Block title
Block content

Bu sır, daire-i vücub, tecerrüd ve ıtlak hasâisindendir. Ve fâil-i aslînin mâhiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübâyenet-i lâzimesidir... Diye devam eden kısmı açıklar mısınız?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Aklım yürüyüş yaparken, bazan kalbimle arkadaş olur. Kalb zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor. Akıl berveçh-i mutad, burhan şeklinde bir temsille ibraz ediyor. Meselâ:"

"Fâtır-ı Hakîmin kâinattan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi, sonsuz bir kurbiyeti de vardır. Evet, ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi, fevklerin de en fevkinde bulunuyor. Hiçbir şeyde dahil olmadığı gibi, hiçbir şeyden de hariç değildir."

"Evet, âsâr-ı rahmetine mazhar olan sath-ı arzda mâmulât-ı kudrete bak ki, bir parça bu sırra vakıf olasın. Meselâ, biri arzda, diğeri semâda veya biri şarkta, diğeri garpta iki şeyi bir anda yaratan Sâniin, o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık kadar uzaklığı lâzımdır. Ve keza herşeyin kayyûmu olduğu cihetle de, herşeyin nefsinden daha ziyade bir kurbiyeti de vardır. Bu sır, daire-i vücub, tecerrüd ve ıtlak hasâisindendir. Ve fâil-i aslînin mâhiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübâyenet-i lâzimesidir. Meselâ, şems, timsallerine kayyûm olduğu için, fevkalhad onlara bir kurbiyeti vardır. Aynadaki zıl ve gölgeyle semâda bulunan asıl arasındaki mesafe kadar da bu'diyeti vardır."
(1)

Allah, iki farklı ve uzak olan şeyi yaratmak için, hem onlardan çok uzak olacak, hem de onların içlerinde olması gerekir.

Şayet onlardan uzak olmaz ise yani; onlar gibi mahlukat cinsinden olursa, o zaman mahlukat gibi temas ve mekan kaydı ile iş görmesi gerekir ki; zaman ve mekan kaydı altına giren bir şey, aynı anda birçok işi yapamaz. Demek Allah, mahlukat cinsinden olmamak gerekir, şayet mahlukat cinsinden olursa, bir orda, bir burada olması gerekir ki, bu zaman ve mekan açısından mümkün değildir. Zaman ve mekan içinde olan bir zat; ancak bir anda bir yerde bulunabilir.

Üstad'ın buradaki asıl maksadı; İlah, kainat cinsinden olamaz, hakikatini göstermektir. Şayet Allah, kainatın içinde veya onun cinsinden olsa idi, kainatı yaratıp idare edemezdi, bu sebeple Allah, kainattan Zâtı noktasından nihayetsiz uzak ve münezzehtir. Buradaki uzaklık mekan açısından değil, münezzehlik açısındandır.

Allah’ın kainatı yaratıp idare etmesi için, aynı zamanda kainatın içinde olması gerekir. Şayet içinde olmaz ise; kainatı tedbir ve idare etmesi mümkün değildir. Allah’ın kainat içinde olması ise; Zat olarak değil, isim ve sıfat olaraktır. Zat olarak kainatın içinde olmasının imkansızlığını ve mahzurlarını yukarıda beyan etmiştik. İsim ve sıfatlar açısından Allah, kainatın içinde ve her şeyin yanında hazır ve nazır  olmaz ise; o şeyleri tedbir ve idare etmesi mümkün olamazdı.

Mesela; benim midemi göremeyen ve bilemeyen bir Allah, nasıl olur da beni yaratıp benim midemin ihtiyaçlarını karşılayabilir. Bu sebeple Allah’ın her bir isim ve sıfatı, kainatın içinde ve her şeyin en derinliğindedir.

Bu sır, daire-i vücub, tecerrüd ve ıtlak hasâisindendir. Ve fâil-i aslînin mâhiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübâyenet-i lâzimesidir. Bu cümlenin meali; Allah Vücub noktasından, yani Zat-ı Akdesi itibari ile kainattan münezzeh ve mukaddestir; mahlukat ile Allah arasında zıtlık ve benzememeklik lazım ve zaruri bir haldir. Zira fail (Etken) ile münfail (Edilgen) cem olmaz, yani iç içe ve birbirinin benzeri olamaz demektir. Bu meseleyi Üstad güneş örneği ile daha da akla yaklaştırıyor. Güneş, ısı ve ışığı ile her şeyin yanında hazır ve nazır iken, zatı noktasından her şeyden nihayetsiz uzaktır. Aynı şekilde Allah, isim ve sıfatları açısından her şeyin yanında hazır ve nazır iken, Zat-ı Akdesi itibari ile her şeyden münezzeh ve mukaddestir.

Özet olarak; Allah Zatı açısından kainat ve mahlukattan münezzeh ve mukaddestir; isim ve sıfatlar açısından da her şeyin yanında ve içinde hazır ve nazırdır.

(1) bk. Mesnevî-i Nuriye, Şûle.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...