile boyanır, bu meyve insanları his ve tefekkür açısından rahatlatır.

Üçüncü varlık ise eşref-i mahlukat olan insan unsuru üzerinden hissi ve zevki bir muamele ve onun karşılığında tefekkürle isal edilen meyvedir.

Üstad Hazretleri bu mükevvenat ve alem içerisinde insan unsurunu tefekkür etmiş. Bu şerefli ve müstesna varlığın; karşılaştığı olay ve hadiseler, fena ve zevaller tahripler ve yıkılmalar, insan unsuru içerisindeki vasıflı ve keyfiyetli olanların çektikleri ızdırap, çile ve işkenceler, maruz kaldığı ızdıraplar ve hassaten ölümleri ile toprağa gark olmaları ve bir nevi zevale gitmeleri; tevhidin dışında bakıldığında böyle acımasız ve dehşetengiz bir atmosferi hatırlatmakta ve insanın ruhunu sıkmaktadır.

Bu durumu altı cihetten alınan dehşet ve vahşetlerle Üstadımız teferruatlı bir şekilde anlatmaktadır.

Tevhidin dışında bir bakışla ruhunu daraltan ve rikkatini rencide eden bu haleti Üstad Hazretleri şu meyve ile söndürmüş ve rahatlatmıştır.

Evet, sırr-ı vahdet ile insan bütün mahlukat içinde büyük bir kemal sahibi ve kainatın en kıymettar meyvesi ve mahlukatın en nazenini ve en mükemmeli ve zihayatın en bahtiyarı ve en mesudu ve Halık-ı Âlemin muhatabı ve dostu olabilir. Hatta bütün kemalat-ı insaniyet ve beşerin bütün ulvi maksatları tevhid ile bağlıdır ve sırr-ı vahdetle vücut bulur.

Mezkur hakikatlerden de anlaşılacağı üzere aleme ve insana, bir olan Allah'a iman gözüyle bakıldığında; eşref-i mahlukat olduğu halife-i ruyi zemin olduğu, yüksek ve ali gaye ve maksat ile yaratıldığı, Allah'ın en nazik ve nazenin bir mahluku olduğu, ayrıca Cenab-ı Hakk'ın muhatabı olduğu gibi yaratılışındaki sırlar tezahür eder ve açığa çıkar.

Bir olan Cenab-ı Hak zatının vahdetinden gelen kemalatla kainatın o vahdete nispetle topyekün kemalatı ve cemali zuhur eder. O kemalat ve cemal ise alemin meyvesi ve fıtratın neticesi olan insanın amaç, gaye ve fıtratının hikmetini ortaya koymasına imkan verir. Alemin zeval ve fena çarkları arasında ezilip zevale gitmesine müsaade etmez.

Hülasa ve netice olarak:

Bir olan Allah'a iman tevhidde kemali, tevhiddeki kemal ise kainatın bir bütün olarak birlikteliğini, netice itibariyle kemal ve cemalini ortaya koyar. Bunlar da zişuurların ve hassaten insanın maddi ve manevi kemalatını zuhur ettirir.

(1) bk. Şualar, İkinci Şua, Birinci Makam.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

Yorumlar

abdussamet-

Maşallah külli ve tatmin edici bi cevap olmuş 

ALLAH razı olsun 

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.

BENZER SORULAR

Yükleniyor...