Block title
Block content

"Bunun içindir ki, mü'minin ruhunda adavet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır." izah eder misiniz?

 
Cevap

Değerli Kardeşimiz;

Nurlarda şöyle bir cümle geçer: “Cenab-ı Hak, Hakîm-i Mutlak hazır, nâzır olduğu için, kulun duasına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir.” (Mektûbat)

İnanan insan, kendisini Allah’ın kulu, kâinatı O’nun misafirhanesi, diğer canlıları da kendisi gibi misafirler olarak telakki eder. Neye baksa, İlâhî isimlerin tecellisini okur. Bu ise ona bir ünsiyet verir. Her şey Rabbinin terbiyesinden geçmiş, O’nun ihsan ettiği kabiliyetlerle donatılmış ve bu dünyaya gönderilmiştir. Böyle bir insan her mahluku bu mana ile sever. İnsanlara gelince, onlara olan sevgisi çok daha ileri seviyededir. Zira, bütün insanlar Allah’ın ahsen-i takvimde yarattığı en mükemmel, en kabiliyetli eserleridir. Yine Nur Külliyatında kâinat bir ağaca, elementler o ağacın dallarına, bitkiler yapraklarına, hayvanlar çiçeklerine,  insanlar ise meyvelerine benzetilmiştir. Buna göre, insan öncelikle kendisi gibi birer meyve olan diğer insanları sever. Aynı ağacın başında birlikte hayat sürmekte olduklarını düşünür. Aynı güneş ile aydınlandıklarını, aynı havayı teneffüs ettiklerini, aynı yer küresinin üzerinde seyahat ettiklerini, bitkilerin ve hayvanların onların hizmetine verildiğini ibretle nazara alır.  Bu insan, kâinat ağacını da, onun dal, yaprak, çiçeklerini de sever, ama bu sevgide en büyük pay bu ağacın meyveleri olan insanlara aittir.

Burada bir soru hatıra geliyor: Peki inanmayanlara bakışımız nasıl olacak?

Allah kelamındaki  hitapların bir kısmı bütün insanlara, bir kısmı ise iman edenlere yapılır.

İnanmayanlar da Allah’ın kullarıdırlar. Allah, onlara da hitap etmekte, onları iman ve hidayet yoluna çağırmaktadır. Bu yola girmeseler bile onlara süre tanımakta, Rezzak ismiyle yine rızıklarını vermekte, Şafi ismiyle yine hastalıklarına deva yaratmakta, onlar iç alemlerinde olup bitenlerden habersizken, O, bütün hücrelerinde tasarruf etmekte, kanlarını temizlemekte, yedikleri gıdaları et, kemik, ilik, saç v.s. haline getirmektedir. Allah, kullarına bu kadar şefkatli iken ve o kadar isyanlarına rağmen onların bütün ihtiyaçlarını görürken, bize düşen görev de onları sadece bir kez ikaz etmekle yetinmeyip, şefkatli bir  hekim gibi onların iyiliği için sürekli çalışmaktır. Günahkâr insanları Allah’ın manen hastalanmış kulları bilip, onları ıslaha çalışmaktır. Bu yol peygamberlerin yoludur. Resulullah Efendimizde (asm.) bunun en harika örneklerini görüyoruz. Putlara tapan müşrik bir kavmin ıslahıyla görevlendirilen o en büyük peygamber, mücadelesini şirke karşı yürütmüş, müşriklerin  manevî tedavisine büyük bir sabırla çalışmıştır.

Burada çok önemli bir noktaya da değinmek gerekiyor: Bediüzzaman hazretleri Allah’ı inkâr edenlerin hepsini aynı kefeye koymuyor, inkâr ve küfrü  iki kısımda mütalaa ediyor. Birisi adem-i kabul, diğeri kabul-ü adem. Çoğunluğu teşkil eden birinci gurup, iman ehliyle bir  mücadeleye girişmeden, sadece kendi nefsanî hayatlarını sürdürmekle meşgul olan  ve iman hakikatlerine karşı lakayt kalan insanlardır. Bunlar, müminlerin el atmaları gereken büyük kesimdir. İkinci grup ise imana zıt bir yol tutup insanları da bu yola sokmaya çalışan, küfrü dava edinip imana karşı savaş açan kimselerdir. İşte bizim asıl düşmanımız insanları cehenneme sürüklemeyi bir ideoloji, bir batıl inanç  olarak benimseyen bu bedbaht insanlardır.

Müminler, bu din ve iman düşmanlarının fikirlerini çürütmek ve onların şerrinden diğer insanları korumak için çalışırlar. Onlara da hakkı tebliğ etmek için uygun ortamlar arar, fırsat kollarlar. “En büyük düşmanı ile bir cihette kardeşliği var.” cümlesi bize böyle  ders de  vermektedir.

Selam ve dua ile...
Sorularla Risale Editör

Kategorisi: Katre | Yazar: Alaaddin BAŞAR (Prof. Dr.) | Okunma Sayısı: 1096 | Word indir | Pdf indir
Paylaş
BENZER SORULAR
Yükleniyor...