Block title
Block content

Bizler dünyaya gönderilip burada bir takım yanlış yollara sapıyoruz, eza, cefa çekiyoruz. Bir annenin evlatlarını ateşe atmayacağı gibi yaratan da bizi dünya sıkıntılarına maruz bırakmadan cennetine alabilirdi. Dünya sınavına niye ihtiyaç duyuldu?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Şu kainat sarayının yaratılma gerekçesi Allah’ın isim ve sıfatlarını bu kainat sahnesinde tecelli ettirip, hem kendi İlahi nazarı ile hem de gayrın nazarı olan mahlukatın nazarı ile bu tecellileri seyredip müşahede etmektir. Kainatta sergilenen isimlerin en büyük gözlemcisi ve seyircisi Allah’ın bizzat kendisidir. Sonra sırası ile insanlar, melekler, cinler ve ruhanilerdir. Yani kainatın asıl yaratılma gerekçesi Allah’ın kendini tanıtmak ve sevdirmek istemesidir diyebiliriz.  

İnsanların imtihana tabi tutulması bu dev gayelerin yanında tali ve küçük gayeler olarak kalıyor.

İnsan nasıl kendi kemal ve güzelliğini görmek ve göstermekten bir keyif ve lezzet alıyorsa, aynı şekilde ama kudsi olarak Allah’da kendi sonsuz kemal ve cemalini görmek ve göstermekten bir keyif ve lezzet alır. Bu Allah’ın şuunatıdır, yani İlahi bir keyfiyetidir. Bu keyfiyet sayesinde kainatta bir hareket ve faaliyet vardır.

Şuunat-ı İlahiye: Şuunat, şe’nin çoğulu. Şe’n için Türkçemizde tam bir karşılık bulamıyoruz. En yakın mânâ olarak “şan, hal, tavır, kabiliyet” deniliyor.

Hâlık (yaratıcı) Allah’ın bir ismidir. Hâlıkıyet ise şe’nidir. Yâni, yaratıcı olmak Allah’ın şânındandır. Bu hâlıkıyetini icra etmek diledi mi, bu dilemeyi, yâni bu iradeyi, ilim, kudret gibi sıfatlar takib ediyor ve halk (yaratma) fiili icra ediliyor. Böylece yaratılan o mahlûkta Hâlık ismi tecelli ediyor.

Rab’ da Cenâb-ı Hakk’ın bir başka ismi. Rab, yâni terbiye edici. Rububiyet (terbiye edici olmak) ise Allah’ın bir şe’ni.

Bütün İlâhî isimler böylece düşünüldüğünde, her birinin şuunât-ı İlâhiyyeden bir şe’n’e dayandığı anlaşılır.

Sevmek, lezzet almak, hoşlanmak insan için birer şe’ndir. Allah da mahlûkatını sever, ama bizim bir eserimizi sevmemiz gibi değildir. İşte bu İlâhî muhabbeti, mahlûkatın sevgilerinden ayırmak için “mukaddes” kelimesi kullanılır. Allah da kulunun ibadetinden memnun olur. Ama, bu memnuniyet bir padişahın kendisine itaat eden bir askerinden memnuniyeti cinsinden değildir. İşte bunu zihinlere yerleştirmek için “memnuniyet-i mukaddese” tabiri kullanılıyor. Bunlar da şuunat-ı İlahiyedendirler. Allah’ın bütün mahlûkatının ihtiyaçlarını görmekte bir lezzet-i mukaddesesi vardır. Ama bu lezzet, bizim bir fakiri giydirmekten yahut doyurmaktan aldığımız lezzet gibi değildir.

“Her bir faaliyette bir lezzet nev’i vardır.” hakikatından hareket ederek kâinata nazar ettiğimizde, Cenâb-ı Hakk’ın herbir fiilini icra etmekte, her bir ismini tecelli ettirmekte bir lezzet-i mukaddesesi olduğu aklımıza görünür. Bu lezzetin keyfiyetini ise akıl idrak edemez. Zira, akıl ancak mahlûkat sahasında düşünebilir.

Özet olarak, sonsuz cemal ve kemalin gözlemlenme ve müşahede edilme isteği Allah’ın bir şuunatı ve İlahi bir keyfiyetidir. Tabir biraz dar, biraz riskli ama şunu diyebiliriz ki, Allah kendini görmek ve göstermekten İlahi bir lezzet ve keyif alıyor ve bu yüzden mahlukatı icat etmiştir.

Allah’ın isimleri hükümlerinin ve manalarının gereğini yapıp fiiliyat aleminde görünmek ve tecelli etmek isterler. Nasıl ressamlığa kabiliyetli olan birisi resim kabiliyetini göstermek için önce resim yapar, sonra da o resimleri sergilemek için bir sergi salonu açıyorsa; aynı şekilde Allah’ın her bir ismi de kendi hüküm ve manasını görmek ve göstermek ister. Hal böyle olunca Allah bütün isimlerinin mana ve hükümlerinin gereğini icra eder ve ediyor.

Mesela, Allah’ın Şafi ismi kendi mana ve hükmünü gösterip icra etmek için nasıl hastalığı iktiza ediyor ise, Rezzak ismi de açlığı ister. Muhyi ismi hayatı iktiza ederken, Mümit ismi ölümü ve ölüme aracı olan vesileleri ister. İnsanın başına gelen musibet ve sıkıntıların en önemli gerekçesi bu isimlerin sahnelenme isteğidir.

Yoksa süreç ve varlık perdeleri olmadan direk netice yaratılsa, hiçbir isim kendini sahneleyemez ve manasını ifade edemez. Romanın başı ve ortası yazılmadan direkt olarak neticesi yazılsa, o romana kimse iltifat etmez. Romanın sonucunu tesirli ve anlamlı kılan şey romanın başı ve ortasıdır. Yaratılış romanının sonucu cennet ve cehennemdir. Başı ve ortası ise maddi alemler ve kainattır. Kainat ve maddi alemler olmadan cennet ve cehennem manasız ve eksik kalır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Allah Teala kullarını yaratmadan önce cennet veya cehenneme gideceğini bildiği halde cehennemlikleri neden yarattı?

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

drerkan
İnsanların imtihana tabi tutulması bu dev gayelerin yanında tali ve küçük gayeler olarak kalıyor.. Kainat insan için yaratıldığına göre bu ifadeniz insanın ehemmiyetini biraz azaltmıyor mu?Eşref-i mahlukat olan insanın imtahanın tali ve küçük olarak değerlendirilmesi bence abartılı olmuş biraz.Selametle.
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...