Block title
Block content

"Birinci vecih, ubudiyet-i mahzâya menşedir. Mahiyeti harfiye olup müstakil değildir. Vücudu tebeî olup aslî değildir. Mâlikiyeti vehmî olup hakikî değildir..." devamıyla izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"Birinci vecih ubudiyet-i mahzaya menşe'dir."

Eneyi nübüvvet yolunda kullanmakla Allah’a kul olma şuuru inkişaf eder. Ubudiyet-i mahza, sırf kulluk yapmak, sadece Allah’ın razı olduğu yolda yürümek demektir. Kulluğun şuuruna eren insan, kendi varlığı gibi, iradesini de Allah’ın bir ihsanı ve bir emaneti bilir. Bunları kendi keyfince kullanmaz.

Ubudiyet, kulluk demektir ve ibadetten bir yönüyle daha şümullüdür. İnsan, ibadet yapmadığı zamanlarda da yine kulluğa devam etmektedir. Konuşacağı zaman, ancak doğru söyler,  zira konuşma fiilini yaratan ve onu konuşacak bir canlı olmakla şereflendiren Rabbi ondan böyle konuşmasını istemektedir.

Bakacağı zaman, sadece helal olan şeylere bakar. Yiyeceği zaman ancak helal rızıkları yer.

Ubudiyet-i mahza denilince bunların tümü anlaşılır. Yani bir kul olarak yaşamak, bütün işlerinde ancak rıza dairesinde hareket etmek. Bu şuurda olan kişi, namazda “iyya ke na’büdü” derken, bir bakıma, kendi hayat çizgisini Allah kelamıyla dile getirmiş olur.

"Mahiyeti harfiye olup müstakil değildir."

Enenin mahiyetinin harfiye olması, insanın kendi mahiyetini, “Allah’ın isim ve sıfatlarını bilmek için bir vahid-i kıyasî olarak değerlendirmesi” demektir. Nur Risalelerinde önemle nazara verildiği gibi, bir varlığa Hâlık’ını hiç düşünmeden mana-yı ismiyle bakmak hatadır. Ona mana-yı harfiyle yani Allah’ın bir eseri, isim ve sıfatlarının bir aynası olarak bakmak gerekmektedir.

Buradaki “müstakil” kelimesi, eşyaya “mana-yı ismiyle bakma” yerine kullanılmıştır. Nitekim bir risalede eşyayı Hâlık’sız, Mâlik’siz vehmedenlerin her mahluka müstakil bir ağa gibi, yani dilediğini yapan, İlahi iradeye bağlı olmayan bir varlık olarak baktıkları nazara verilir. Meselâ, hava unsuruna müstakil bir ağa gibi bakanlar, hava “kanı şöyle temizler, çiçeklerin döllenmesini şöyle sağlar, bulutları şöyle taşır” gibi ifadelerle, o itaatkâr mahluku, kendi dilediğini yapan istiklâl sahibi bir varlık olarak nazara vermiş olurlar.

"Vücudu tebeî olup aslî değildir."

İnsanın varlığı güneşin aynadaki ışığı gibidir. Yani, aynadaki ışığın varlığı tebeidir; güneşe bağlıdır. Ayna, ışık sahibi değildir. Öyle olsaydı gece olunca ışığının kaybolmaması gerekirdi.

Bizim de vücudumuz ve hayatımız aslî olsaydı ölmememiz lazım gelirdi. Sıhhatimiz aslî olsaydı hastalanmaz, gençliğimiz aslî olsaydı ihtiyarlanmazdık.

"Mâlikiyeti vehmî olup hakikî değildir."

Yunus Emre’nin şu mısraları bunu harika bir şekilde ders verir:

Mal sahibi mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi.
Mal da yalan, mülk de yalan.
Var biraz da sen oyalan.

Henüz insan yaratılmamışken bütün araziler mevcuttu. Bu gün, “Şu tarla benim.” derken düşünmeliyiz ki, asırlar boyunca niceleri aynı sözü söyleyerek bu dünyadan göçüp gittiler. Her yeni gelen misafir, öncekileri unutup “Bu tarla benim mülküm.” dedi ve bırakıp gitti.

Demek oluyor ki, o tarla üzerindeki malikiyet asıl değildir, hakiki değildir, ancak bir vehimdir.

Biz, servetimize hakiki malik olmadığımız gibi, kendi varlığımıza da hakiki malik değiliz.

"Vazifesi Hâlık'ın sıfatını fehmetmek için bir mizan ve bir mikyas olmaktır. Enbiya (Aleyhimüsselâm) enaniyetin bu vechine bakmakla, mülkü tamamen Allah'a teslim ederek ne mülkünde, ne rububiyetinde, ne uluhiyetinde şeriki olmadığına hükmetmişlerdir."

Birinci cümle üzerinde daha önce durulmuştu. Peygamberler ve onların gösterdiği yolda yürüyenler benliklerini marifetullah için kullanmışlar, bütün istidatlarını ve ona takılan kabiliyetlerini, sıfatlarını marifetullaha vesile yapmışlardır. Kâinat şeceresini de, onun meyvesi olan kendi varlıklarını da Allah’ın mülkü bilmişler, bütün mülk âlemi Allah’ın olduğu gibi, o mülkte terbiye gören bütün varlıkların da O’nun mahluku olduğuna iman etmişler, kendilerinin de İlahi bir terbiyeden geçerek insan olduğunu, gözlerinin görecek şekilde, kulaklarının işitecek, akıllarının anlayacak, hafızalarının muhafaza edecek şekilde terbiye gördüğünü düşünerek, bütün bunları yaratılış gayelerinde kullanmakla mükellef olduklarının şuuruna ermişlerdir. Bu şuur, onları Allah’a ibadet ve şükür etmeye götürmüş, kendileri ancak Allah’a ibadet ettikleri gibi, bütün varlıkların da yaratılışlarına konulan görevleri yerine getirmekle, yine ancak Allah’a ibadet ettiklerini, Allah’ın uluhiyette yani mabudiyette de şeriki olmadığını bilmişler ve O’na böyle bir tevhid inancıyla iman etmişlerdir.

"Ene'nin bu vechinden Cenâb-ı Hak şecere-i tuba-i ubudiyeti inbat edip dal ve budakları kâinat bahçesinde enbiya, evliya, sıddıkîn gibi mübarek semereleri vermiştir."

Ubudiyet bir tuba ağacı gibidir. Takva, salih amel ve güzel ahlâkın bütün çeşitleri bu ağacın dal ve budakları hükmündedir. İşte eneyi, yani insan mahiyetine o harika istidadı yerinde kullananlar, dünyada iman ve ubudiyetle bir nevi cennet hayatı yaşarlar. Ebedî saadet menzili olan cennet de bu ubudiyet ağacının meyvesi olur. Bütün enbiya, evliya ve sıddıkîn enenin bu güzel vechinin meyveleridir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Şemme | Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 958 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...