Birisi için tefeül yaptım. Açılan sayfa onun işiyle ilgili ve uyarıda bulunuyordu. Nasıl hareket etmeliyim?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Bu gibi durumlarda ortaya çıkan manayı hayra yormak gerekir. "İslam’da tefeül vardır, teşe’üm yoktur." kaidesiyle çıkan manayı hayırlı şeylerle tabir etmek lazımdır. Bununla birlikte kalbiniz çıkan mananın ikaz ve ihtar edilmesi noktasında ağır basıyorsa, ilgili kişiye ulaştırma imkânına sahipseniz iletirsiniz. Yoksa bu işin hayra inkılap etmesi için bol bol dua edersiniz. Çünkü bazılarına bu gibi konuları ulaştırma vesilesi bulunamayabilir.

Ama her şeyin dizgini elinde olan Allah, hem hadiseden haberdar hem de muhtemel sıkıntıları izale edecek kudrete malik olduğu için, ona dayanıp ondan neticenin hayra tebdili için yalvarmak gerekir.

"İKİNCİSİ: Kur’ân ile tefeüle ve rüyaya itimada ehl-i hakikat taraftar değiller. Çünkü Kur’ân-ı Hakîm, ehl-i küfrü kesretle ve şiddetli bir tarzda vuruyor. Tefeülde, kâfire ait şiddeti, tefeül eden insana çıktığı vakit yeis veriyor, kalbi müşevveş ediyor." (Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Birinci Mesele)

Burada da özellikle Kur'andan tefeül yapmaya ehli hakikatın sıcak bakmadığı açıktır. Ama başka eserlerden hayra yormak şartıyla tefeüle izin verilmiştir.

Tefeül, bir şeyi hayra yormaktır. Resulullah da (asm) tefeülde bulunmuştur. Mesela, Hudeybiye seferinde, karşı tarafla görüşmelerin tıkandığı bir zamanda, karşı tarafın elçi olarak Süheyl b. Amr’ı göndermesi üzerine, onun ismiyle tefeül ederek “İşimiz kolaylaştı.” diye ashabına haber verir. (Süheyl kelimesinde kolaylık anlamı vardır).

Bediüzzaman bazı tefeüllerini şöyle anlatır:

"Bundan otuz sene evvel (I. Dünya Savaşı sonrası) eski Saîd’in gafil kafasına müthiş tokatlar indi. اَلْمَوْتُ حَقٌّ (ölüm haktır) kaziyyesini düşündü, kendini bataklık çamurunda gördü. Meded istedi, bir yol aradı, bir halaskâr taharri etti. Gördü ki, yollar muhtelif, tereddüdde kaldı. Gavs-ı Azam olan Şeyh Geylani’nin (RA), Fütûhu’l-Gayb namındaki kitabıyla tefeül etti. Tefeülde şu çıktı: اَنْتَ فِى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبِيبًا يُدَاوِى قَلْبَكَ (Sen Dâr u’l-Hikmettesin, önce kendi kalbini tedavi edecek bir doktor ara .) Acibtir ki, o vakit ben Dâru’l-Hikmeti’l-İslamiye azası idim. Güya, ehl-i İslâm’ın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Hâlbuki en ziyade hasta ben idim. Hasta evvela kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir. Sonra, İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat kitabını gördüm. Elime aldım. Halis bir tefeül ederek açtım."

"Acaibtendir ki, bütün Mektubat’ında yalnız iki yerde 'Bediüzzaman' lafzı var. O iki mektub, bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektupların başında 'Mirza Bediüzzaman’a Mektub' diye yazılı olarak gördüm. 'Fesübhanallah, dedim, bu bana hitab ediyor.' İmam, o mektuplarında tavsiye ettiği gibi, çok mektuplarında musırrane şunu tavsiye ediyor: 'Tevhid-i kıble et!' Yani, birini üstad tut, arkasından git, başkasıyla meşgul olma! (...) Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle kalbime geldi ki: Bu muhtelif turukların başı ve bu cetvellerin menbaı ve şu seyyaralerin güneşi, Kur’an-ı Hakîm’dir. Hakiki tevhid-i kıble bunda olur. Öyle ise, en âlâ mürşid de en mukaddes üstad da odur." (bk. age., Üçüncü Mesele)

Görüldüğü gibi Üstad Bediüzzaman; Abdulkadir-i Geylanî ve İmam-ı Rabbanî’nin kitaplarıyla tefeülde bulunmuş, hayatının akışına bir yön vermiştir. Bu noktalardan tefaul ve falı değerlendirdiğimizde arada bariz bir fark gözükmektedir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editörü

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?

BENZER SORULAR

Yükleniyor...