Block title
Block content

Bu evreni yaratmış, bu muhteşem görünümü kurmuş YARADAN. Sizce bütün bunlar arasından sadece bir tek yıldızı seçip, orada bazı özel kurallar koymuş ve insanların kendisinin adını kullanarak birbirlerine kötülük yapmalarına izin vermiş olabilir mi?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Dünya belki kemiyet ve boyut açısından evren içinde çok küçük ve ehemmiyetsiz gibi durabilir. Ama keyfiyet ve değer açısından kainata eş değer, belki kainattan daha mükemmel ve canlı bir yıldızdır.

Allah’ın sanatları içinde her bir sanatın ifade ettiği mana başka ve farklıdır. Evrenin bütünü ve dev galaksiler Allah’ın azamet ve kibriyasına nasıl bir mikyas ise, küçük bir elma kurdunun mükemmel bir şekilde beslenmesi ve unutulmaması da, Allah’ın mahlukatına olan şefkat ve merhametinin bir mikyası ve bir tecellisidir.

Biz nazarımızı sadece büyük cisimlere verip, küçük cisimlerde ifade edilen mana ve sanatlara bakmaz isek, böyle ciddi yanılgıların içine düşeriz.

Bazen bir karıncadaki sanat ve incelik, senin meftun olduğun evrenin bütününden daha mükemmel ve daha şirindir. Hatta karıncada hayat olmasından dolayı hayatsız olan kürelerden ve galaksilerden daha kapsamlı ve daha ince bir sanat icra eder. Yani galaksiler Allah’ın bir iki hüner ve ismini gösterirken, karınca hayat sayesinde Allah’ın binlerce isim ve sıfatlarını izhar ve ilan eder.

Felsefe; tantana ve gösterişi bol olan işleri abartıp, önemli gibi gösterirken sanat ve inceliği harika ama tantana ve şaşası olmayan şeyleri hep insanlığın nazarından kaçırır ve önemsiz gibi gösterir. Bu felsefenin hastalıklı bir bakış açısıdır. Her şeyin zahir ve kışırını incelerken, batın ve özüne pek önem arz etmez. İslam ve Kur'an ise işin özünü ve hakikatini nazara verir. Zahir ve kışırını ise öze ve batına bir kap, bir ambalaj yapar. Zira kap ve ambalaj, özün korunmasında önemli bir faktördür.

Kalp nasıl beden için önemli ve gerekli bir organ ise, dünya da şu evrenin kalbi ve beyni mesabesindedir. Kainatı bir ağaç olarak düşünürsek, dünya ve dünya içinde yaşayan insanlık, bu ağacın meyvesi ve neticesi hükmündedir. Buna en büyük delil, bütün kainat çarklarının insan hayatına doğrudan hizmet etmek üzere dönmesidir. Güneş, dünyamızdan milyonlarca kat büyük olmasına karşın, her gün belli saatlerde insan için doğar ve batar. Ay adeta insana zamanı göstermek üzere takvimcilik yapar. Yıldızlar ve diğer galaksiler ise bu sistemin birer dişlisi mesabesindedir. Bunları görmek için filozof olmaya gerek yoktur. Çok açık olarak gözümüz önünde cereyan ediyorlar.

İnsanları bırakın, basit bir buğday tanesinde bile nihayetsiz hikmet ve ilimler görünüyor. Gayesiz ve maksatsız yaratılmadığına bugün fen ilimleri de şahittir. Allah’ın dünya ve dünya içindekiler ile alakasız ve ilgisiz olduğunu söylemek en ahmakça ve en mesnetsiz bir hurafedir. Allah, değil insan, maddenin en küçüğü olan atomdan tut ta en büyüğü olan galaksilere kadar her şeyle alakadar ve ilgilidir. Her şey onun Rububiyet dairesindedir.

Teizm inancında olan filozoflar, dini ve nübüvveti gereksiz gördükleri için dini, insanları biribirlerine düşüren ve kavgaya sebep olan bir araç olarak tevehhüm ediyorlar. Çok aldanıyorlar ve aldatıyorlar. Zira dinin ve peygamberin hükümran olduğu zaman ve mekanlarda adalet ve fazilet hakim olmuştur. Dinin geri plana itilip, inkar edildiği dönemlerde ise kavga ve zulüm hükümran olmuştur. Tarih bunun vesikaları ile doludur.

Kızını diri diri toprağa gömen Ömer, İslam terbiyesinden sonra adaleti ve fazileti ile dünyaya örnek haline gelmiştir. Demek kavga ve niza’ın temeli ve kaynağı din değil, insanların uydurduğu beşeri ideoloji ve mefkurelerdir. Sadece Komünist ve kapitalist çarpışmasında milyonlarca insan hayatını ve huzurunu kaybetmiştir. Din her yönü ile hayırdır; onun zıttı olan inkar ve küfür yolları ise her yönü ile şerdir.

Bu tür zihniyet sahipleri, kendi heves ve hevalarına göre bir ilah istiyorlar. Yani her şeyi yaratsın, hizmetimize sunsun ama bize karışmasın. Kendileri yapabilirlerse, Allah’a zaten ihtiyaç duymazlar. Ama buna güçleri yetmediği için; “Madem öyle, Allah bizim için her şeyi yaratsın, hizmetimize sunsun ve ancak bizim yaşantımıza da karışmasın” diyorlar. Bu yaklaşım tamamen nefsin ve hevanın telkinleridir. Her şeyi bilen birisinin bize yardım etmesi ve yol göstermesi daha güzel değil midir? Ama nefis istemiyor. Çünkü gayri meşru yollardaki keyfi kaçacak.

Okulda okurken, askerlik yaparken veya bir patronun emrinde çalışırken hiç sormayız: "Müdür neden öğrencilerle, Genel Kurmay Başkanı neden askerlerle veya patron neden çalışanlarla uğraşıp özel kurallar koyuyor. Bu hiç yakışır mı müdüre, başkana, patrona?!." diye.

Kader Risalesinde geçen bir soru ve cevab ışığından bu iddiaya bakalım:

"Eğer desen: Kader bizi böyle bağlamış, hürriyetimizi selb etmiştir. İnbisat ve cevelâna müştak olan kalb ve ruh için kadere iman bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?"

"Elcevap: Kat’a ve asla! Sıkıntı vermediği gibi, nihayetsiz bir hiffet, bir rahatlık ve ravh ve reyhânı veren ve emn ü emânı temin eden bir sürur, bir nur veriyor. Çünkü, insan kadere iman etmezse, küçük bir dairede cüz’î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde dünya kadar ağır bir yükü, biçare ruhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünkü insan bütün kâinatla alâkadardır. Nihayetsiz makàsıd ve metâlibi var. Kudreti, iradesi, hürriyeti milyondan birisine kâfi gelmediği için, çektiği mânevî sıkıntı ağırlığı ne kadar müthiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır. İşte, kadere iman, bütün o ağırlığı kaderin sefinesine atar, kemâl-i rahatla, ruh ve kalbin kemâl-i hürriyetiyle kemâlâtında serbest cevelânına meydan veriyor. Yalnız nefs-i emmârenin cüz’î hürriyetini selb eder ve firavuniyetini ve rububiyetini ve keyfemâyeşâ hareketini kırar."

"Kadere iman o kadar lezzetli, saadetlidir ki, tarif edilmez. Yalnız şu temsille o lezzete ve o saadete bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:

"İki adam bir padişahın pâyitahtına giderler. O padişahın mahall-i garaip olan has sarayına girerler. Biri, padişahı bilmez, o yerlerde gàsıbâne, sârıkane tavattun etmek ister. Fakat o bahçe, o sarayın iktiza ettikleri idare ve tedbir ve varidat; ve makinelerini işlettirmek ve garip hayvânâtın erzakını vermek gibi zahmetli külfetleri görür, mütemadiyen ıztırap çeker. O cennet gibi bahçe, başına bir cehennem gibi oluyor. Herşeye acıyor, idare edemiyor. Teessüfle vaktini geçirir. Sonra da, o hırsız, edepsiz adam, tedip suretiyle hapse atılır."

"İkinci adam, padişahı tanır, padişaha kendini misafir bilir. Bütün o bahçede, o sarayda olan işler bir nizam-ı kanunla cereyan ettiğini, herşey bir programla, kemâl-i suhuletle işlediğini itikad eder. Zahmet ve külfetleri padişahın kanununa bırakıp, kemâl-i safâ ile o cennet-misal bahçenin bütün lezzetlerinden istifade edip, padişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinaden herşeyi hoş görür, kemâl-i lezzet ve saadetle hayatını geçirir."
(1)

Ayrıca konu ile ilgili muhtelif risalelerde geçen bir kaç vecizeyi bu vesile ile buraya almak istiyoruz. 

"İnsan, ipi boğazına sarılıp istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır. Belki, bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zaptedilir."(2)

"Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada, nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin?"(3)

"Kâinatı abes ve gayesiz itikad eden felâsife i abesiyyun gibi, kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, hâlıksız mı zannediyorlar? Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir ve mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır ve evâmir-i İlâhiyeye musahharlardır."(4)

"Âyâ, bu insan zanneder mi ki başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan ebede meb’ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzettir. Küçük büyük, az çok, her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek."(5)

"Ey insan! Hiç mümkün müdür ki, sana bu simayı veren ve o simada böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz’ eden Zât, seni başıboş bıraksın; sana ehemmiyet vermesin; senin harekâtına dikkat etmesin; sana müteveccih olan bütün kâinatı abes yapsın; hilkat şeceresini, meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın?"(6)

Dipnotlar:

(1) bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz.

(2) bk. a.g.e., Onuncu Söz.

(3) bk. a.g.e., On Dördüncü Söz, Hatime.

(4) bk. a.g.e., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule.

(5) bk. Mesnevi-i Nuriye, Zühre.

(6) bk. Lem'alar, On Dördüncü Lem'a.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş

Yorumlar

kardelennn
Allah razı olsun.....
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Ziyaretçi (doğrulanmadı)
Bin Barekallah, maşaallah.. Tebrik ederim değerli abiler...
Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
BENZER SORULAR
Yükleniyor...